| Pzr | Pzt | Sa | Ça | Pe | Cu | Cts |
| 1 | 2 | 3 | 4 | |||
| 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 |
| 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 |
| 19 | 20 | 21 | 22 | 23 | 24 | 25 |
| 26 | 27 | 28 | 29 | 30 | 31 |
KÜNYE
KIRŞEHİR Yeni HABER
İnternet Gazete
Yayın Yönetmeni:
M. Duran Sönmez
E.Posta: kirsehiryenihaber@gmail.com
Basın ahlâk ilkelerine uymaya söz vermiştir.
Sitede yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.

KIRŞEHİR Yeni HABER İMD üyesidir.
Çağdaş dünyada, günümüzde bile, nice kimseler, büyücü, falcı, muskacı, müneccim gibi halkı kandıran insanlara kanmaktalar, dertlerine çare aramaktalar. Halkımızın ümidini, parasını sömüren, bu akıl ve bilim dışı, cehaletin ürünü olan hurafelerden çok ilginç örnekler vereceğiz.
Osmanlı Devletinin özellikle gerileme devrinde, padişahların tarihi gülünç, utanç verici ve onur kırıcı müneccim öyküleri ile doludur.
Avrupa’da matbaa bulunalı 270 yıl olmuş, ülke ülke, şehir şehir matbaa kuruluyor, birbirinden değerli bilim kitapları basılıyordu. Matbaa sayesinde bilim gittikçe yayılıyor, keşifler, bilimsel buluşlar Avrupa’da hızla yayılıyorken, Osmanlı bilime ilgisiz kaldığından, her alanda gittikçe geriliyordu. Osmanlı yeni buluşları, “kefere kurnazlığı, gâvur icadı” gibi küçümseyen ifadelerle önemsemezmiş. Ülkede çağdaş okullaşma yaygın değil, halkın çoğunluğu okuma yazma bilmez. Halk ise, cehalet içinde etkisi günümüze kadar devam etmekte olan hurafeler içinde. Aşağıdaki verdiğimiz örneklere bakarak, Osmanlının neden çağın gerisinde kaldığını görebilirsiniz.
Ülkesine matbaayı getiren, (oda bir vezirin gayreti ile), Lale Devrinin Padişahı III. Mustafa (1757–1774) zamanında, çok ilginç ve üzüntü verici, bilim adına onur kırıcı bir müneccim olayı yaşanır. O devirde padişahlar, devletin ileri gelenleri, önemli konularda karar vermeden önce, büyücülere, falcılara, müneccimlere danışıp öyle karar verirlerdi. Kimisi de istiareye yatar, yani yatağa girerken birtakım tuhaf törenvari işler yapıp,
Padişahın, “ilm-i müneccim” denilen (yıldızlardan ahkâm çıkarma işine) marazi ifrat dereceye varan saplantısı vardı. Müneccim denilen üfürükçüleri sanki bilim adamı imiş gibi itibar görürler, el üstünde tutarlarmış. Eşref saati belirlemeden yatağına bile girmeyen Padişah III. Mustafa, o sırada Avrupa’da ünlenen Prusya Kralı II. Frederik’e elçi salarak, kendisine keskin bilici üç müneccim gönderilmesini ister. (Padişah, demek ki Avrupa’nın keskin müneccimler sayesinde ileri gittiğini sanıyordu).
Prusya Kralı, bu çağ dışı müneccim isteme durumu karşısında çok şaşar kalır, koskoca Osmanlının bu duruma düşmesine hayret eder. Kral II. Frederik, Padişah III. Mustafa’nın gönderdiği elçi Ahmet Resmî Efendi’ye, şu ibret verici sözleri söyleyip gönderir:
“Benim zaten üç müneccimim var. Birincisi, tarihten ders almak; ikincisi, dolu bir hazine; üçüncüsü de iyi yetişmiş, iyi donatılmış bir ordu. Bunlar benim şahsımın değil, halkın malı. Başkalarına vermeye yetkili değilim. Var padişahına selam söyle”.
O zaman, Osmanlının yoktan bilicisi ne yapmış, padişah nasıl karşılamış bilmiyoruz. Şu acı bir gerçek ki, birtakım cahil din adamları sayesinde dinsel kökenli binlerce hurafeler, halkımızın bağrına çöreklenmiş, toplumun bilimden uzaklaşmasına ve böylece devletin geri kalmasına neden olmuştu. III. Mustafa’dan 800–900 yıl önce, İbni Sinalar, Biruniler, Ömer Hayyamlar zamanında, toplum çok daha çağdaş ve ileri görüşlü olmalı idi ki, Orta Çağ Avrupa’sının örnek aldığı, kitaplarını üç yüz sene tıp okullarında okutulduğu çağın seçkin bilim adamları çıkabilmişti. (Şimdilerde hala turbanla murbanla uğraşıyoruz).
Bilimden akıldan saptıkça, cehalet batağına saplandıkça insanların ne hallere uğradığını, aşağıda ibretle okuyacağınız, tarihi kaynaklardan derlenmiş, çok ilginç hurafe örneklerini vereceğiz.
KERBELA HACILARININ BAŞINA GELENLER
Aşırı dinsel baskının, dinsel kökenli hurafenin insanları ne hallere düşürdüğünün acı bir örneğini buraya alıyoruz. (Olay, şimdilerde Taliban kafaların Pakistan’ı ne hale getirdiğini, canlı bombaları da göz önüne alıp düşünelim)
1983 yılının Şubat ayında Kuzey Pakistan’da bir köylü kızı rüyasında, “bütün köylüleri ile birlikte Kerbelâ’ya hacca gitmek için hareket etmeleri gerektiğini, her türlü engeli aşacaklarını, rüyasında gördüğünü, böyle telkin geldiğini, köylülere ısrarla anlatır. Kerbelâ şehitlerinin bölgesine gitmek için can atan, onun hayali ile yaşayan o mezhebin mensuplarına, bu cahil kızın rüyası adeta itici bir güç olur.
Bunun için, Pakistan’ın yüzlerce yoksul köylü Kerbelâ yolcuları, soğuk bir gün sabahında Karaşi’nin sahillerinden, “ya Allah, ya Hüseyin” naraları ile Umman Körfezinin fırtınalı sularına atıldılar.
Ertesi günü, bir rüyanın verdiği esinle Kerbelâ’ya gidip hacı olmayı umanların cesetlerini, Pakistan sahil güvenlik güçleri ibretle topladılar. Bu hazin olay karşısında şaşkına dönen Pakistan Polisi, nasılsa boğulmaktan kurtulmuş az sayıda Pakistan köylüsünü, yasa dışı yollardan yurt dışına çıkmaktan tutukladı. Bu aptalca olayda sağ kalanlar, aşırı dinci çevrelerin övüncü oldu; aşırı dincilerin baskıları ile serbest bıraktırıldılar. Yoğun bir kampanya ve toplanan para ile sağ kalanlar, uçakla Kerbelâ’ya hacıya gönderildiler. (Kaynak: Prof. Dr. Pervez Hoobhoy)
KUTSAL TAŞIN ŞAM’DAN İSTANBUL’A GETİRİLİŞİ
“Şam İlinin Havran Bucağında eski Şam diye anılan Bassi Kalesinde kutsal bir taş bulunduğu, öteden beri söylenip duruyordu. Vezir Öküz Mehmet Paşa Şam Valisi iken o kutsal taşı o kaleden almış, Şam’a getirip Emeviye Caminde yerleştirmek istemişti. Şimdiki Vali Derviş Mehmet Paşa bu taşı eski karara uyarak “Emeviye camine mi, yerleştirelim, yoksa İstanbul’a mı gönderelim” diye İstanbul’a başkente bir yazı ile sorar.
Haz. Muhammed’in genç yaşta ticaretle uğraşırken, Şam’a geldiğinde kervanıyla bu kale yakınına konmak için inerken ilk ayak bastığı taşın bu olduğuna, halk inanmıştı.
Osmanlının dar ve buhranlı zamanında “böyle kutsal bir taş İstanbul’a getirilirse, bir ferahlığa yol açabilir” düşüncesi ile hemen yola çıkarılması padişahın Emri ile valiye bildirildi. Taş üç ay içinde, büyük törenlerle İstanbul’a geldi. Bütün şehir sarayın gösterdiği büyük ilgiye uyarak ayaklandı ve bu taşın yoluna düştü. Bu kutsal taş, Bahçe kapısı yanındaki Abdülhamit Han’ın ilân ettiği bir yere kondu. İstanbul’a bu kadar karışık bu zamanda böyle kutsal bir taşın gelmesi elbette uğur ve bereket getirici olmuştur.”
(Osmanlı yıkılış döneminde nelerden medet umuyormuş… İstiareye yatan, yıldız falına baktıran, üfürükçülere, falcılara devlet işini danışanlarla devlet ne hallere düşürmüş. Bir taş devleti mi kurtaracaktı? (Kaynak: Cevdet Paşa Tarihinden Seçmeler)
PEYGAMBERİN NALINI İSTANBUL’A NASIL GETİRİLDİ!
Padişah Abdülaziz (1830–1876) zamanında, akıllara durgunluk veren, İstanbul’da Peygamberin nalını olduğu iddia edilen ilginç bir nalın hurafesi yaşanır. Okul tarih kitaplarının yazmadığı bu acayip, ilginç hurafe olay, Osmanlı’nın ne kadar geri kaldığını, neden yıkıldığını, devlet düzeninin bilime, akıla değil, boş inançlara dayandığının belgeleridir.
Söylentiye göre, İstanbul’da Topkapı Sarayının Kutsal Emanetler bölümünde Hz. Muhammed’in nalınının bir teki bulunmaktaydı. Nalının ikinci tekinin Canik Dağlarında olduğu söylentisi Başkent İstanbul’a yayılır.
Bu nalını dağdan Samsun’a getirmek için İstanbul’dan devletin ileri gelenlerince yağız bir katır gönderildi. Nalın Canık Dağlarından katıra yüklenip yola çıkarılınca, valinin emriyle sivil, asker ve askeri memurlar, bütün tarikat şeyhleri, askeri öğrenciler, halk, nalını karşılamak için Canik- Samsun yolunun iki tarafına dizildiler. Dini tören başladı. Bir ağızdan Salât- ı ümmiye müftünün işaretiyle okundu tekbirler getirildi. Padişah hazretleri nalını Samsun’dan İstanbul’a getirmesi için şeyhülislâm başkanlığında bir saray heyeti teşkil etti. Cuma namazından sonra “Şıar-ı Nusret” vapuru denize açıldı. Samsun Valisi nalını dua, törenle vapura teslim etti. Kutsal emanet Topkapı Sarayı’ndaki özel yerine kondu.
Asıl sorun ve ilginç olaylar nalının gelmesinden sonra başladı. Nalın olayı etrafında inanılmaz mucizelerin yaşandığı söylentileri yayıldı. Osmanlı İmparatorluğu her gün yeni mucizelerin (aslında boş inançların) şahidi oluyordu. Kimine göre, nalını getiren katırın peşine takılan koyunlar dereyi geçince koç olmuşlardı. Koça el süren kötürüm bir kadın hemen ayaklanıp raks etmeye başlamıştı. Nalının örtüsüne yüz süren kör çocuğun gözleri açılmıştı. Koyunlar dağa yönelince nehir de dağa doğru akmaya başlamıştır.
İki nalın bir araya gelmekle Şeyhülislâm, Osmanlı Devlet’inin hem karada, hem denizde dünyanın en güçlü ülkesi olduğunu ilân etti. Ayrıca cihan savaşı açılırsa bütün Avrupa’nın fethedileceğini anlattı. Halk bu hurafe kaynaklı masala inanır oldu ve Abdülaziz’in dünyaya savaş açması gerektiğini fısıldamaya başladı. Neyse ki sağduyu hâkim oldu, savaşın eşiğinden dönüldü.
Avrupa bilim teknik, buluşlar, sanayi devrimini yaşarken Osmanlı nelerle uğraşıyormuş. (Kaynak: Hakaik-ül Vakayi 28–5–1872
OSMANLI ORDUSUNDA TIP:
Osmanlının gerileme devrinde, birtakım türedi sözde tıp adamlarının bilimle bağdaşmayan, hurafe ve dualarla hasta tedavi ettiklerini görmekteyiz.
Osmanlının (93 Harbi dediği) 1877–1878 Osmanlı Rus Savaşında Osmanlı ordusunda anlaşmalı hekim olarak çalışan Dr. Charles Ryan’ın anılarından öğrendiğimize göre, tıp alanında çağ dışı yöntemler uygulandığını görmekteyiz. H1182 M 1768 de Ruslarla Türk Ordusu Tuna boylarında
savaşmakta. Türk Ordusunda sağlığı koruma, hijyen (sağlığa uygunluk) şartlarına uyulmamaktadır. Türk Ordusunun dörtte biri ölmüş, (süzülmüş yoğurt ve suyunu içenler kurtulmuşlar, demek ki bunlar bir çeşit antibiyotik etkisi yapmakta)
Cepheden acı feryatlarla İstanbul’dan tabip istendiği zaman, İstanbul ise cehalet ve taassup içinde, gerçek tabip gönderileceği yerde, birtakım türedi şarlatan tabipler Tuna sahillerine orduya gönderilmiş. Bu hurafeci tabipler, her erin beline efsunlu okunmuş üflenmiş ip bağlıyordu. Türk ordusunda gerçek tabip olmadığı için asker tifodan kırılıyordu. …..
…………………………………….
1216H M1801 Merkür’ün yeri ve durumundan dolayı müneccimler aşağıdaki kehaneti çıkarmışlardı ve dahi menfur hastalıklardan ve özellikle vebadan ölümün çok olacağına delalet eder.
III. Sultan Ahmet zamanına kadar 1703–1730 Türk tababeti keşmekeş içinde geçti. Nüfus sahiplerinin korumasıyla hekimlerle alakası olmayanlar bile muayenehane açıyorlardı. Tababette böyle kolay bir yol açılınca başkaları tıp öğrenimine lüzum görmüyorlardı.
Padişah III. Ahmet Türk tıbbının ıslahının gerekli olduğunu görünce çıkardığı fermanla (Ferman n:
(Kay: Türk Tababet Tarihi Osman Şevki)
YÖN TAYİN EDEN ASKERLER (KURAN FALI)
Cehalet ve hurafenin, Osmanlıyı ne hallere düşürdüğünü göz önüne alarak, çağdaş dünyadan geri kalışımızın kökeninde, bilimden, teknolojiden habersiz, uzak kalışımıza (acı örnekler pek çok da), tarihi kaynaklardan bir örnek verelim.
Osmanlı’nın yıkılışı, son yıllarına doğru, Balkanlarda bir yerde Osmanlı askerleri bozulur, “Yunanlılara mı, Sırplara mı rastlayıp yok mu olacağız, dağılan, kaybolan kolorduya nasıl ulaşacağız” ın endişesi içindeler. Birliklerde bulunan erlerin çoğu okuma yazma bilmeyen, subayları da Kuran falından imdat uman ordudan ne beklenir, ne kadar başarılı olur?... Nitekim Kurtuluş savaşına kadar gerileme ve kayıplar devam ede gelmiş.
Anacağımız olay, “70 lik bir Subayın Hatıraları” adlı kitaptan aynen alınmıştır:
“Subaylar, erler dağınık vaziyette batıya doğru yürüyoruz. Bir yerde, küçük bir sırt üstünde yedi, sekiz subayın halka olarak bir şeyler yaptıklarını gördüm; hayvandan inerek onların yanına sokulduk. Subaylardan birisi Müslümanların kitabı olan Kuranı ortasından bir iple bağlamış, bu ipe bir anahtar geçirmiş, mukaddes kitabı çeviriyor, sonra bırakıyor. Yedi sekiz defa bükülmüş olan ip dolayısıyla bu defa geriye dönen ve sonra sağa, sola ufak hareketler yapan Kuranın nihayet kuzey istikametinde sükûnete varınca kitabı çeviren subay: «İşte, kitabın gösterdiği istikamet, bizim için hayırlı olacak istikamet burası”.
Şansımız yaver gitti de, ne Yunan, ne de Sırp birliklerine rastlamadık. Biz de Yunan süngüsü veya Sırp düşmanlığından kurtulduk; fakat bizi yarı yarıya kıran açlık, tifüs ve dizanteriden yakayı kurtaramadık.
Bu kadar bilgisiz, hurafeci askerler bu kadar başarılı olur. Yıkılışın kökeninde bilimden uzaklaşma, bilgisizlik vardır, cehalet vardır. Her türlü kararlarda müneccim denilen cahil üfürükçü ulemaya danışıyorlardı.
{(Nasıl ki Osmanlı padişahları müneccim, ulema denilen sözde ilim adamlarına (üfürükçülere) danışmadan karar vermiyorlarsa, Ne ki, 2000 li yıllarındaki bir başbakan, laik T.C. ni, hukuk devletini iyi özümsememiş olmalı ki, bağımsız yargının kararlarını beğenmediği için, “ulemaya danışmaktan” bahsediyordu.
Hatırlanacağı gibi, giden yıl, Danıştay’ın türban konusundaki kararını başbakan eleştirmiş, bu karara karşı çıkarak, “bir de ulemaya danışalım, ulema ne diyor” demiştir. Bir hukuk devletinde, Osmanlıdaki gibi, ulemaya danışmak da ne oluyor? Danıştay Kadı Mahkemesi mi ki, ulemaya danışılsın? Nitekim bu söz haftasında, (halen yargılaması devam eden), hurafe ve Taliban kafası taşıyan bir avukat bozuntusu Danıştay’a saldırmış, bir hâkimi öldürmüştü. Böylece bu olay hukuk tarihine kara bir leke olarak geçmiş oldu. Hukuka saygılı olmalıyız, hukuk gün olur hepimize gerekebilir.
Küresel Dünya ekonomik bunalım sinyalleri verilirken, Davos’da ekonomi tartışılırken, biz yıllardır türban tartışmaları ile uğraşıyor, zaman kaybediyoruz)}.
Günümüzde bile, ne yazık ki, aynı üfürükçü, boş inançlar halen devam etmekte. 8.01.2008 gecesi bir televizyon kanalında, bir üfürükçü “kefen büyüsü” diye bir şey uydurmuş, insanların sorunlarını, karıkoca kıskançlık (en gıcık püf noktalı olay), ayrılık olaylarını çözmeye çalıştığını iddia ederek, ölüden alınmış kefen bezi gerektiğini söylemiş. O gece mezarlıkta, on gün önce kadar ölüsü defnedilmiş bir çocuğun mezarını açıp, kefenden bir parça alırlarken, polis tarafından suçüstü yakalandıklarına, TV da görüntüleriyle tanık olduk.
Hele, Adana’daki Zilli Dede Türbesindeki komik rezaleti TV lardan izleyen varmıydı bilmiyorum. Çocuğu olmayan kadınlar, türbenin içinde, ellerinde def, mezarın etrafında dolanı dolanı mezarda yatan Zilli Dede’ye, “ver bana bir bebek, al sana bir göbek” diyerek, göbek atıyorlardı; evet 2000 li yılların Türkiye’sinde, Osmanlı’daki gibi hurafeler de yaşanıyor…
Her köyde, her beldede, nice böyle, cin, fal, üfürük işleri ile uğraşan kişilere, türbelere, yatırlara bilmem daha nice boş inançlara rastlayabilirsiniz. Ne yazık ki, bazı cahil din adamlarımız da bu tür boş inançları savunur görünmekteler.
Şimdilerde, üfürükçüler, falcılar, kendileri para karşılığı fal, büyü yaptıkları halde, kendilerine çağdaş imaj vermek için, astroloji ile uğraştıklarını ve astrolog olduklarını söylemekteler. “Ben astrologum” diyenler, aynı işi yapan başkalarını “onlar üfürükçü falcı” diyerek rakiplerini suçlamaktalar. Yani halkımızı aptal yerine koymaktalar. Ne yazık ki, cahil halkımızda da, onları halen tercih edip, fal baktırmaya gidenler pek çoktur. Günümüzde, kendini “astrolog” diye nitelendiren, nice üfürükçüler vardır ki, kapılarında insanlar fal baktırmak için dizilmiş, kendileri bu işten elde ettikleri gelirle şirketler kurmuşlardır. Ne ki, işlerinde fal bakıyorum diye, kadınların, memelerine, göbeklerine yazı yazan, namuslarına ilişenlere rastlıyoruz.
Ankara’nın Kızılay’ında üfürükçünün Medyum diye dükkân açtığını bilmem bileniniz var mı?
Ayrıca, her şehirde, köyde muska yazanlara da rastlayabilirsiniz. Bunlar bir kâğıda, ayetler, eski yazılar yazarak para karşılığı halka satarlar. Hiçbir derde deva olmayan bu muskaları, muskacılar, Allah’ın kelamını satarak para kazanmaktalar. Hem de, “doktorlar bile bizi tavsiye ediyor, doktorlar bile bize geliyor” diyerek propaganda yapmaktalar. Böylece vatandaşın parasını alarak, zamanında tıbbi müdahaleyle iyi olacak hastayı geciktirerek zarar da vermekteler.
Belki şu anlatacağım olay çok tuhafınıza gidecek, ama açıklayacağım. 1980 li yılların birinde kendi ilçemde öğretmen olarak çalışırken, çok sevdiğim bir akrabamdan, Almanya’dan bir mektup geldi. Mektubunda ısrarla, bir gönül ilişkisinden bahsetmekte, ben bundan ayrılmak istiyorum, ayrılamıyorum; “bana ilçemizdeki filan hocadan, bundan ayrılmam için bir muska yazdır, bana gönder” diye yazmış. Nefret ettiğim, ama merak da ettiğim bu durumu nasıl çözeceğim diye düşünürken, akrabamın hatırı için, muskacının evine gittim.
Muskacı ha bire muska yazıyor, isteyene veriyor. Yanında önceden yazılmış muskaları da hemen veriyordu. Odanın birinde, doktor kapısında hastaların beklediği gibi, oda muska yazdırmak bekleyenlerle dolu idi. İsmini vermek istemediğim bu muskacı, para teklif ettikleri zaman, şu “kadar para vereceksin” demiyor; sadece, muskaya mukabil “gönlünden ne koparsa şu minderin altına koy” diyor. Vatandaş muskayı alıyor, muskacının eline para vermiyor, sadece minderin altına kafasına göre bir miktar para bırakıp gidiyor. Tabii oraya her halde üç otuz para konmaz, yoksa rufailer çarpar! İşte böyle vatandaşlar kandırılıyor.
Çok değil, 1980 yılların birinde, komşu kasabaların birinde, çok ibret verici bir olay yaşanmıştı. Bir falcı bir eve girer, evin gelini ile sohbete başlar; geline, gözünün içine bakar bakar, “sen sandıklama büyüsüne uğramışsın, sandıklama büyüsünü ben çözerim, seni bu dertten kurtarırım” diyerek, gelinin sandığını tamamen boşalttırır; gelini sandığa hapseder. Geline de, “yarım saat böylece dur kıpırdama, yoksa büyü bozulur” diye tembih eder. Köylerde altın, çeyiz sandıkta saklanır ya, falcı sandıktan çıkarılmış olan altın, bilezik ne varsa alıp kaçar. Bu utanç verici durumu kimseye de uzun süre anlatamazlar, sineye çekerler.
Yaz mevsiminde, özellikle Antalya plajlarına yolunuz düşerse, okuma yazma bilmeyen birtakım cahil kadınların, “fal bakarım, fal bakarım” diyerek, insanların arasında dolaştığını görürsünüz. Ne yazık ki, üniversitede okuyan kızların, erkeklerin (bilmem gırgırına, bilmem gerçek) o cahil kadınlara fal baktırdıklarına tanık olmuştum. Her halükarda, hepimiz, o cahil kadınların yanlış bir şey yaptığını, tüm fal ve üfürükçüleri uyarmalı ve fal baktırmamalıyız. Kuranı kerimde falı yasaklayan ayetler vardır.
Cin çağırma, ruh çağırma olayları; ayrıca, halk arasında “kurşun dökme” diye boş bir inanç örneği vardır ki, o daha başka bir ilginç olay. Falcı kurşunu tavada eritiyor, birtakım üflemelerle sıvı kurşunu su dolu tasa boşaltıyor. Haliyle kurşun katılaşırken saçılıp değişik şekiller alır; alınan bu şekillere göre falcı yorum yapar. Biz de gerçekmiş gibi inanırız. Kesinlikle bunların hepsi, halkın umutlarını sömürmeye, haksız kazanç sağlamaya yönelik boş inançlardır, hurafedir.
Demek ki halkımız Osmanlıdan beter büyü, fal, hurafeler gibi dinen de yasak olan, boş inanç batağında kıvranmakta. Hükümetimiz, Diyanetimiz şu çağda, bu tür boş inançlarla mücadele edip, insanları bilimin ışığına yöneltecekleri yerde, türban mürban çekişmeleri sürdürmekteler.
Halkımız arasında yaygın olan boş inançlardan aklımıza gelen bazılarını yazalım, bunların ne derece gerçekliği vardır, düşünün:
Saçını sokağa atarsan cinler üzerine musallat olur.
Çekmeceyi açık bırakırsan mezarın açık kalır...
Gece tırnak kesilmez, cinler toplanır
Işıkta uyunmaz şeytan seni izler...
Akşam sakız çiğnersen şeytanı çağırırsın
Makasla oynama kavga edersin
Ateşle oynama evine ateş düşer, ya da akşama ateşin çıkar.
Köpek giren eve melek girmez
Yolda suya basma, basarsan destur savul de
Kedi öldürürsen 7 cami yaptırman gerekir
Gece evden soğan, sarımsak, acı biber, tuz vs çıkmaz.
Yılan yakarsan yağmur yağar.
İki bayram arası nikâh kıyılmaz.
Düşen dişini ahıra gömersen ineğin dişi buzağılar.
(Son noktayı koyup yazıyı göndereceğim sırada, Kızılay’da bir üfürükçünün “medyum” bilmem kim diye iş yeri aştığını görünce, epey şaşırdım. —Üfürükçü dükkân açtı duydunuz mu- onu da başka yazımda ele alacağız.
OSMANLI TIBBINDA GARİPLİKLER
Bin yıldan önce, Türk Tıbbının öncülerinden İbn-i Sinanın yazmış olduğu tıp kitapları, Avrupa tıp okullarında üç yüz yıldan fazla bir zamanda okutulmuştu. Türk İslâm Tıbbı ve bilimi, çağın Avrupa’sına göre çok çok ileri idi. Avrupa tıbbı
o denli geri idi ki, hastaları çağ dışı yöntemlerle tedavi etmeye çalışıyorlar, ruh hastalarını “içine şeytan girmiş”diye diri diri yakıyorlardı. Türk tıbbına hayran kalıyorlardı.
XVII. XVIII. yıllarda Osmanlı Tıbbında o kadar gerileme görülür ki, 600–700 yıl önceki İbni Sina döneminden çok geridir. Oysa aynı yıllarda Avrupa tıppının, Rönesans’ın aydınlanma süreci ile hızla ilerlerken, Türk Tıbbının, sadece dua ve hurafelere dayandığını, Orta Çağ düzeyinde olduğunu görmekteyiz. Türkler tarafından tesadüfen bulunan çiçek aşısını Avrupalıların almasından sonra, Avrupa’nın her alanda olduğu gibi, tıp alanında da hızla ilerlediğini görmekteyiz. Osmanlının gerileme devrinde, birtakım türedi sözde tıp adamlarının bilimle bağdaşmayan, hurafe ve dualarla hasta tedavi ettiklerini görmekteyiz.
Osmanlının (93 Harbi dediği) 1877–1878 Osmanlı Rus Savaşında Osmanlı ordusunda anlaşmalı hekim olarak çalışan Dr. Charles Ryan’ın anılarından öğrendiğimize göre, tıp alanında çağ dışı yöntemler uygulandığına tanık olmaktayız. H1182 M 1768 de Ruslarla Türk Ordusu Tuna boylarında savaşmakta. Türk Ordusunda sağlığı koruma, hijyen (sağlığa uygunluk) şartlarına uyulmamaktadır. Türk Ordusu askerlerinin dörtte biri ölmüştü. (süzülmüş yoğurt ve suyunu içenler kurtulmuşlar, böyelece yoğurklu suyun hafif bir antibiyotik olduğunu öğrendiler).
Cepheden acı feryatlarla İstanbul’dan tabip istendiği zaman, İstanbul ise cehalet ve taassup içinde, gerçek tabip gönderileceği yerde, birtakım türedi şarlatan tabipler Tuna sahillerine orduya gönderilmiş. Bu hurafeci tabipler, her erin beline efsunlu okunmuş üflenmiş ip bağlıyordu. Türk ordusunda gerçek tabip olmadığı için asker tifodan kırılıyordu.
Yine bu sözleşmeli İngiliz doktorları anılarından öğrendiğimize göre, Türklerin daima muharebe ile meşgul olmalarına rağmen, Osmanlı ülkesinde kolsuz, bacaksız gazi görmek pek ender bir olaymış (Çünkü ordumuzda cerrahî işlere, sağlık bilgisine önem verilmediği için), yaralanan Türk gazilerinin tedavisizlik yüzünden öldükleridir. Osmanlı ülkesinde, (Orta Çağ Avrupa’sında olduğu gibi) veba adeta yerleşmiş bir hastalıktı. Her yıl ülkede yüz binlerce insan vebadan ölüyordu.
Oysa Türk kadınları çok doğurmakla ün yapmışlardı. Hatta İngiliz elçisinin eşi madam Montagu’nun 4–1–1718 günlü mektubunda Türk ailelerinin çok çocuk doğurmalarından dolayı hayretini saklayamaz, annelerinden bir sene bunları nasıl geçindirebildiklerini sorar ve hayretler içinde şu cevabı alır:
“-Bunların yarısı vebadan gider”…
Kısaca, tek kurtuluş doğmalardan kurtulup bilime sarılmak, bilimsel düşünmek, bilim üretmektir. Atatürk’ün dediği gibi “Hayatta en hakiki mürşit (yol gösterici) ilimdir”.
Kaynak:
(Kaynaklar: 1-Ana Dili Dergisi Sayı 21, Nisan, Mayıs, Haziran. 2001. Prf, Dr. Metin Karadağ Sf: 35–36
2- Mithat Sertoğlu Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi 1958 sf: 250
3-Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları Sf:80
4- Bağnazlığa Karşı Akılcılığın Savaşı Prof. Dr. Pervez Hoobhoy Sf: 79–80
5- 28–5–1872 Hakaik-ül Vakayi den nakleden Yılmaz Karakoyunlu 4–4–1999
6- Cevdet Paşa Tarihinden Seçmeler Cilt: 2 Sf: 185
7- Türk Tababet Tarihi Osman Şevki (Sf: 241–245)
Cevat Kulaksız. ckulaksizster@gmail.com.tr
AŞAĞIDA MEDYADAN ALINMIŞ İKİ ÜFÜRÜKÇÜ DOLANDIRICI HABERİ GÖRÜLMEKTE:
Kendilerini medyum ve falcı olarak tanıtan dolandırıcılar ile onları yakalamak için müşteri kılığına giren polis arasında geçen diyaloglar, komedi filmlerini aratmayacak cinsten. İşte polis tutanaklarına geçen falcı ve büyücülerin ilginç tedavi yöntemlerinden örnekler:
Yatıra işemişsin!
Avcılar'da vergi levhalı bir ofiste cinlerle irtibatı olduğunu ileri süren Zeynel Eroğlu, sivil polislere büyü yaparken yakalandı. Eroğlu, erkek sivil polisin 'Geceleri uyuyamıyorum. Sesler duyuyorum. Gündüzleri sara nöbeti geçiriyorum' şikayetine, 'Sen bir periyle evlisin. Bu periden üç tane çocuğun var. Sende doktorluk bir şey yok. Sen bir yatıra işemişsin. Derdin beş
seansta çözülür' teşhisini koydu. Eroğlu, teşhisi koyduktan sonra erkek polisin eşi kılığındaki kadın polisin vücudunun değişik yerlerine bıçakla dokundu. Önlerine su dolu kap koydu. Suya ayet yazılı bir kağıt attı. Ayetin bir benzerini de kağıda yazarak erkek polis memurun başının üstüne koyarak, büyü bozma işlemine başladı. Daha sonra da gelecek seansta kullanılmak reçeteye, canlı bir kara tavuk ve zeferan koydu. Tedaviyi ikisini karıştırarak yapacağını belirten Eroğlu, karşılığında 80 Milyon Lira İstedi. İlacın 7 Caminin Suyu
Polis operasyonu ile yakalanan diğer hayal taciri ise Bakırköy'de 'Medyum Danışmanlık Ayakkabı' vergi levhalı işyerinin sahibi Cihan Tekir. Tekir, kendini sürekli bayılan ve çare arayan biri olarak tanıtan polisin hastalığını 10 seansta iyileştireceğini vaat etti. Memurun iyileşmesi için 7 ayrı camiden getireceği suyun içine vesikalık fotoğrafını koymasını isteyen Tekir, ilk seans için 300 milyon lira aldı. Suçüstü yakalanan Tekir, polisleri 'Ben bu dünyanın adamı değilim. Ben ahiret adamıyım. Sizin yüzünüzü ezberledim. İşiniz zor' diye tehdit etti.
FB'nin büyücüsü
Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı'na yaptığı büyü nedeni ile aranan Ayten Gürışık, ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılmıştı. Gürışık, polisin yaptığı 'cadı avı'nda bir kez daha gözaltına alındı. Üzerinde büyü olduğunu söyleyen sivil kadın polis memuruna, 'Devlet kapısında kısmetin var. Eline fazlaca para geçecek. Yedi ay sonra ev sahibi olacaksın. Sana eşinin akrabaları tarafından büyü yapılmış. Çevrende sana aşık biri var. Büyüyü şişman bir kadın yapmış' dedi. Kadın polisin reçetesini ise şöyle sıraladı: 'Balık ağı alın, sembol olarak bulundurun. Kilise gözüktü, gidip dua edin. Ayazmalı olsun. İç çamaşırınızı götürüp suyu ile batırıp çıkarın. Sıkıp kurutup giyinin. Eşinizin ayakkabılarının alt kısmını üzüm sirkesiyle silin. Çamaşırlarınızı yıkarken makineye iki üç damla üzüm sirkesi damlatın.'Devrim TOSUNOĞLU
CEZASI EN FAZLA ÜÇ AY HAPİS
İstanbul polisi, yaklaşık iki ay önce sahte medyum ve falcılara yönelik başlattığı operasyonlarda 27 kişiyi gözaltına aldı. Ancak bu kişiler, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Çünkü sahte medyum ve falcılar hakkında sadece 1925 yılında çıkarılan 677 sayılı 'Tekke ve Zaviyeler Hakkındaki Kanun'a göre 3 aya kadar hapis istemiyle dava açılabiliyor. Polis, cezanın hafif kalması nedeniyle mücadelede sıkıntı çekmekten şikâyetçi.
Beyoğlu'ndaki bazı kafeler birbirleriyle rekabet edebilmek amacıyla verdikleri kahvenin yanında promosyon olarak fal bakıyor. Fal bakma ücreti de kahveyle birlikte alınıyor. Bu şekilde insanların hayalleri üzerinden para kazandıklarını belirten bir Emniyet yetkilisi 'Toplumun çeşitli kesimlerinin yaşadığı sıkıntıları fırsat bilen uyanık işletmeciler fal bakma işini sektör haline getirdiler' diye konuştu.
Kaynak: http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2005/04/04/gundem/gundem4.html
MUTLULUK BÜYÜSÜ TERS TEPTİ
Ankara 8. Aile Mahkemesi, kocasını kendisine bağlamak için medyuma başvuran ve büyü yapmak
amacıyla Avcılar Derneği’nden yarasa kanı isteyen akademisyen kadını kusurlu bularak kocanın açtığı boşanma davasını kabul etti. Mahkemenin kararında, "Eşler arasındaki sorunları çözmek için medyuma başvurulup yarasa kanı aranmaya çalışılmasının ortak hayatı sarsacağı kesindir" denildi.
ANKARA’da bir üniversitede araştırma görevlisi olarak çalışan D.T. kocasıyla ilişkisini düzeletebilmek için internet üzerinden "Medyum Recep Kaplan"a başvurdu. D.T. medyumun sitesine şu mesajı gönderdi:
"Ben ailemde huzursuzluk olması, eşimle aramda sorunlar olması, ailem ya da bana büyü yapılmış olması gibi sorunlarla boğuşuyorum. Bunları çözmek için yardımınızı bekliyorum. Size benim ve eşimin fotoğraflarını gönderiyorum."
EŞ BAĞLAMA BÜYÜSÜ
D.T. medyumdan "İşlerim çok yoğun, beni telefonla arayın" yanıtını aldı. Bunun üzerine akademisyen D.T., medyum Recep Kaplan’ı telefonla arayarak yardım istedi. D.T., "eş bağlama büyüsü" için yarasa kanı gerektiğini
öğrendi. Ardından avcılar derneğine e-mail göndererek "üniversitede araştırmada kullanmak üzere yarasa kanı" istedi.
YARASA AVLAMIYORUZ
Avcılar Derneği ise D.T.’nin bu isteğini "Yarasa bir av hayvanı değildir. Ayrıca bu isteği etik bulmuyoruz" diyerek reddetti. Subay olan eşi O.T. durumu fark edince D.T.’nin bütün internet yazışma kayıtlarını mahkemeye sundu. Mahkemedeki dosyanın içeriğine göre çiftin evlenmesi de şöyle gelişti:
TEMİZLİĞİ BİLMİYOR
Emekli bir albayın kızı olan 28 yaşındaki D.T. üniversitede asistanlık yaparken aynı bölümde öğrenci olan O.T. ile tanıştı. Çift bir süre sonra evlenmeye karar verdi. Ancak evlilik ilerledikçe sorunlar çıkmaya başladı. O.T’nin iddiasına göre, karısı evde hijyen kurallarına uymuyor, tuvalet ve banyo temizliğine dikkat etmiyordu.
O.T. mahkemeye verdiği boşanma dilekçesinde "Ayrıca bana ’Sen adam mısın? Git dışarıda kocalık öğren biraz’ şeklinde hakaretlerde bulunuyordu" dedi. O.T. emekli albay olan kayınpederi C.Ş.’nin ayrılmak isteğine tepki gösterdiğini belirtterek "Bizde boşanma olmaz, bu işi kan temizler" diyerek tehditte bulunduğunu savundu. Bunun için suç duyurusunda da bulundu.
BÜYÜ EVLİLİĞİ ZEDELER
Akademisyen D.T. büyü ve nazara inandığını mahkemenin psikologlarıyla görüşmelerinde de söyledi. Ayrıca duruşmalarda da medyuma başvurduğunu kabul etti. Dosyaya sunulan delilleri ve tanık ifadelerini dikkate alan mahkemenin kararında şöyle denildi:
"Dosyadaki bilgisayar çıktılarına göre davalının eşi ile aralarındaki sorunlar nedeniyle medyuma başvurduğu, eşinin ve kendisinin fotoğraflarını gönderdiği, büyü amacıyla Avcılar Derneği’ne başvurarak yarasa kanı istediği görülmüştür. Sorunlar için medyuma başvurulup yarasa kanı aramaya kalkışılmasının ortak hayatı sarsacağı kuşkusuzdur. Bu nedenle davacı kocanın davasının kabulü ile tarafların boşanmasına karar verilmiştir."
Hacettepe’de De Benzeri Oldu:
Hacettepe Üniversitesi’nde de araştırma görevlisi olarak çalışan 25 yaşındaki M.Ö. de geçen yıl, psikolojik rahatsızlıklarını tedavi etmesi için 31 yaşındaki E.G. adındaki üfürükçüye başvurmuş ve dolandırılmıştı. Dolandırıcılık olayı, tedavi amacıyla fal baktırmaya giden M.Ö’nün beraberinde götürdüğü erkek arkadaşı Y.Y. ile üfürükçü E.G. arasında çıkan tartışma kavgaya dönüşünce ortaya çıkmıştı.
ÇOK PİŞMANIM
Evliliğini kurtarmak için büyücüye başvuran D.T. çok pişman olduğunu söyledi. Mahkemenin kararına karşı geçen ay Yargıtay’a da başvuran D.T. şöyle konuştu:
"Ben bir akademisyenim. Büyüye ve fallara inanmıyorum, sadece ablamın ikna etmesi üzerine bu kişiyle bir kez görüştüm. Ancak sonra büyü yapmak için hiçbir şey yapmadım. Elbette bu görüşmeden de pişmanım, evliliğime maloldu. Mahkemeye sunulan elektronik postalar ise bana ait değil. Bunların eşimin ailesiyle ilişkili olabileceğini düşünüyorum. Zaten mail adresimin şifresini eşim de biliyordu. Ben hiçbir şekilde büyü yapmadım."
Kaynak:http://www.kenthaber.com/Arsiv/Haberler/2006/Mayis/15/Haber_138104.aspxHürriyet Yayın Tarihi : 15 Mayıs 2006 Pazartesi
sizin 31 ocak 2008 tarihindfe yazmış olduğunuz yazı osmanlı padişahını ve padişahlarını küçük düşürücü sözlerinizi kınıyorum.osmanlı padişahları hiç bir zaman dış ülkenin krallarından üfürkçürükle ilgili yardım almamışlardır böyle işlere kalkışmamışlardır. bu yazı uydurmadır. düzeltilmesini istiyorum.yazılarınızı yazarken ecdadımıza yalan yanlış sözler sarf edilmesinden ben bir türk olarak rahatsızım. ***
Köşe Yazıları
"""""""""""""""""""""""""
"""""""""""""""""""""""""
"""""""""""""""""""""""""