Temmuz 2009
PzrPztSaÇaPeCuCts
1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031
Aylık Arşiv
Ocak 2009
Şubat 2009
Mart 2009
Nisan 2009
Mayıs 2009
Haziran 2009
Temmuz 2009
Yıllık Arşiv


KÜNYE

 

KIRŞEHİR Yeni HABER

İnternet Gazete

 

Yayın Yönetmeni:

M. Duran Sönmez

 

 E.Posta: kirsehiryenihaber@gmail.com

 

www.kirsehiryenihaber.com

Basın ahlâk ilkelerine uymaya söz vermiştir.

 

Sitede yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.

 

 

KIRŞEHİR Yeni HABER  İMD üyesidir.


Son Fotoğraflar
Mucur
Mucur Yenice Mah.
Türk Büyükleri Parkı
Ana Sayfa > Cevat Kulaksız > Cehalet kurbanları...
Cehalet kurbanları...

Toplum içinde, sohbetlerimizde sözlerimizin, yazdığımız yazılarımızın sadece bir parçasını alıp, sevmedikleri, kafalarına uymadıkları insanları karalamak, suçlamak için kullanan kötü niyetli insanları görmüşsünüzdür. Böyle kötü niyetli cahil insanlar, başkalarını birbirine düşürmek, birbirine düşman etmek için, bu sözleri ve yazıları abartarak dedikodu malzemesi yapanların, insanlara ne büyük düşmanlık ve kötülük yaptıklarını bilirsiniz. Cahil, yobaz insanın sohbeti dedikodudan öte gitmez. Dedikodu da, yukarıdaki gibi insana zarar verir. İnsanlar hakkında zannetmek, zem etmek ne kadar zararlı ve günah olduğunu hepimiz biliriz. (Kuranda dedikodu-zem etmeyi yasaklayan ayetler bile vardır) Etrafınıza şöyle bir bakın özellikle kahvehanelerde, cahil sohbetlerinde bu örnekleri rahatlıkla görebiliriz.

Gazete-kitap okumayan, haber ve dünya gündemini izlemeyen toplumlarda ise, gerçek bir kamuoyu oluşmaz. O nedenle, hem insanlara zarar verdiği, hem de dinimizce de günah olduğu için, insanlar hakkında dedikodu ve zem yapmadan olabildiğinde kaçınmalıyız. Ne demişler, ”duyduğunun birisine, gördüğünün yarısına inanma”.

 
Yazımızda resimlerini gördüğünüz, Şair Nefiî, Sabahattin Ali, A.Taner Kışlalı, Uğur Mumcu gibi daha nice binlerce aydınımızdan kime ne zarar geldi ki; işte anlattığımız toplumsal dedikodu yüzünden, o adamların kendilerini bile tanımayan beş para etmez cahil katillerce katledilmişlerdir.

Cahil, kinli, softa insanların Abartılı dedikoduları yüzünden, günümüzden 500 yıl önce, devrinin en seçkin bir âliminin nasıl katlettirildiğinin acı bir olayını aşağıda anlatacağız.

H 900, 23 Ocak 1495 tarihinde At Meydanında  (şimdiki adıyla Sultan Ahmet meydanında) başı kılıçla kesilerek öldürülen, Fatih Devrinin bilginlerinden Molla Lütfi (Mevlana Lütfi), haksız yere katledilmiştir.

Tokat doğumlu olan Mevlana Lütfi, “karışık ve dağınık Lütfi” diye anılırdı. Ama devrin Osmanlı âlimleri arasında sezgisi, zekâsı, yorumları, çeşitli öteki olumlu özellikleri ile apayrı bir yere sahipti. Cesur, çekinmesiz, sözünü esirgemeyen, hiçbir otorite önünde baş eğmeyen, sözü ve eli can yakan Mevlâna Lütfi, çoğu üst cahil çıkarcı kesim yöneticilerinin tepkisini çekmiştir. Dürüstlüğü ve sadakati, gösterişten nefreti, sahte değerleri hiç çekinmeden yerden yere vurması, Molla Lütfi’nin yazgısını öldürülmek olarak belirlemiştir.        

Derin bilgisi ve keskin zekâsı ile dönemin önde gelen sözde bazı âlimlerinin kitaplarını eleştirmiş, onların ipliğini pazara çıkarmış… Hak etmeyen bir kişinin öğretmen olarak atandığı “Darülhadis” (üniversite)in, bu yüzden “darülhadese” (tuvalet)e dönüştüğünü kılı kırk yararcasına hem şiirleştirir, hem tanıtır. Devrin sözde âlimlerinin yanlış ve kusurlarını korkusuzca eleştirip, onların sahtekârlıklarını çıkarıp dile getirince, kıskançlık ve düşmanlıklarını üstüne çekti. O nedenle bütün derecedeki sözde büyük bilginler ona kin duyup, nefret ediyorlar ve ona düşman oluyorlardı. Bundan kaynaklanan kinleri nedeni ile hakkında “dinsiz” diye dedikodu yapmaya başladılar.

Bu devrin seçkin aydını Mevlana Lütfi’nin, “cahillerin çok olduğu yerde, tek kalan âlimlerin nasıl ezildiğini” ve de haksız yere katledildiğini gösteren, elem verici bir örnektir. Molla Mevlâna Lütfi’nin verdiği bir örneği çarpıtan kötü niyetlilerin suçlama ve tanıklığı ile haksız yere boynu vurularak katledilmiştir. Söylediği sözlerin, cümlenin içinden bir parçayı alıp, onu “dinsiz” diye şikâyet etmişler. Molla Lütfi, namazda insanın tam olarak Tanrı’ya bağlanmasını örnekleyen şu olayı anlatır:

“Bir savaş sırasında, Ali bin Ebu Talib’in kutsal bedenine ok girmiş. Vuruşma ve savaş nedeni ile bu ok kırılmış ve ucu onun bedeninde kalmış. O okun acısı Ali’nin ciğerine işlemiş, canını çok yakmış. Bu yaralayan okun ucundan açılan yara günden güne gelişip içine işlemiş ve temiz yaratılışlı Ali canından usanıp kendisinin bu biçimde bir derde uğramasından çok yaralanmış. O kan döken derdi (oku), bulunduğu yerden çıkarmak için cerrahlar işe girişince, o büyük adam dayanamayarak ağlayıp sızlıyormuş.

En sonunda, bir gün namaz kılarken, kendini tam olarak tanrıya verdiği sırada, cerrahlar işe girişip oku onun bedeninden çıkardılar. Fakat o yüce yaradılışlı bunu duymadı ve oku çıkardıklarını bile anlamadı…”

Mevlâna Lütfi bu öyküyü aktardıktan sonra, üzüntü ile ağlayıp sızladı ve şunu söyledi:

Gerçek namaz budur. Yoksa bizim kıldığımız kuru eğilip doğrulmadır. Onda yarar yoktur”.

Mevlâna Lütfi’nin bu dersinde bulunanlar, altını çizdiğimiz sadece bu son cümlesini alan cahiller, kötü niyetliler, soruşturma gününde çağrıldıkları toplantıda: «Namaz dedikleri kuru bir eğilip doğrulmadır, onda yarar yoktur-, dedi” diye, Mevlâna Lütfi’nin sözlerini gerçek duruma aykırı olarak aktardılar. Üstelik bunun için de yemin ettiler. Sözlerinin içeriğini, ne demek istediğini açıklayamadığı ve bunu savunmaya kimse cesaret edemediği için, devrin kadısı da tanık yeminine göre, dinsizliğine hükmederek, Molla Lütfi: (Mevlana Lütfullah veya Tokatlı Lütfi olarak da anılır) 23 Ocak 1495'de At Meydanı'nda (Şimdiki Sultanahmet Meydanı’nda) başı kesilerek öldürülür. Mevlâna Lütfi katledildiği yere götürülürken sürekli tekbir getiriyordu.

Bu haksız ve acı örnekte olduğu gibi, XVI. yyıldan sonra, dinsel kökenli baskı tüm aydınlar üzerinde bir karabasan olarak kullanıldı. “Dinsiz”,kâfir, “din elden gidiyor”, “şeriat” vb dinsel suçlamalarla tüm aydınlar ya susturulmuş, ya yargısız infazlarda katledilmiş yahut da, “gâvur icadı”, “Islâma aykırı”, “şeriata aykırı” diyerek (matbaanın gelişindeki tepki gibi), Cehalet arttıkça, din, tüm uygarlık ve aydınlar üzerinde engelleyici ve baskı aracı olarak kullanılmıştır. Bu dinsel baskı ve yargılarla katledilen üç halifeden {(Ömer, Osman, Ali (hem de camide)}, Hallacı Mansur’dan, Nesimi’den Mevlâna Lütfi’den, Kubilay’dan Uğur Mumcu’lara kadar binlerce insan katledilmiştir.

Kitap gazete okumayan, bilgisiz, kültürsüz uluslar gerçek kamuoyu oluşturur, ne demokratik olur, ne demokratik düşünceye saygılı olur, ne de yaratıcı olur. Toplumda laik düşünceyi benimsemeyen, laik olmayan Türkiye dışındaki İslam ülkelerine bir bakın, hangisinde ekonomik toplum, sosyal refah ileridir. Hepsinde kadınlar köle gibi, insan hakları ayaklar altındadır. Bu ülkelerden her yıl binlerce insan, yasa dışı yollardan ileri Batı ülkelerine gitmek için can atıyorlar, kıyı denizlerimizde can veriyorlar.

Öyleyse gerçek uygarlığın mayasında demokratik düşünme, lâik düşünmek, lâik olmak vardır; lâik olmayan kişi ve toplum, ne özgür düşünür, ne özgür olur, ne özgür düşünceye saygılı olur. Çünkü onun kafası ve düşüncesi, doğmalara esir, uhrevi duyguların çemberi içindedir. Ayrıca, din kavramı öylesine kişisel sömürü (muska yazmak, dervişlik, şeyhlik, üfürükçülük vb gibi)  ve siyasal çıkar amaçlı kullanılmış ve kullanılmaktadır ki, din istismarı ile padişahlar, iktidarlar devrilmiş, iktidara gelinmiştir. İşte bu nedenle, «Türk âlemine en büyük melânet din kisvesi altında olmuştur»” diyerek, gerçek ve şaşmaz teşhisi koyan Gazi M. Kemal Atatürk, iyi ki Cumhuriyet devrinde lâik TC Devletini kurmuştur. Ama ne yazık ki, o laik düzeni yıkmak için, Hizbullah’ından, Taliban’ından, Atatürk düşmanlarına kadar, bazı partiler de buna destek ve çanak tutarak, durmadan gayret gösteriyorlar. Kim ne derse desin, laikliğe karşı durmak, çağdaş uygarlığa karşı durmaktır ve bizi geri götürür.

(Molla Lütfi (Mevlana Lütfi) Sultan Mehmet ve II. Beyazıd dönemlerinde yaşamış meşhur matematikçilerdendir. Sinan Paşa’nın 15. yüzyılda, Fatih ve Ali Kuşçu’nun talebesi olmuş, Ali Kuşçu’dan öğrendiği matematik bilgilerini Sinan Paşa’ya aktarmıştır. Böylece Sinan Paşa, onun vasıtasıyla matematik öğrenmiştir. Sinan Paşa’nın tavsiyesiyle, Fatih, Molla Lütfi’yi, özel kütüphanesinin müdürlüğüne getirmiştir. Molla Lütfi, bu sayede pek çok değerli kitaptan değişik bilimleri öğrenme fırsatına sahip olmuştur. Sinan Paşa, Fatih tarafından Sivrihisar’a sürülünce, Molla Lütfi de hocası ile birlikte gitmiş, Sultan II. Beyazıd’ın tahta çıkmasının ardından hocasıyla birlikte İstanbul’a dönmüştür. Önce Bursa’daki Yıldırım Beyazıd Medresesi’nde, sonra Filibe’de ve Edirne’de medrese hocalığı yapmıştır. Çevresindeki devlet erkânına ve bilginlere latife yaparak onları eleştirdiğinden, çoğu kimse tarafından sevilmezdi. Fatih Sultan Mehmet’le bile iki arkadaş gibi şakalaşırdı. Kendisini çekemeyen bazı softa kimselerin, dinsizlik suçlamaları nedeniyle kovuşturmaya uğradı ve Sultan Beyazıd döneminde idam edildi. Ölümü üzerine pek çok kimse yas tutmuş, tarihler düşmüş ve şehit sayılmıştı. Molla Lütfi’nin, çoğu Arapça olan eserleri 17. yüzyıla kadar elden düşmemiştir. Taz’ifü’l-Mezbah (Sunak Taşının İki Katının Bulunması Hakkında) adlı kitabı iki bölümden oluşur. Birinci bölümde kare ve küp tarifleri, çizgilerin ve yüzeylerin çarpımı ve iki kat yapılması gibi geometri konuları ele alınmıştır). 

Kaynak: 1-Osmanlıda Karşı Düşünce Rıza Zelyut Sf: 127–173)

                    2-Osmanlı’da Bilim Cumhuriyet Dr. Necdet Tuna 24.10.1998 Sf:2

Cevat Kulaksız

ckulaksizster@gmail.com 
Gelen Yorumlar
Okuyucu yorumları ‘onay’dan sonra yayınlanır. Küfür, hakaret, tehdit, aşağılama içerikli mesajlar silinir ya da değiştirilebilir; sorumluluğu yorumu yapana aittir.
Yorum Ekleyin
Başlık
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.

KırşehirYeniHaber
KIRŞEHİR Yeni HABER sadece internet üzerinden yayın yapmaktadır. Hiçbir kuruluşla doğrudan veya dolaylı herhangi bir bağlantısı yoktur.

2006 © 2008