Hayatının yarısı Asya Kıtası'nda, yarısı Avrupa Kıtası'nda geçen bir adamın İstanblogladıkları...
şehir merkezi > turistanbul
Dün gece Dragos’ta bir ev partisine davetliydim. Daha doğrusu, bir bahçeli ev partisine davetliydim... Daha daha doğrusu, bir sürü bahçesi olan bir ev partisine davetliydim... En doğrusu, Dragos’un tam merkezinde, üst katından şahane adalar manzarası olan, havuzlu bir bahçesi, ayrı bir meyve sebze bahçesi, ve bir de keyif sefa bahçesi bulunan bir evde partiye davetliydim :)

Parti güzeldi. Genç bünyeler ünlü DJ’ler eşliğinde (ünlülermiş, ben DJ MJ fazla anlamıyorum:) dımtıs dımtıs eğlenirken ben gece boyunca elimde bira, bir armudun üzerinde oturarak bu ev benim olmalı şeklinde planlar yaptım. Öyle bir evim olursa işe nasıl gidip geleceğimi, neresinde rakı sofrası kuracağımı, mutfağı nasıl bahçeye taşıyacağımı vs hepsini planladım :)

Evin mimarisi 70’lerden kalma. Ev sahipleri eskiden yazları bu evde yaşarlarmış ama artık pek kullanmıyorlar. Şu an sadece evin bakımını yapan bir aile oturuyor. Dragos eskiden baya popüler bir yazlık mekanmış. Bkz Ek$i Sözlük’te hakkında ne yazıyor:

“Dragos tepesi, İstanbul Kartal Maltepe yakınındaki Cevizli'dedir. 70'li ve hatta 80'li yıllarda Türkiye’nin seçkinlerinin yazlığı olan, karaya tesadüfen bağlantısı olan bir 'ada' gibiydi. Çevre halkı ve okullar pikniğe giderdi. Ormanlıktı. Yazları sık sık yangın çıkar ama itfaiye ve çevre halkının çabaları ile hemen söndürülürdü. Resmi adı Orhantepe idi. Dragos komutasındaki Bizans ordusu ile Orhan Bey komutasındaki Osmanlı Beyliği ordusu bu bölgede karşı karşıya gelmiştir. Çok güzel bir denizi, sarı kayalar, mor kayalar plajları vardı. Orhan Tepe Deniz Kulübü'nün yanı sıra Kartal tarafına bakan sahilinde çok sayıda kamu kuruluşunun yazlık tesisleri vardı. Tepesine doğru tatlı su akan bir çeşme vardı. Şehir suyunun olmadığı yıllarda oradan bidonlarla su alınır evlerde içilirdi.�"

homonglos
15.12.2005

Bir haftasonu fırsatınız olursa dünya gözüyle Dragos’u bir görün derim. Arabası olanlar için sahil yolundan gitmek yarım saati bulmuyor. Ben dünün yalancısıyım :)
Yorum Ekleyin | 04-Haziran-06 | turistanbul
Fransa'da bir reklam festivaline katılacağım. Mecburen Fransa vizesi almam gerekiyor. Bu yüzden sabah 6'da kalktım, 7'de yola çıktım, 7.05'te pazartesi trafiğiyle karşılaştım, saat 8.20'de ancak Fransız Konsolosluğuna ulaştım. Allahtan bir arkadaşım benden önce gelmişti ve kapıda adımı yazdırmıştı. Neyse, 1 saat kadar bekledikten sonra bahçeye alındık, bahçede 2 saat kadar daha bekledik veeee.... Sıra bana gelince işlemler kapandı. Tıpış tıpış işe gelindi, giden yarım günün üstüne bir bardak soğuk su içildi.

Yarın tekrar kargalar kahvaltısını yapmadan kalkılacak, yollara düşülecek, sabahın köründe yine köprü trafiği olduğu görülecek, zar zor 8.15'te konsoloslukta olunacak ve 1000 tane belge verildikten sonra vize istenecek. Ve bir aksilik olmazsa ("Efendim bu fotoğrafta kulak memeniz görünmüyor, tekrar çektirin lütfen" gibi) vize alınacak ve uçak bileti vs onaylanacak...
cek
cak
cek
cak
Yorumlar (1) | 05-Haziran-06 | turistanbul
İstanbul’da yaşayıp Büyükada’nın tepesindeki Aya Yorgi’ye çıkmamak, çıkınca da köfte-şarap yapmamak olmazmış. Dün üstüne bir de parçalı da olsa ayın tutulacağı öğrenilince ekip tamamlandı, iş çıkışı apar topar arabaya atlandı, eve uğranıp kapşonlular alındı, sonra hızla Bostancı’ya gidilip araba park edildi ve ada vapuru için jetonlar alındı... Ama vapurdan daha erken ada motoru olduğu öğrenilince hemen ona yatay geçiş yapıldı ve şahane ay manzarısını seyrederek Büyükada’ya ulaşıldı.

Büyükadaya önceden bir kere gitmiştim. Film çekiminde olan arkadaşlarımı ziyarete gittiğim için çok fazla gezme fırsatım olmamıştı. Faytona bile binmemiştim diyim durumu siz düşünün.

Büyükada resmi araçlar dışında motorlu araç trafiğine kapalı. Bütün ulaşım faytonlar, bisikletler veya tabanvaylarla... O yüzden çarşısının içine girdiğiniz zaman kesif bir at boku kokusu anında ortalığı sarıyor. Dün motordan inilince adada bekleyen arkadaşlarla buluştuk ve at boku kokuları eşliğinde faytonlara ulaştık.

Fayton denen araç iki beygirli ve amortisör sistemi de çok gelişmiş olmadığı için yavaş yavaş, salına salına “Bu ev benim olsa...” konuşmaları eşliğinde tepeye çıktık ve anladım ki olay orda başlıyor. Son zamanlarda en uzun süre spor salonundaki koşu bandında yürüyen ben 45º eğimli bir yokuşta tam yarım saat yürümek zorunda kaldım. Üstüne üstlük son iki haftadır aralıksız “Lost” dizisini izleyen ben “büyük” bir adada, ormanın içinden geçen karanlık bir yolda yürümek zorunda kaldım. Allahtan ekipte şişman ve gözlüklü bir tip yoktu da korku filmi klişelerine kurban gitmedik :)

Tepede yiyeceğim köftenin motivasyonuyla geçen yarım saatlik gece tırmanışının ardından tepeye vardık ve ışıl ışıl İstanbul manzarasıyla göz göze gelince oracıkta mutlu oldum. Bir de gökyüzünde kocaman duran ay ucundan ısırılmış gibi tutulunca anladım ki benim köfte yeme zamanım gelmiş.

Hemen manzaraya nazır bir masaya kurulduk ve siparişleri verdik. Izgarada kızartıldığı için köfte kokan ekmekler ve pamuk gibi fasülyelerden yapılmış piyazlar “Aman şöyle şahane, aman böyle harikulade” sesleri eşliğinde bir güzel yutulduktan sonra ızgaralar beklenmeye başlandı. Her Türk’ün yaptığı gibi yemek esnasında başka yemeklerin muhabbetine tam girişilmişti ki köfteler ve kuzu şiş de masadaki yerlerini aldı. (Sevgiliden nasıl olsa köfte tırtıklarım diye kuzu şiş söyledim:) Bir de ortaya ev tipi patates kızartması gelince masada bir an bir sessizlik oldu ve ağızlar sadece yemek için kullanıldı.

Afiyet olunup 6 kişilik şaraplı ızgaralı bir yemeğe 75 YTL hesap gelince de iyice mutlu olduk ve dönüşe geçtik. Dönüş yolunda bu sefer dondurma motivasyonuyla yokuş aşağı seke seke inen ben yol bir türlü bitmek bilmeyince o yokuşu gecenin bir körü köfte motivasyonu ile çıkan kendimi takdir ettim.

Tekrar faytona ulaşılıp faytoncunun atıyla konuşmalarını dinleyerek geçen yolculuktan sonra at boku kokulu Büyükada çarşısına tekrar ulaştık. Bilmemkaç senesinden beri orada olan Roma dondurmacısından aldığımız dondurmaları da yalayıp yuttuktan sonra Ada Çay Bahçe’sine kurulup adaçaylarımızı içerek ada vapurunu beklemeye başladık. Gözlerimiz kepenk kapatmaya uğraşırken nihayet vapur gelince gelirken kullanamadığımız jetonlarımızla (“eskiden jetonlu telefonlar vardı ne güzel” muhabbetleri eşliğinde) ada vapuruna bindik. Vapurun diğer adaları da tek tek ziyaret etmesi sonucu yolculuk biraz uzadı, böylece ertesi sabah işe gitmesi gereken bünyeler olarak vapurda uyumak farz oldu...

Nihayet Bostancı'ya vardık, vapurdan inip hızla arabaya bindik ve herkes birbirini “aman ne güzel yaptık, yine olsa yine yaparım” lafları eşliğinde onaylayınca yüzlerde huzurlu bir gülümseme ile sıcacık yataklarımıza ulaştık.

Zaten biz döndüğümüzde dünya da ayı tutmayı bırakmış, uykuya dalmıştı :)



(Evet yine olsa yine yaparım ama duydum ki gündüzleri faytondan sonra Aya Yorgi’ye çıkmak için eşşekler varmış. Gelecek sefere köfte motivasyonuyla o yokuşu yürümek yerine ot motivasyonuyla eşşeği yürütmeyi tercih ederim:)
Yorumlar (2) | 08-Eylül-06 | turistanbul
Kış ortasında bahar havası... Cepheden Boğaziçi Köprüsü... Ara sıra kokan deniz... Boğaz havasıyla mayışmış insanlar... Akşamdan kalmış gibi bir ifadeyle sandalda oturup çevresine bakan kediler... Süper Baba teknesi... Oturmak için ayakta bekleyenler... Çengelköy Börekçisinden alınmış sıcacık börekler... Geç gelen çaylar...

Cumartesi öğleden sonrası ve pazar sabahı Çengelköy'deydim... Adını 800 yıllık çınardan alan Tarihi Çınaraltı Çay Bahçesi'nde...

Güneşi tepede gördüğünüz bir haftasonu gidin derim...
Boğaziçini bir de Çengelköy'den tavsiye ederim :)
Yorumlar (5) | 12-Şubat-07 | turistanbul
Çok farklı ve yenilikçi bir film değil ama İstanbul'un güzelliklerine turist gözüyle bakmak için buyrun...

Yorumlar (2) | 27-Aralık-06 | turistanbul
ARA
Ekim 2008
PzrPztSaÇaPeCuCts
1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031
Aylık Arşiv
Ocak 2008
Şubat 2008
Mart 2008
Nisan 2008
Haziran 2008
Temmuz 2008
Ağustos 2008
Eylül 2008
Ekim 2008
Yıllık Arşiv
Son Fotoğraflar
1. Köprüden Geçer
"Scream 5 Lira Abi"
Küresel Isınma
216? 212?
216
212