Temmuz 2009
PzrPztSaÇaPeCuCts
1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031
Aylık Arşiv
Ocak 2009
Şubat 2009
Mart 2009
Nisan 2009
Mayıs 2009
Haziran 2009
Temmuz 2009
Yıllık Arşiv


KÜNYE

 

KIRŞEHİR Yeni HABER

İnternet Gazete

 

Yayın Yönetmeni:

M. Duran Sönmez

 

 E.Posta: kirsehiryenihaber@gmail.com

 

www.kirsehiryenihaber.com

Basın ahlâk ilkelerine uymaya söz vermiştir.

 

Sitede yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.

 

 

KIRŞEHİR Yeni HABER  İMD üyesidir.


Son Fotoğraflar
Mucur
Mucur Yenice Mah.
Türk Büyükleri Parkı
Ana Sayfa > Cevat Kulaksız > Kaybolan meslekler
Kaybolan meslekler

Günümüzde artık işlevini yitirmiş nalbantlık, semercilik gibi bazı meslekler, hayvanların taşımacılıkta yoğun olarak kullanıldığı veya motorlu araçların pek yaygın olmadığı zamanlarda çok tutulan mesleklerdi. Hele köylerde nalbantlık çok itibarlı bir meslekti. Kurtuluş savaşında, binlerce at, katır öküz taşımacılıkta, cephane sevkinde çokça kullanıldığı için, bu hayvanları nallayacak nalbant bulunamamış. Devlet Konya’da nalbantlık okulu açmış. Bu araştırmamızda, anıları da içine alan ve kaybolmaya yüz tutmuş meslekleri irdeleyeceğiz.


NALBANTLIK
: Binek hayvanlarına bağlı olarak ortaya çıkmış bir sanattır. Demircilikle birlikte ge­liştiği, Orta Asya'dan beri bilin­diği tahmin ediliyor. Kullanılan malzemeler: Nal, mıh, çekiç, kerpeten, satraç veya sunturaç (tırnak   kesme   aleti) dörpü, eğri, (kırılan mıhı çıkarmaya yarar), nal makası, zımba, yavaşı (hısan) hay­vanların burnunu sıkan alet).

  Mıhın özelliği dövme olmasıdır. Çam kabuğu ile ısıtılan demir çubuk özel örs üze­rinde mevcut olan kalıp içerisinde dövülerek imal edilir. Bazı köylerimiz mıh yapımını adeta bir sır gibi saklarlar. Başka hiçbir yerde mıh yapılmaz. Söylendiğine göre bu köylerde sırrımız dışarı çıkmasın diye dışarıya kız bile vermezlermiş! Kurtuluş savaşı yıllarında nal çivisi dahi çoğunlukla yurd dışından gelirmiş.


Nalbantlarımız kapama nal tabir edilen bütün nal kullanırlar. Nalları demir plakalardan kendileri keserek etrafını dövüp, mıh deliklerini ken­dileri ellerinde açarlar. Nalça nal pek kullanılmaz.


Halk arasında “hem nalına hem mıhına diye bir deyim vardır. Yıllar önce, bir gazetenin köşe yazarı, her gün köşesinde bu deyimi kullanırdı. Bu deyimi kullanan kimse, konuşulan konuda tarafsız olacağını, lehte de, aleyhde de konaşabileceğini belirtmek için bu deyimi söylerdi. Dürüst olan insan, devamlı birinin lehinde değil de, hem nalına hem de mıhına vurarak tarafsız konuşmalı, tarafsız yazmalı.


Öküz, inek, at, eşek gibi büyükbaş hayvanları nallayan, ayaklarına nal çakan ustalara nalbant denir. Nalbantlık kırsal kesimde 1960 lara kadar en itibarlı mesleklerden biriydi.

Öküz, inek, at ve eşek gibi yük hayvanlarının tırnaklarını korumak üzere, demirden takılan bir tür koruma aletine nal denilir. Nal, tırnağın alt kenarının şekline uygun demirden çember biçiminde olup, bu kenarı aşınmaktan korur. Nalın bir iç, bir de dış kolu vardır. Nalın kol uçlarında mahmuz bulunursa mahmuzlu nal, bulunmazsa düz nal denilir. Nal öteden beri, demirciler tarafından elle yapılırdı. Daha sonra nalbant adı verilen zanaatkârlar tarafından da, bu nallar eşek ve atlara özenle takılırdı

Demir nalın yaygın olmadığı eski dönemlerde hayvanların ayaklarını ve toynaklarını dış darbelerden korumak için, toynaklarına keçe, kalın bez ya da köseleden yapılan ayaklıklar takılırdı. Dayanıksız olan bu ayaklıkların yerini zamanla madeni nallar aldı. Eski orduların en büyük taşıma aracı olan at, katır, öküz ve eşeklerin uzun yolculuklarda tırnakları, toynakları ve de ayakları zedelendiği için dış etkilere karşı koruyucu tedbirler alınırdı. Askerlikte bu hayvanların taşıdığı önemden dolayı hemen bütün ordularda nalbantlıkla ilgili birimlere yer verilirdi. Örneğin Osmanlı ordusunun nalbant gereksinimini karşılamak için, 1881 de Askeri Baytar Mektebinde modern nalbantlık dersleri verilmeye başlandı.

Kurtuluş Savaşında Türk Ordusunda taşımacılık yapacak kamyon gibi araçlar yoktu. Yüzyıllardır bilinen hayvanlarla mühimmat taşınılıyordu. Taşıma işini kağnılarla çeşitli hayvanlar yapıyordu. Binlerce öküz, at, eşek, katır ve de kanı cepheye silâh, yiyecek gibi mühimmat taşırken, ne garip ki, öküzleri, at, katır gibi hayvanları yeteri kadar nallayacak nalbant bulamazlardı. Nalsızlıktan hayvanların ayakları yara olmuştu. Bunun için Büyük Taarruzdan önce,

Konya’da ordunun ihtiyacı için, geçici bir süre nalbant okulu açılır. Bir süre sonra, Nisan 1922 da nalbant okulunun ilk mezunların törenleri Konya’da yapıldı. Nalbantların mezun törenine, Konya’da bulunan Rusya Büyükelçisi Aralov, Azerbaycan Büyükelçisi İbrahim Abilov da katıldı. Mezunlar gösteri olarak önce bir at nallıyor, sonra diplomalarını alıyorlardı. Aralov ilk nalbantın diplomasını verirken nalbanda şunları söyledi: “Senin nalladığın at, soylu Türk ordusuyla birlikte İstanbul’a ilk giren at olsun!” ( Bu sayfada M.Kemal, İsmet Paşa, öteki komutanlar, Rüs Büyükelçisi Aralov, Azerbaycan Büyükelçisi İ. ağabeylov Konya’daki nalbantların töreninde toplu halde resimleri görülmekte)  

Nalın tırnağa takıldığı çivilere mıh denir. (Yan tarafta beş tane nal mıhı (nal çivisi) görülmekte). Nal, atın ayağının bir kayışla arkaya doğru kaldırılmasıyla takılır. Nallar hayvanın ayağına toynağına (ölü tırnak kısmına) “nal tokmağı” denen tahta tokmaklar ya da “nallama” adı verilen özel çekiçlerle çakılırdı. Nalbantlar nal çakmanın yanı sıra toynak bakımını da yapar ve toynak hastalıklarını tedavi ederdi.

Bazı ev sahipleri evin giriş kapısının üstüne, uğur getirmesi için nal çakarlar. Hatta bazı “maşallah” ve nazarlıklar nal biçiminde yapılır. Nalın ne hikmeti olduğu bilinmez.

 
Bugün birçok ilde, nalbantlık sanatı neredeyse yok olmaktadır. Daha çok köylerde yaşatılan bir zanaat dalı, eskiden bütün şehirlerin belli semtlerinde nalbant malzemeleri satan dükkânlar ve nalbantlar bulunur ve oralarda sürdürülürdü. Diğer meslek dallarının aksine, nalbantlar bir yerde toplanma ihtiyacı duymamıştır. Her ilde bulunan çeşitli arabacı hanlarında da mutlaka bir nalbant bulunurdu. Ayrıca, özellikle dağ yöresi ve köylerden gelenlerin hayvanlarını bağladıkları muhitlerde de, çoğu seyyar birçok nalbant bulunurdu.

(Yukarıda nalbant malzemelerinin satıldığı nalbant dükkânı, nal çivileri, çift tırnaklı bir sığıra (inek, öküz, manda) iki nal çakılmış resmi, bir internet sitesinden alınmıştır).

Artık unutulmaya başlayan bu meslek, eskiden halk nazarında çok itibarlı bir meslekti. Bazen hayvanları nalbantın bulunduğu yere getirirler, bazen de nalbant eşeğine binerek köy köy dolaşırdı. Nalbant bir köye geldiği zaman (eğer o köyde nalbant yoksa) tellal çağırtırlar, nallanacak hayvanı olanlar tezce hayvanlarını getirirler, hayvanlarını nallatırlardı. Genelde nalbantlar, çok insanlarla temas etikleri ve de köy köy gezdikleri için, hoşsohbet insanlar olurlar; köyün halkı işi olan da olmayanda sohbeti dinlerlerdi. Bu arada, en çok ikram ve itibar gören nalbant olurdu.

Aşağıda Erzurum dolaylarında bilinmeyen bir nalbant oğlan için söylenmiş bir türküyü bir internet sitesinden aldık:

NALBANT OĞLAN

“Nalbant oğlan işlesene

Hey nalbant oğlan oğlan

Bu kış burada kışlasana

Adelim (Edelim) oğlan

Bu yıl burada kışlasana

Sevdalım oğlan

Al yanaktan dişlesene

Hey nalbant oğlan oğlan

Oğlan humar gözler yumar

Sevdalım oğlan.

Nalbant oğlanın adesi (Edası)

Hey nalbant oğlan oğlan

 

Tükandan gelir sadesi (sedası)

Belalım oğlan

Elinde hasret badesi

Hey nalbant oğlan oğlan

Oğlan serhoş gözler bir hoş

Sevdalım oğlan                                                                      

Oğlan serhoş gözler bir hoş

  Belalım oğlan   


Fehmi Uğraş.Erzurum

 
Altta üzerinde Arapça yazı bulunan, gümüşten yapılmış bir Osmanlı tüm at nalı görülmekte. Bu kadar özenilen ve gümüşten olan bir at nalı muhtemelen bir padişaha ait olmalı


Köylerde, çiftçinin en yakın ve en çok yardımcısı öküzleri olduğundan, çiftçiler öküzlerine gösterdikleri özeni çocuklarına bile göstermezler. Çocukların ayakkabısından önce öküzlerin nalları alınırdı. Çünkü öküzün emeğinden, gücünden ev halkının ekmeği, rızkı geliyordu.

Bizim köylerde “ Nalbant Kel Gazi” diye ünlenmiş bir nalbant vardı. Eşeğine yüklediği üççatallı “nallama ağacını”  arkasına sarar, eşeğinin üstünde köyleri dolaşır, en itibarlı şekilde mesleğini sürdürürdü. Dokuz köyden öteye ünü yayılmış Kel Gazi bir köye gelmişse, dalga dalga haber yayılır. Nallamaya başlamadan önce, “Ustam” ,“Gazi Ağa bir yemek yesek önce” diye teklifte bulununca, “Nalbant Gazi”, “arkadaşlar fazla zahmet etmeyin, bir avuç pirinç, götü boklu piliç yeter” diyerek güya mütevazı görünür. Bilinir ki Nalbant Gazi, pirinç pilavı ile tavuk kesilmesini istiyor demektir. Arkasından,“pirinç yohsa boz bulgur da yeter” diye esprisini patlatır. “Lafı mı olur ustam” diyerek, hemen istediği yerine getirilirdi. Adeta bir törensel hava içinde hayvanlar nallanırken, en neşeli sohbetler o zaman yapılırdı. Nallamaya başlamadan önce, nalbant tarafından en mahir en pratik biçimde hayvan yıkılır, ayakları bağlanır, ayaklarının arasına ya çatal ağacı, ya da kağnı tekeri sürülünce hayvan kıpırdayamaz bile. Nalbant önce “suntıraş” denilen ve orağa benzer çok keskin bıçağı ile hayvanın çok uzamış olan toynağını keser, nal düz dursun diye tabanını dümdüz hafifçe yontar. Ağzına üç beş nal mıhını stoklayıp nallamaya devam eder. O zamanları nal, mıh, tırpan yurt dışından gelirmiş. Nalbant Kel Gazi, ağzındaki mıhlar nala çakılarak bitince veya son mıh nala çakılırken, “yav arhadaşlar ne b.. tan bir devletmişiz ki, şu nal, mıh Rus’dan, Alaman’dan, İngiliz’den geliyo” gibi bir espri patlatır, sohbet devam eder. Kimileri de sohbete katılmak için nalbantın sözünün yatımına yanıt verir, “doğru, Alaman harbine bile girmedik, yine de yakamız bitten, kıtlıktan kurtulamadık gitti” diyerek, şaka ve sitemli geri kalmışlığımızı dile getirirdi, 1950 lilerde.

Okuması yazması olmayan Nalbant işini bitirirken, okula giden ve çevresini saran çocuklara, “söyleyin bakalım 6 öküz, 9 eşek, 4 inek, 3 at,  3 deve için kaç nal, kaç mıh çakılır”,  diye bir soru yöneltir, (gerçi gittiği her yerde bu soruyu çocuklara sorar). Eline kalemi defteri alan çocuklar bir türlü işin içinden çıkamazlar Çok değişik rakamlar çıkarırlar. Sonunda nalbant, “ülen öküzler deveye nal çakılmaz” diyerek işi aydınlatırdı. Bilindiği gibi, at, eşek ve katır tek tırnaklı, har ayağa birer, öküz, inek, manda çift tırnaklı her ayağa iki nal, her nala da üçer mıh (nal çivisi) çakılırsa hesap kolay bulunur. İnek, öküz, eşek… Nallanırken tırnakları rahatlıkla görülür. 

Nallama işi biter, nallama, nal, çivi ücreti hesaplanır parasını alır, yemeğini de yedikten sonra, “ağalar sohbetinize doyum olmaz, abdalın garnı doyunca gözü yolda olurmuş” diyerek izin alır, eşeğine binip başka köye yollanırdı.

Fakirin biri yolda giderken bir at nalı bulur. Nalı eline alır, sevinir: “hah geriye kaldı üç nalla bir at” diye umutlanır.

NAL, SEMER, KAMÇI:  Öküz ve eşeğin insan yaşantısındaki yüzlerce binlerce devam eden etkileşmesi nedeni ile, eşek ve öküzle ilgili olarak, nal ve çivi gibi nalbantlık mesleği ile ilgili zanaat ve işçilik de ilerleme olurken, nalbantlık mesleği toplumun en itibar gören mesleği haline gelmişti. Çünkü gücünden ve çeşitli özelliklerinden yararlandığı at, eşek, öküz, katır gibi hayvanların sağlığı ve ayağındaki nalı çok önem kazanmıştı. Öylesine ilginç nalbantlık malzemeleri yapılıyordu ki, padişahların, kralların atlarının ayaklarına gümüş nal imal ediliyordu. Aşağıda semer yapımı ve nalbantlık ilgili çeşitli resimler görülmekte: Günümüzde kaybolmaya yüz tutmuş mesleklerden semercilik ve nalbantlık hemen hemen yaşayan son ustaları ile bitmektedir.

 

“İnsanoğlunun doğayla uyum sağlaması yabani tohumları ekerek hayvanları evcilleştirmesiyle başlıyor. Büyükbaş hayvanlar, koyun ve keçi gibi evcilleştirdiği hayvanların idaresi için de, atı ve eşeği evcilleştiriyordu. Bu olgu, Rus steplerinde ilk kez yabani atların evcileştirilişiyle M.Ö. 3000 lere rastlar. Orta Asya’da ise, “atlı kültür” olarak bilinen Türk kültürü, atla Türklüğün ilişkisini özdeşleştirir.

At ve eşek insanoğlunun yaşamına gücüyle ve hızıyla kolaylık getirmiş, savaşlarda insanoğlunun yüzlerce ne ki binlerce yıl vazgeçilmez aracı olmuş; ama estetiğiyle çok özel bir hayvan olmuştur.

İlkel toplumların sanatlarından bir de, öncelikle atın ayak tırnaklarının korunması amacıyla nal yapımı, ardından da, insanın kendi için eyer ve derken bezemeleriyle saraçlık ya da palancılık adıyla gelişmiştir. Saçlığın görkemli döneminde, rugandan pırıl pırıl gösterişli deriler ve değerli taşlarla işlemeli at koşum takımları bu gün artık yapılmasa da, halen bu sanat devam ediyor. 

Resimde görülen Gaziantep’te Ali Rıza Güllü 25 yıldır loş atölyesinde baba mesleğini sürdürüyor. Elinde düz yılan denilen bir muska, iğde ağacından boncukların deliklerinden bir kayış dolandırarak, başı önünde işini yapıyor. Tezgâhında ince kesilmiş deri şeritler var. İnce işler için kullandığı falçatası ellerini kesmiş, dizi üzerinde çalıştığı için derisi hissizleşmiş. Avuçları nasır tutmuş. Saraççılıkta kaba işlerde öküz, ince işlerde dana derisi kullanılıyor. Düz köselelerden bel kemeri, eyer ve eyer kayışı; daha sağlam sabunlu köseleden üzengi takımı; yağlı köseleden dizgin yapılıyor. Tokalar, üzengi cincirleri gibi metal malzemelerle birleştirilerek yapılan saraççılık, demircilikte usta olmayı gerektiriyor.

Babası Ahmet Güllü, “eskiden eti senin kemiği benim, diye çırak getirirlerdi” diye anlatıyor. “Artık yok”.

Erzurum’da 79 yaşındaki baba Münir Pergel’in iki oğlu İlhami ve İhsan kardeşler 30 yıldır. Saraçcılık yapıyor. “İş kavuşturamazdık” diyor İlhami. “Şu çarşıda 30–40 kepenk dükkân vardı. Şimdi elle sayılacak kadar kaldık”.

Talep olsa da, işçileri olmadığı için iş yetiştiremiyorlar. “Çocuklar tenezzül etmiyor” diye yakınıyor iki kardeş. Zaten kışları hiç iş olmuyor.

“Binek işi bir zevk işi oldu. Yaylalara gidenler ve ava çıkanlar sipariş veriyor.”

                                  bir nalı; bir nal, bir atı; bir at, bir orduya savaş kaybettirir”.

Dükkânında aynalı muskalar, ponponlu muskalar, boncuklar, nazarlıklar, kolanlar, eyer kayışları, dizginler ve livan başlıkları asılı.

 “Bir zamanları binek takımları yapardık. Eyer, başlık, kamçı, kuskun ve sinebent”…

Kuskun, yokuş aşağı inerken eyer düşmesin diye hayvanların kuyruğuna bağlanan bir parça; sinebent ise, yokuş yukarı çıkarken aynı amaçla takılıyoruz. Artık daha çok öküz arabalarına kayış ve köpek tasmaları yapılıyor.

Kaynak: Yaşayan Çarşılar. Sf: 249

Baba Hasip İldoğaİ, 50 yıl önce uğruna askerden kaçtığı mesleği için, “Gelecek yok. Biz düştük çocuklarımız düşmesin” diyor. Toplam 60 yıldır bu işi yapıyor, yaşı 71.

Oğulları Aydın ve Münir İldoğan baba mesleğini fazla uzun sürdüreceğe benzemiyorlar. “ı Sıfırdan bir semer yapmak bir buçuk milyar tutar. Bunu kimse yapmaz çünkü o fiyata mal olan bir semer satılmaz . Koyunu kes, yününü ayır, boya. Bu işlemlerle semer de, üç ayda bitmez zaten; sadece semerin altına konan kilim üç beş günde dokunur.

“Ama şimdi eski kilimleri kesip biçip kullanıyoruz, ya da keçi kılından kilimler kullanıyoruz. Yün kilim bu işe çok pahalı gelir. Fabrika işi bezler bile kullanıyoruz. Maksat maliyeti düşürmek. En alta keçe döşeriz. Mardin’de kalan tek keçeci bu yılı çıkarsın diye dua ediyoruz. O ölürse, mahvoluruz.”.

Münir devam ediyor:” İki çırağımız var. Çırağın bir umutsuz ama ikinci çırak Murat öğrenirse öğrenir, eli yatkın”.

Peki, semer o kadar gerekli mi? “Yapmak da gerekiyor. Köylüler dağlık yerlerde yaşıyor, atsız, eşeksiz yapamıyor. Hiçbir aracın gidemediği yerler var. “Eşekler Belediyenin kadrolu memurları” olarak çöp toplar, yük taşır, gerektiğinde çift sürer”.

Bir diğer semerci Baba Şener, “Beş çocuğum var. Beşi de bu sanatı öğrendi. Hepsi lise mezunu ve bu sanatı yapıyor.”diyor. “On beş çırağı usta yaptım”.

Mardin’in arazi yapısı gereği, eşek ve at sürekli kullanıldığından semercilik de devam etmek zorunda.

Kaynak: Yaşayan Çarşılar. Sf: 254–255.

 

ÇARIKÇILIK: Çarık mısmıl havyan deri­sinden yapılan ilkel bir ayakka­bıdır, ilçemizde ilk defa bu mesleği kimin başlattığı bilinmiyor.

 

 Bu sanat varlığını 1946 yılına kadar devam ettirmiştir. Çok kıymetli bir meslek oldu­ğu, mevcut çarıkçıların halkın ihtiyacını karşılamakta zorluk çektikleri söyleniyor. Herkesin çarığa sahip olamadıkları, aile fertleri tarafından birkaç çarı­ğın müşterek olarak kullanıldı­ğı belirtiliyor. Çarık sahibi olanlar ise bu giyeceği zevkli bir şekilde giydikleri, üzerini dolak adını verdikleri bir sargı ile sardıkları ve o şekilde giyil­diği söylenir.

  Bu mesleğin en önemli problemi deri bulmakta güçlük çekilmesidir. Hatta derisinin hatırına pek çok hayvanın satın alındığı bilinir. 

Deri önce gerdirilir. İçerisi te­mizlenir. Tuzlanır ve şaplanır. Bir iki hafta bu şekilde bekletil­dikten sonra havanın müsait olduğu bir zamanda yere çivi­lerle gergin bir vaziyette çakı­lır. Bir müddet bekledikten sonra değişik ölçülerde kesile­rek satışa sunulur.  Halk dikimini kendisi ya­par. Herkes çarık dikimini bilir. Hatta motiflerle süsleyerek sa­natlarının incelirliklerini gösterirler.

  Bir hayvan derisinden tah­mini iyi yerinden 20 çift, ince taraflarından da 3-4 çift çarık çıkmaktadır. Halkın % 95'inin çarık giy­diği, ancak % 5'inin ayakkabı sahibi olabildiği düşünülürse kısa bir zamanda nereden nereye gelindiği anlaşılmış olur.

ÇARIK YİYEN ASKER

Çarık derken, savaş yıllarından anlatılan, çarıkla ilgili bir anıyı hiç unutamıyorum. Ayaklarında çarık, Arap Cephelerinin bilmem birinde İngilizlerle çarpışırken, yaralanan, ölen İngiliz Askerlerinin çantalarından, aç kaldıkları için kapış kapış peksimet, konserve aşırdıklarını, yeni evlendiği tazecik Ebem Emine’yi bırakıp cephelere tam 12 y ıl giden, İstiklal Savaşı gazisi dedem Duran Çavuş, sakallarına aşağı gözyaşlarını akıtarak şunları anlattığını, burnumun direği sızlayarak izlemiştim.”Kafkas Cephesinde idik. Asker o kadar perişandı ki, ayaklarımızda çarık, sırtımızda yırtık kaput, gövdemizde bit memleket hasreti içimizi yakar. Günlerce et yemeği görmezdik. Bir gün asker arkadaşlardan biri, çok acıkmış canı o kadar et istemiş ki, dayanamamış, şehit olan askerlerin çarığını akşamleyin suya ıslamış. Ertesi günü çarığı dilim dilim kesip ocakta pişirip yemişti”.( Dedem bunları anlatırken, birden bire Kafkas Destanı türkü anımsar, anlattığı konunun arasında, “Tiflisin etrafı dağdır meşedir / içinde oturan beydir paşadır….” türkülerini mırıldardı.)  Gerçi o da deri ve et kökenli idi. Küçüklüğümde anımsıyorum, 1950 li yıllarda kurban kesilince, bağırsak, işkembe, hatta derinin bazı kısımları iyice temizlenir, dilim dilim kesilip saç üzerinde pişirilip yenilirdi. Çarık da gerçi deri ve et kökenli idi.

TABAKLIK: Domuz hariç diğer hayvan­ların derilerinin mamul madde haline getirilmesi sanatıdır. Ahi Evren'den günümüze kadar uzanmaktadır. Mesleğin asıl anlamı " DEBAĞ" dır. Sonradan halk arasında Tabaklığa dönüş­müştür.

  İlçemizde ilk tabakhane pi­rinç pazarının olduğu yerde kurulmuştur. Yukarı pınarla birlikte yapılmış, pınarın suyunun bir kısmı tabakhaneye tah­sis edilmiştir. Pirinç pazarı ya­pıldıktan sonra şimdiki yerine taşınmıştır.

  Hammaddesi olan deri ilçe­den ve civar ilçelerin halkından temin edilir. Mamul maddeler ise semerciler ve saraçlar tara­fından tüketilir. Yan maddeler olarak kireç, zırnık, meşe pala­mudu, oropon, kezzap... vb. kullanılır.

 

  Ham deri çürümeyi önle­mek için önce tuzlanır. Bir ara­ya toplanarak parti haline geti­rilir, içleri açılarak havuzda ıslanır. Havuzda iki gün bekleti­lir. Sudan çıkarılıp içinde kalan parça etler temizlenir. Tekrar suya atılır. Yumuşayan deri asılır. Kuruduktan sonra derinin iç kısmı kireç-zırnık karışımı ile ilaçlanır. 6 saat bekletildikten sonra yüzündeki kıllar yolu­nur. Deriler kireçli havuzlara tekrar atılır. 15–20 gün bekleti­lir. Mevsim kış ise bekleme bir ayı bulur. Deri havuzdan çıka­rılır. Kalan ince tüyler tekrar te­mizlenir. Taze sulu kirece bası­lır. 8–10 gün bekletildikten son­ra tekrar durulama havuzuna atılır. 12 saat sonra sudan çıka­rılan derinin iç etleri tekrar temizlenir. Kireci çıkarılmak için tekrar suya atılır. Demirle derinin her iki tarafı da kazınır. Temizle­nen deri kirecinden tamamen arınması için " oropon "a verilir. (Ilık su ile karışımdan oluşur.) Tekneden çıkan deri tekrar yü­zünden demirlenir. Sonra sala­murası yapılmak üzere dinlenmeye bırakılır. Salamura olarak tekne içerisinde tuzlu suya batırılır. Asit ilave edilir. Asit tu­zu arındırır, derinin özünü ka­bartır. Bir gece dinlenir. Derinin pişmesi için un ha­linde palamut tozu suda kay­natılıp ilave edilir, iki gün ka­rıştırılır. Olduğu halde dinlenmeye bırakılır. Deri tekneden çıkarılarak suyu süzdürülür. Tekrar iç etleri temizlenir. Tek­neye yatırılıp palamut suyu ile terbiye edilir. Birkaç gün sonra tekneden (sile) çıkarılarak durulanır. Katlanır. Bir gün sonra boyanır. Boyası yıkanır. Bir ge­ce bekletildikten sonra yüzü balık yağı ile yağlanır. Kurut­mak üzere sergiye asılır. Per­dahlanır. Artık derimiz mamul hale gelmiştir. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki tabaklık zor bir meslektir. Bir parti malın tabaklanabilmesi için epey bir zamana ve emeğe ihtiyaç vardır. Bu yüzden bu meslek cazibesini kaybederek pek bir gelişme gösterememiş­tir.  

 

SARAÇLIK: Hammaddesi mamul de­riye dayanan bir sanattır. İlçede bu mesleği kimin başlat­tığı pek bilinmiyor. Cüzdan, bıçkı kılıfı, silah kılıfı, hayvanla­rın koşum takımları saraçlar tara­fından yapılmaktadır.

  Bu meslek günümüzde pek ra­ğbet görmemektedir. Hayvan koşum takımları İskilip ilçesinden temin edilmektedir. Mevcut saraçla­rımız tamir işleriyle uğraşırlar. Kul­landıkları araçlar: Sivri bizler, çengel tığ, tilbitir (Delik açma aleti), Teber (kesme aleti), makas, çekiç, kerpeten, muşta, zımba... vb.

SEMERCİLİK: İnsanların binek hayvanları­nı kullanmaya başladıkları andan itibaren ortaya çıkmış bir meslektir. Semerciliğin ne zaman ve nasıl başladığı bilinmiyor. Ham­maddesi kamış, sahtiyan, kaş, yan tahtalar, demir göcek, titiz, keçe... Kullanılan aletler: Çuval­dız, hâşâ (Bir ucu topuzlu diğer ucu çatal demir).   İki çeşit semer yapılır. Birin­cisi yük taşımak için yapılan dışı tahtalı semer. İkincisi " palan " adı verilen boyu diğerine nazaran kısa olan, tahta kısımların üzeri halı parçası ile kapatılmış, binek amaçlı yapılmış semerlerdir. Yurdumuzda artık eşekler azaldıkça, semer ve semercilikte tarihe karışmakta. Yakın zamana kadar, piyasada artık pek semer satılmadığı için, eşeği olanlar, ot, çul, eski kilimden uyduruk semerler yapmaktalar.

 

KAMAN İLÇESİNİN SON NALBANTI

Kaman İlçesinin son Nalbantı Ahmet Önal binlerce at, eşek, öküz, inek nallamış. Hayvanları yıkıp yatırdıktan ve ayaklarını boyunduruğa bağladıktan sonra, çatal denilen ve hayvanın ayaklarını yukarıda yüksek tutmaya yarayan üççatallı düzeneği ve öteki malzemeleri eşeğe yükleyen Ahmet Önal, 50 yıllık nalbantlık yaşantısında binlerce hayvan nallamış. Bir gazetenin haber sayfasında gördüğümüz Ahmet Önal, Kaman İlçesinin son nalbantı olarak şunları söylemiş: “Eskiden herkesin evinde en az bir inek, iki öküz, at, eşek gibi hayvanlar bulunurdu; ben de onları nallardım. Nalbantlık çok revaçta bir meslekti. Şimdilerde bu hayvanlar çok azaldı, nalbantlık da öldü”

2000 yılında vefat eden Nalbant Ahmet Önal, yaptığı işte öylesine özenli bir insandı ki, ölmeden önce kendi kafasına göre mezar taşını kendisi yaptırmış; mezar taşının üzerine 1933, ölüm tarihini de (19..lerde öleceği hesabı ile) 19.. diye yazdırmış, 2000 yılında ölmüştü.

Eşeğinin üstünde resmi görülen, Kaman İlçesinin son nalbantı Ahmet Önal, kimi zaman ilçe merkezi mahallelerinde, kimi zaman köylerde mesleğini 50 yıldır sürdürmüş.

Kaynak: Hürriyet 8.5.1991 Sf: 14

 

Cevat Kulaksız. 

ckulaksizster@gmail.com

Gelen Yorumlar
Okuyucu yorumları ‘onay’dan sonra yayınlanır. Küfür, hakaret, tehdit, aşağılama içerikli mesajlar silinir ya da değiştirilebilir; sorumluluğu yorumu yapana aittir.
Yorum Ekleyin
Başlık
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.

KırşehirYeniHaber
KIRŞEHİR Yeni HABER sadece internet üzerinden yayın yapmaktadır. Hiçbir kuruluşla doğrudan veya dolaylı herhangi bir bağlantısı yoktur.

2006 © 2008