Temmuz 2009
PzrPztSaÇaPeCuCts
1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031
Aylık Arşiv
Ocak 2009
Şubat 2009
Mart 2009
Nisan 2009
Mayıs 2009
Haziran 2009
Temmuz 2009
Yıllık Arşiv


KÜNYE

 

KIRŞEHİR Yeni HABER

İnternet Gazete

 

Yayın Yönetmeni:

M. Duran Sönmez

 

 E.Posta: kirsehiryenihaber@gmail.com

 

www.kirsehiryenihaber.com

Basın ahlâk ilkelerine uymaya söz vermiştir.

 

Sitede yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.

 

 

KIRŞEHİR Yeni HABER  İMD üyesidir.


Son Fotoğraflar
Mucur
Mucur Yenice Mah.
Türk Büyükleri Parkı
Ana Sayfa > Cevat Kulaksız > Çeneden türban bağlama siyaseti
Çeneden türban bağlama siyaseti

Son türban tartışmasında AKP ve MHP nin anlaştığı türban olayında, beş buçuk saatlik müzakerelerden sonra, nihayet “çene altından bağlama” kuralında anlaştıklarını öğreniyoruz.

 

Bu çene altından bağlama olayı bizi korkuttu desem yalan olmaz. Anadolu Müslüman ölü âdetinde, bir cenaze olunca, “çenesini çatarlar”, çenesini o biçim bağlama geleneği vardır. Ne komik bir anlaşma. Ülkenin bin bir sorunu varken nelerle uğraşıyoruz. Dinsel simge olduğu apaçık belli olan “türban”, laik anayasaya nasıl girer. Bu Türban anlaşması, Anayasanın teklif dahi edilemez laiklik hükmüne karşı zorlanan bir hile değil midir? Anayasanın değiştirilemez hükmü olan laikliğe, bu dinsel simge ters geleceği ve eşitlik ilkesine uygun olmayacağı için, üstelik üniversitelerde kavga ve huzursuzluğa da neden olacaktır. Anayasa mahkememizin, dinsel kökenli ve dini siyasete alet eden bir hileli girişim olduğu için,  bu yasayı reddedeceği kesin.

 

Üstelik rektörlerin hatırlattığı gibi, bu çeneden bağlama yasası çok büyük çekişme, huzursuzluk ve kaosa (kargaşaya) neden olacaktır. Ortamı geren bu türban olayı ülkemiz insanının ekonomik sorununu çözdü mü? Hangi yoksula bir katkı, iş, aş oldu. Boşu boşuna gerginlik yarattı. Ülkenin çağdaş dünyadaki imajına zarar verdi, Türkiye’nin AB ye girmesine karşı olanlara koz verilmiş oldu. Çünkü girmek istediğimiz Avrupa Kültürü laiklikle yoğrulmuştur. Çağdaş Batı laikliğin öneminden ödün vermez, bu konuda tartışmaya bile girmez. Çünkü laikliğin olmadığı yerde demokrasi de yoktur.

 

Dünya ekonomik kriz olasılığı ile çalkalanırken, bizim milletvekillerimizin bazıları nelerle uğraşıyor. Hangi ekonomik toplantı beş buçuk saat sürdü. Avrupa hızla ilerlerken, Türkiye’nin borçları katlanıyor, çağ dışı ve boş bir şeyle uğraştığımız için, AB den uzaklaşma görünümü içindeyiz. Türbanı şöyle mi bağlayalım, böyle mi bağlayalım siyaseti ile uğraşırken, hala Osmanlıdaki cahil ulema gibi boş şeylerle uğraşıyoruz.   Aşağıda, Avrupa bilim, teknik, buluşlarda hızla ilerlerken, Osmanlı ulemasının buna benzer nelerle uğraştığının örneğini veriyoruz.     

 

OSMANLIDA “ZAT” MI “DAT” MI KAVGASI

 

XVIII. yyılda Osmanlı sürekli toprak kaybediyordu. Batı Devletleri, Rönesans’ın itici ve yaratıcı gücü ile bilim, sanat ve buluşlarda hızla ilerlerken, Osmanlı yerinde sayıyor, geriliyor, sürekli toprak kaybediyordu.   

 

Bu gerileme devirlerinde İstanbul’da ulema arasında anlamsız boş bir itilâf tartışılıyormuş. Devletin yazışmaları Arap Harfleri ile olduğu için, sözde bilginler arasında“dat” harfi, “zat” mı okunmalı, “dat” mı okunmalı itilâfı baş göstermişti. Bu itilâf avama da yayıldığından, “zat” taraftarları olan şeyhler sürgüne gönderilir. Sınırlarda önce kaleler şeklinde, sonra devletler büyüklüğünde topraklar kaybedilirken,  feryatlı yardım istekleri İstanbul’a ulaşmazken, Osmanlı Uleması “dat” zat” tartışması yaparmış. 

 

Osmanlı Devlet katında bilimle uğraşmak şöyle dursun, devleti dışarıda temsil edecek, yabancı dil bilen bir devlet adamı yoktu. Osmanlı Aydınlarından Ahmet Cevdet Paşa (1822–1895) kendi adına taşıyan tarihinde şöyle diyor: “Viyana Kongresi gibi bir dünya olayı içinde koca Osmanlı İmparatorluğu sahnede yoktur. Çünkü yabancı dilden anlayan ve Osmanlı dünya gidişini kavrayabilecek bir devlet adım yoktur”.

 

Eflâk ve Buğdan”da ardsız arasız hıyanetlere girişen Beyler, Rum, Ermeni tercümanlardır. Osmanlı Devleti yabancı dil bilen bir tek Osmanlı veziri bulup gönderemediği için, Elçi Yusuf Agâh Efendi kral huzurunda dinini diyanetini bildiği  Rum, Ermeni, Yahudi.. gibi adamları tercüman olarak göndermek zorunda kalmıştır. Birçok cahil adamların önemli makamlara geldiği öteden beri bilinir. Fakat ümmî (cahil) sadrazamların da gelip geçmiş olduğunu A.Cevdet Paşa Tarihinden öğreniyoruz.       

 

“İngiliz Mahmut Efendi, “İngiliz” lâkabını Yusuf Agâh Efendi ile birlikte Londra’ya giden onun elçiliği zamanında iyi İngilizce öğrenerek İstanbul’a döndüğünde konulmuştu. 1806 da isyancılar III. Selim’in katledilmesinden önce, bu aydın insanı katletmişlerdi. (Osmanlı da Avrupa’ya karşı kendini savunacak, yabancı dil bilen kimse bulamıyordu).

 

Tanzimat devrinin öncüsü sayılan Mustafa Reşit Paşa’nın baş danışmanı Agop Gircikyan adında bir Ermeni idi.

Ermeni Sahap Abru Ebru Çelebi takma adıyla Sadrazam Ali Paşa’nın baş tercümanı idi.

 

Ermeni Varan Paşa Bahriye Nezareti baş tercümanı idi. Daha nice Ermeni, Rum, Arnavut, Yahudi, paşalık, elçilik, vezirlik, bakanlık gibi devletin çok önemli görevlerine getirilmişlerdi.

 

Kapıcılar Kethüdası iken dalkavukların teşviki ile önce Mora Valiliğine, sonra Sadrazamlığa getirilen Koca Yusuf Paşa okuma yazma bilmiyordu.

Sultan Abdülhamit’in yeniçeri Ağası iken, sadrazamlığa atadığı Mehmet Paşa okuma yazma bilmiyordu.

 

Macar asıllı Cafer Paşa, hiç okuma yazma bilmez, ama gözü pek, atak bir Osman Paşası idi…(Peçevi Tarihi C.2, sf: 109–110)

 

200 Yıl önce yabancı dil bilen bir aydını bulamayan Osmanlı, içerde bulunan ve iyi yabancı dil bilen Rum, Ermeni, Yahudi gibi azınlıklara muhtaç oluyordu. Onlardan elçi, vezir yapıp, uluslar arası antlaşmalara onlar gönderiliyordu.

Şimdi, o günlerden günümüze 200 yıl sonraya dönelim, Radikalden aldığımız ve yabancı dil konusunda pek de ileri gitmediğimizi gösteren şu haberin noktasına virgülüne kadar aynen alıyoruz:

Osmanlı’dan miras

 

Osmanlıyı bırakıp 2000 li yıllara gelelim. Radikal Gazetesinden alınan şu haber metnine bakarak ne durumda olduğumuza siz karar verin:

 

“RADİKAL - İSTANBUL - Avrupa Birliği Genel Sekreterliği’nin (ABGS) kadro sorunu, devletin kamu personeli yapısındaki problemin bir parçası. Eski Özelleştirme İdaresi Başkanvekili Süleyman Yaşar, Avrupa Birliği’nin ABGS’ye gerekli yabancı dil bilen uzmanların bulunamaması nedeniyle mali yardımları kesme uyarısından sonra Radikal’e yazdığı yazıda şu çarpıcı örnekleri vermişti:
”Devletin; yargıç, öğretmen, hekim, hemşire, mühendis, bilgisayar teknisyeni, polis, yabancı dil bilen uzman kadroları yetersiz. Bu kadrolara gereken atamalar bir türlü yapılamıyor. Mimar, mühendis, jeolog, hidrolog (su bilimci), fizikçi, kimyager, matematikçi, istatistikçi, iktisatçı, tekniker, teknisyen gibi elemanların oluşturduğu teknik hizmetler sınıfından kamu kesiminde çalışanların toplam sayısı ise 105 bin. Buna karşın devlet kadrolarında 217 bin odacı, 81 bin din hizmeti elemanı bulunuyor. Odacılar devlet personelinin yüzde 10’unun, din hizmeti elemanları yüzde 4’ünü oluşturuyor. Devlet kadroları hâlâ Osmanlı’nın son dönemine benzer bir yapı sergiliyor.”

 

Atatürk’ün özlediği çağdaş uygarlık düzeyine çıkmak istiyorsak, çağdaş düşünce, çağdaş hukuk, çağdaş bilim kurallarına göre davranalım, gayret gösterelim.

 

Kaynak:1- Cevdet Paşa Tarihi Cilt: 1 Sf: 34–105

               2- Padişah Anaları Ali Kemal Meram 517–536- 622–623 

Gelen Yorumlar
Okuyucu yorumları ‘onay’dan sonra yayınlanır. Küfür, hakaret, tehdit, aşağılama içerikli mesajlar silinir ya da değiştirilebilir; sorumluluğu yorumu yapana aittir.
Yorum Ekleyin
Başlık
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.

KırşehirYeniHaber
KIRŞEHİR Yeni HABER sadece internet üzerinden yayın yapmaktadır. Hiçbir kuruluşla doğrudan veya dolaylı herhangi bir bağlantısı yoktur.

2006 © 2008