| Pzr | Pzt | Sa | Ça | Pe | Cu | Cts |
| 1 | 2 | 3 | 4 | |||
| 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 |
| 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 |
| 19 | 20 | 21 | 22 | 23 | 24 | 25 |
| 26 | 27 | 28 | 29 | 30 | 31 |
KÜNYE
KIRŞEHİR Yeni HABER
İnternet Gazete
Yayın Yönetmeni:
M. Duran Sönmez
E.Posta: kirsehiryenihaber@gmail.com
Basın ahlâk ilkelerine uymaya söz vermiştir.
Sitede yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.

KIRŞEHİR Yeni HABER İMD üyesidir.
|
22 Temmuz, kimilerine göre 14 Mayıs 1950’nin tekrarı. Yani Beyaz Devrim. İşte AK Parti’yi fenomen haline getiren seçim başarısının arkasındaki gerçekler.
Çankaya, İlhan Selçuk, Güniz Sokak, Deniz Baykal, Tandoğan Meydanı, Mehmet Ağar, Erkan Mumcu… Şimdi düşünüyorum da biz bugüne kadar neyin mücadelesini verdik. Adnan Menderes niye asıldı? Turgut Özal neye hizmet etti? Varlık nedeninizi yok saydığınızın farkında mısınız?’
Cumhurbaşkanlığı seçiminin tam ortasında partiler arasında mekik dokuyan, merkez partilerin işi yokuşa sürdüğünü gördükçe feryadı basan bir genç demokratın sözleri bunlar… “Siz ne için varsınız ki?”
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin müstakbel 11. cumhurbaşkanını, yani Abdullah Gül’ü oyladığı; ama onaylamadığı 27 Nisan günü yaşananlar, e-muhtıra ve 367 kararının alındığı günlerde olayların merkezinde olanların şaşkınlığını yansıtıyor bu sözler. Türkiye, askerî ve sivil bürokratik vesayetin altına itilmek istenmiş, demokrasi uçurumun kenarından dönmüştü ki artık kaçınılmaz olan seçim, 22 Temmuz’da bir demokrasi referandumu haline geldi. Gerisi malum; demokrasi işledi, halkın sihirli eli AK Parti’ye değdi.
Türk halkı tercihini yapmış oldu; içe kapanmacılığa ve katı ulusalcılığa karşı demokrasiyi ve sivil toplumu, bürokratik vesayete karşı özgürlükleri ve siyaseti, kaosa karşı ekonomik ve demokratik istikrarı seçti. Ve bütün bunları AK Parti’yi tercih ederek yaptı. Neredeyse tüm sivil taleplerin temerküz ettiği AK Parti’ye yönelen yakın siyasi geçmişte rastlamadığımız bu ilgi, sadece bir seçmen davranışı ile de açıklanamazdı. AK Parti’nin böylesi bir devrime bilerek ve isteyerek yol açtığı da hesaba katılırsa, sıra, yeni ufuklara yelken açmış, bütün ideolojik ve sosyal yelpazeleri kapsayan merkezi tarif etmeye gelmişti. Üstelik yüzde 84’lere ulaşan katılım oranı ile seçmenler, yüzde 85’e ulaşan Meclis’te temsilin yanı sıra AK Parti’yi yüksek oy ve yüksek bir yetki ile donattı. Siyasi tarih ve demokratik hayatımızda nadir görülen bir başarı hikâyesiydi bu; bir fenomenle karşı karşıyaydı Türkiye.
İKİ DAMARIN MÜCADELESİ
AK Parti’ye bu başarıyı getiren dinamikler ve sosyolojik faktörler uzun yıllar tartışılacak. Ancak görünen yüzüyle yeniden iktidar başarısının altında iki şeyi aramak gerekiyor. İlki, Türk siyasi hayatının iki ana damarının mücadelesi. Temelleri 23 Ocak 1913’teki Bâb-ı Âli baskınıyla başlayan, İttihat ve Terakki Fırkası özelinde temsil edilen ‘seçkinci ve bürokratik merkez’e karşı, kökü Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na dayanan, esas olarak da Demokrat Parti ile çerçevesi beliren ‘çevre’nin mücadelesiydi bu. Asırlık çekişmesi bitmeyen bu iki siyasi akım ve tercih, yıllardır Türk siyasetini ve demokrasisini yönlendiren gelişmelerin belki de mihenk taşı. Demokratik gelenek gücünü tekrar göstermişti.
AK Parti’nin 4,5 yıllık iktidarında toplumsal merkeze yönelik icraatlarına, ekonomik ve yönetim reformlarına, 27 Nisan süreci de eklenince o büyük demokratik gelenek bir kez daha tarih sahnesine çıkmış, gücünü göstermişti. Mağrur bir duruşa, sivil ve demokratik siyasete, Recep Tayyip Erdoğan karizması ve liderliği eklendiğinde ‘yeni tarz siyaset’ ve zafer mukadderdi. Siyasetin iki ana damarının mücadele ettiğinin somut delili aslında CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in seçim sonuçlarını mantıksızlık olarak nitelediği cümlelerinde saklı: “Bu kadar sıkıntı çektiğimiz bir dönemde AK Parti oylarını artırabiliyorsa bunda rasyonel olmayan bazı sebepler aramak gerekir.”
BÜROKRATİK REFLEKS VE DARBELER
Türk halkı çok partili sürece geçilen 1946’ya kadar milletvekillerini seçecek kişileri belirlemek için oy kullanabiliyordu. Müntehib-i sani (ikinci seçmen), müntehib-i evveli (birinci seçmen) seçiyor, o da milletvekilini. CHP’li Onur Öymen, halkın AK Parti’ye verdiği oyu ‘mantıksız’ bulduğunu açıklarken demokratik bir intibaha (uyanışa) ihtiyacı bir kez daha çizmiş oluyor. Bürokratik seçkinci merkezin, cumhurbaşkanı seçtirmeme eğilim ve tuzaklarına sandıktan verilen tepki, tam manasıyla halkın demokrasiye sahip çıkması oldu. Ne de olsa müntehib-i evveldi artık.
Çevrenin ya da müntehib-i evvellerin kazandıklarını geri alma refleksi merkezde hep olmuştu. Örneğin merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal yurtdışına yüksek lisans ve doktora için gönderilecek öğrencilerin merkezî sınavla seçilmesini sağlamıştı. Dil şartı aranmamıştı. Bunun anlamı çiftçinin çocuğu da gidebilecek demekti. 28 Şubat’la birlikte bu uygulama sona erdi. Muhafazakârlık kitabının yazarı Doç. Dr. Bekir Berat Özipek, yaşanan olaylara Şerif Mardin’in kavramsallaştırdığı çevre-merkez teorisi çerçevesinde bakmaktan yana. Merkez, sahip olduğu imtiyazları, ekonomik ayrıcalıkları toplumun çoğunluğu ile paylaşmak istemiyor, çoğunluk yani çevre her zaman merkezin sahip olduğu imtiyazları törpülemeye çalışıyor. “Buna karşı bürokratik refleks devreye girdi, kazanımlar darbelerle geri alındı.”
AK PARTİ TOPLUMSAL MERKEZİN ADRESİ Mİ?
Doç. Özipek’e göre Türkiye’nin öncelikli problemi demokrasi sorunu olduğu için farklı siyasi kimliklerin aynı partide olması çelişki oluşturmuyor: “Fransa’da aşırı milliyetçi Le Pen iktidarını önlemek için demokratik sağ ve demokratik solun bir araya gelmesi gibi bir durum.” Ona göre AK Parti kendisine muhafazakâr demokrat da dese sosyal demokrat da dese durum değişmeyecekti. “Ben AK Parti’nin kendisi için seçtiği siyasi kimliğin kitleler için bir anlam ifade ettiğine inanmıyorum, AK parti için de anlamlı olduğuna inanmıyorum. Muhafazakâr demokrasiyi tercih ettiler, içini doldurmak için hiçbir çabası olmadı, kitlenin böyle bir talebi olmadı. Türkiye’nin sorunu bu değil. Kendilerine ne derlerse desinler toplum onların tarihsel muhalefetin taşıyıcısı olup olmadıklarına bakar.” diyor. Eğer İttihatçılar ve CHP, birinci geleneği temsil ediyorsa Terakkiperver ve Demokrat parti ikinci geleneği temsil ediyor, AK Parti de bu geleneğin devamı.
Bekir Özipek’e göre AK Parti için Şemdinli bir mevzi kaybı oldu. Bunda da “Efendim bu işler ince işler; Türkiye’de devlet geleneği vardır.” şeklinde konuşan bürokratlara fazlasıyla kulak kabartması etkili oldu. Çetelerin çökertilmesiyle bu mevzi kaybı bir nebze de olsa giderildi. Zafer gecesi konuşmasının ana öğeleri arasına yeni dönemde ‘çetelerle ve terörle mücadele edileceği’nin eklenmesinin kerameti de bundandı.
22 Temmuz Pazar akşamı Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan teşekkür konuşmasında siyasi zaferini parti balkonundan şöyle duyurdu: “Milletimiz önemli bir çoğunlukla toplumsal merkezin adresi olarak AK Parti’yi tescil etmiştir. Bunun için oylarını birleştirmiştir. Bu aslında çok önemli bir tespittir. Çok partili siyasi hayatımızda rahmetli Menderes’ten sonra ilk defa milletimiz, iktidarına oylarını artırarak devam kararı vermiştir. Bu sizin kararınızdır. Çünkü AK Parti’nin hamurunu siz yoğurdunuz. Birlik ve beraberliğimiz, demokrasi daha da güçlenmiştir. Kazanan milletimiz, geleceğimiz, güven ve istikrar olmuştur.”
İktidar yıpranmışlığı bir kenara bırakılırsa, cumhuriyet mitingleri, Köşk engeli, 367 gibi projeli merkez muhalefetini saf dışı eden parti, oyunu yüzde 33’ten fazla artırdı. CHP’nin 180 kişilik ana muhalefet bloğu kırıldı. CHP, DSP, MHP ve bağımsızların yer aldığı parçalı bir muhalefet oluştu. Peki, AK Parti’nin önlemez yükselişini nasıl izah etmeli? Başarının temelinde yatan vaatler değil, belki tam tersine ‘demokratik ve ekonomik istikrar’ cümleleriyle özetlenen, halkın mikro düzeyde de kaybetmek istemediği demokrasi konforuydu. Enflasyon 30 yıl aradan sonra yüzde 10’un altına indi. İhracat üç kat artarak, 100 milyar dolara dayandı. Kişi başına düşen gelir iki katına çıkarak 5 bin 477 dolara yükseldi. Değişen sadece makro ekonomik dengeler değildi. Dört yılda 6 bin 616 kilometrelik duble yol, 270 bin toplu konut, ücretsiz ders kitapları…
Sağlık reformu ile hastanelerin birleştirilmesi, her eczaneden ilaç alabilir hale gelinmesi de yıllardır hastane ve ilaç kuyruklarından kurtulamayan halkın konforuna doğrudan katkı demekti.
AK Parti bütün bunları seçim sürecinde geç de olsa anlatmayı başardı. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçtirilmediği tartışmaları da bu konforun bitebileceğinin işaretiydi. Seçmenin demokrasiyi, kendisini ve Türkiye’nin yarınını korumasını önceleyen sade bir siyasi kampanya bu sonucu ortaya çıkarttı. AK Parti 71 ilde birinci parti olurken, birçoğunda rakiplerini ikiye üçe katladı. Erdoğan’ın ‘Türkiye’nin Partisi’ sloganıyla son bir ayda yaptığı miting sayısı 55’e ulaşmıştı. Bir nevi ektiğinin hasadını aldı AK Parti. Üstelik ‘toplumsal merkeze’ yerleştiğini göstererek. ‘Türkiye’nin Partisi’, ‘Türkiye’nin Lideri’ sloganlarıyla ortaya konan bu merkeze yerleşme isteği, Kasım 2006’da ASKİ Spor Salonu’nda yapılan AK Parti 2. Olağan Kongresi’nde taban siyaseti haline getirilmişti.
DOĞU VE GÜNEYDOĞU HALKINDA NE DEĞİŞTİ?
28 Şubat zihniyetini sağ-sol demeden sandıkta tasfiye eden millet 3 Kasım 2002’de AK Parti’ye verdiği yüzde 34,4’lük tek başına iktidarını daha güçlü şekilde 22 Temmuz’da tekrarladı. Seçim normal takviminde yapılsaydı da AK Parti’nin hedefi yüzde 40’lardı. Merkez ya da merkez sağ olarak tarif edilen siyasi yelpazedeki ‘alternatifsizlik’, tabana ulaşan sosyal ve ekonomik başarı temelli politikalar AK Parti’ye 2002’de olduğu gibi büyük bir kararsız seçmen kitlesini aklını çelme imkânı doğurdu. Menderes’in DP’si, Demirel’in AP’si kadar oy alma ve merkez partisi olma hedefi parti kurmaylarının ve teşkilatın ‘gizli’ ajandasındaydı, bu başarılmış oldu.
Başarının ardındaki şaşırtan nedenlerin başında AK Parti’nin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinden aldığı yüksek oylar geliyor. Güneydoğu’da 1 milyon 193 bin seçmenden aldığı oyla yüzde 53’lük oy oranıyla bölgenin tek partisi haline geldi AK Parti. Bağımsızların oy ortalaması yüzde 24,4’lerde kaldı. Doğu Anadolu’da da aynı şey yaşandı. AK Parti Güneydoğu’dan 36, Doğu Anadolu’dan 43 milletvekili çıkarırken, bölgenin siyasetinin bel kemiği olduğunu savunan bağımsızlar 22’de kaldı. Peki, Demokratik Toplum Partili bağımsızlara rakip olan CHP ve MHP’yi bölgeden silen bu oy patlamasının gerçek nedenleri neler?
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat’a göre, Doğu ve Güneydoğu’daki oylar, birilerinin tıpkı laiklik korkusu gibi ortaya sürdüğü ‘bölünme paranoya ve iddialarına’ tepki. Fırat, halkın ‘Türkiyelilik kimliğine’ sahip çıktığını düşünüyor. Üstelik bu değişim 22 Temmuz’da da yaşanmadı. 28 Mart Yerel Seçimlerinde (2004) parti, bölgedeki DTP izini silmeye başlamıştı: “AK Parti kurulduğu günden beri her kimliği kucaklayabilen toplumsal merkezin partisidir.”
HERKESİN BİR OYU, FEODALİTENİN SONU VAR
Muş eski Milletvekili Alaattin Fırat, Erdoğan ve partisinin Doğu ve Güneydoğu’da Turgut Özal ve Adnan Menderes’in bile ulaşamadığı yüzde 70’lik oy rekorlarına imza atmasına farklı bir yorum getiriyor: “Muhafazakâr Kürtler ile etnik temelli ve sol tandanslı politika yapan Kürtler ayrıştı. Bundan sonra bölgede bu iki akımın siyasi mücadelesi sürer.” Bir bakıma bu siyasetin bölgede rayına oturması anlamına geliyor. Halk, Türkiye’nin maceraya atılmasını istemedi. Bölge halkının askerî vesayet ya da müdahaleler konusunda ‘demokrasi’ ve ‘merkez partisi’ lehine tavır aldığını da unutmamak gerekiyor. Alaattin Fırat’a göre, doğunun Kürt oyları kadar batının Kürt oylarının da AK Parti’ye akması, onun siyasette belirleyici rolünü artıracak.
Parti tabanında bu başarının sebeplerinden biri de ‘yeni kuşak’ genç Kürt ve kadın oyları. Adayların bölge ağalarının dengesini bozduğu, feodal sistem yerine bireysel başarı ve tercihlerin öne çıktığı gerçeğini de unutmamak gerekiyor. Eski Bayındırlık ve İskân Bakanı Zeki Ergezen’in tabiriyle Doğu’da ‘ezber bozan’ siyasetin ana ekseninde, ‘herkesin bir oyu var’ ve ‘garibanların babası Erdoğan’ söylemi ve imajı var. Bakan Ergezen’e göre kadınlara ödenen süt paraları, eğitim yardımlarının analara verilmesi, Tayyip Bey’in gariban babalığının simgeleri. Eskiden ağa ve kahvehane ziyaretleriyle sınırlı seçim platformunun her köyde mitinge dönüşmesi de bu ilgiden kaynaklanıyor.
AK PARTİ 1 MİLYON ALEVİ OYUNU ALDI
Yıllardır CHP’nin mütemmim cüzü olarak algılanan Aleviler ne yaptı peki? Seçim öncesi adı en çok konuşulan Alevi kesimin önde gelen entelektüeli Reha Çamuroğlu’na göre AK Parti 2007 seçimlerinde en az 1 milyon Alevinin oyunu aldı. “Siyaset sosyolojisi bu şekilde giderse değişecektir Türkiye’de. AK Parti Alevi oylarının yarısına talip olabilir.” Ona göre AK Parti dünyada pek çok örneği görülen ‘muhafazakâr demokrat’ partilerden biri, bu anlamda şaşılacak bir şey yok. Ayrıca AK Parti’nin kimliğine ilişkin erken yapılan bütün siyasi tanımlamalar siyasetin dinamizmine dar gelebilir, 3 ay sonra da geçerliliğini yitirebilir.
Çamuroğlu’na göre, AK Parti için biçilen muhafazakârlık kimliği daha çok ‘manevi değerlere bağlılık’ anlamını içeriyor. Eğer sosyal siyasal bir kimlik biçmek gerekirse AK Parti için ‘reformcu’ demek daha şık kaçacaktır. “AK Parti’ninki durağanlığı savunan bir muhafazakârlık değil. Değişimlerin bizim manevi iklimimize uyarlanması hassasiyetini gözeten bir muhafazakârlık.” diyen Çamuroğlu, ‘merkez’ tartışmalarına farklı bir açıdan bakıyor. AK Parti’nin merkez sağdan en önemli farkı, kendini solda gören, kendisinden bir değişiklik beklentisi olmaksızın partide yer alabilen bir kadroya sahip olması. Kendini olduğu gibi ifade edebilen siyasiler de var artık. Ayrıca merkezi iyi anlamak gerekiyor. “Merkez diye bir ideolojik çatı, beyaz atlı prensini bekleyen bir güzel yok. Merkez sahibini bekliyor diye bir şey de yok. Merkez hep yeniden oluşuyor. Eğer bir yerde sahibini bekleyen bir merkez varsa, bu siyaseten bana hiç çekici gelmez. ‘Merkeze yerleşelim’ diye bir yaklaşım partileri statükolaştırmak ve iflasa sürüklemekten öteye geçmez ayrıca. ‘Ben merkeze gelmeyelim’ diyen bir parti batar. Bu anlamda AK Parti dinamik bir şekilde merkezi yeniden inşa ediyor.”
Çamuroğlu’na göre son seçimlerde ortaya çıkan tablo milletin yeniden inşası hareketi ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor: “Millet statik bir kavram değildir. Çağ değiştikte millet yeniden inşa gerektiren bir kavramdır. Burada AK Parti milleti yeniden inşa ediyor da diyebiliriz, millet AK Parti’yi inşa ediyor da diyebiliriz. Her ikisi de doğrudur.” Bu inşa sürecinde Aleviler için de bir parantez var şüphesiz. “Aleviler korkularını attıkça, Alevileri birileri öcülerle korkutma konusunda başarısız oldukça Aleviler yeniden milletleşme konusunda aktif rol alacak.” AK Parti için iki fenomen durum söz konusu Çamuroğlu’na göre. Birincisi elli yıl aradan sonra iktidardayken oyunu arttırması. İkincisi de krizde olan ‘sol’ için AK Partivari bir açılım yapma modelliğini de üstlenmesi. “AK Parti Türkiye’ye özgü yeni şeyler ortaya koyuyor. AK Parti’nin sol türevleri ortaya çıkarsa şaşırmam.”
TOPLUMUN DERİNLİKLERİNE İNDİK
AK Parti’yi kendi içinden tanımlamak da önemli bu süreçte. Parti Merkez Karar Yönetim Kurulu üyesi eski sendikacı Hüseyin Tanrıverdi, teşkilatlanmanın sivil toplum kuruluşu mantığı üzerinden yapıldığını anlatıyor. Halka ulaşmada kadın ve gençlik kolları, AKİM, özürlüler koordinasyon merkezi, sosyal işler ve halkla ilişkiler gibi birimlerin önemli yeri var. “Bu sayede toplumun derinliklerine indik. Bunu merkeze yansıttık. Vatandaştan siyasetin en tepesine çok net bir iletişim kanalı ve bilgi akışı var.” diyen Tanrıverdi, Tayyip Bey’in örgüt modelini ise, ‘insana ve ülkesine sevgisi, buna dayalı hizmet anlayışı, siyaseti ve siyasetçiyi temize çekmiş, güven ve istikrar arayışı’ üzerine kurulu diye tarif ediyor. Devlet organları, parti teşkilatları ve halkın ne düşündüğünü masaya yatıran araştırma şirketleri de Türk halkının ihtiyaçlarını doğru tanımlama getirdi. Parti, neredeyse profesyonel sosyologlarla çalışmış intibaına veren bir toplumsal analiz gücüne sahip. Belki de bu nedenle, birinci önceliği gündelik ihtiyaçlarından yan a belirleyen Türk toplumuna ulaşmayı başardı. İsteklere ise daha vakit var!
Partinin kırmızı çizgileri var mı? Aslında kırmızı çizgi AK Parti felsefesine ters, herkese kucak açmışken çizgilerden söz açmak olmazdı elbette. Ancak “Etnik, dinî, bölgesel milliyetçiliğe” karşı bir kırmızı çizgiden söz edilebilir. Bir de Milli Görüş’le aralarında çizdikleri bir çizgi var.
AK Parti’nin 22 Temmuz seçim kodlarının içinde üç unsur öne çıktı. Güven ve istikrarı vurgulayan “durmak yok yola devam”, başbakanın ‘siyasetimizin özü’ dediği “Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” sloganı ve “Yeter, karar milletindir” Pozitif propaganda, partinin başarısının altındaki bir başka neden. Olumsuzluklara rağmen üretilen çözüm ve icraatları sunmak ve siyasetin temel diyalektiği umut vermek, AK Parti liderinin ve kadrosunun temel anlayışı oldu. Hüseyin Tanrıverdi’ye göre bundan sonra da Türkiye vurgusu öne çıkacak.
AK KADINLAR, SEÇMEN VE TEŞKİLAT PROFİLİNİ DEĞİŞTİRDİ
İngiltere, Fransa, İspanya gibi bazı Avrupa ülkelerinde Tony Blair, Zapatero, Chirac gibi küresel siyasetin sol aktörleri öne çıkarken, 3 Kasım seçimlerinin Türkiye’deki galibi Recep Tayyip Erdoğan oldu. ‘Biz onlardan daha çok sosyal demokratız’ diyecek kadar bu konuda kendine güvenen Erdoğan, tabana sağlık, yeşil kart, sosyal yardım fikri, Özal’ın Fak-Fuk-Fonu’nun vilayetlerde canlandırılması, Köydes ve Beldes gibi projelerle toplumun dezavantajlı kesimlerin lehine çalıştı. Bu fikri yaydı.
Partinin üye profili ve açılımları da önem taşıyor tabana bu fikirlerin yayılmasında. AK Parti’nin Türkiye geneli teşkilatlarına üye sayısı 3 milyon civarında. Bunların 850 bin kadarı kadın, kalanı ise erkek. Parti MKYK’sına son kongrede giren, kadın kolları başkan yardımcısı Sema Özdemir, AK Parti fenomeninde kadının yerinin ‘seçkin ve özel’ değil, ‘toplumun doğal öğesi’ olarak ön plana çıktığını söylüyor. Merkez yönetimde 12 kadının bazen erkeklerden daha çok söz alıp konuşması Erdoğan’ın yadırgadığı bir şey değil. Sema Özdemir, kadının kayıtsız şartsız siyasetin içinde yer alacağını söylüyor. Kadın kollarının kuruluşundan beri içinde yer alan Özdemir’e göre AK Partili 800 bin kadın siyasetin alanını kendileri, aileleri ve toplum açısından genişletti. Kocasının karısı, babasının kızı, çocuğunun annesi olmanın ötesine geçme mücadelesi bu. Bir kimlik bulma ve sosyalleşme mücadelesi açısından AK Partili kadınlar incelemeye değer. Bu klasik bilinen Milli Görüş çizgisinin Refah Partisi kadın kolları zihniyetinin devamı niteliğinde de değil. “Kadınlar kendilerinin farkına vardı.” diyen Özdemir teşkilatlardan birinde kadın kolları üyelerine çay dağıtma vazifesi veren zihniyetin devrildiğini anlatıyor.
AKP’nin kadın konusundaki kırmızı çizgilerinden biri başörtüsü mü peki? Partililere göre kesinlikle değil. Ancak, medya ve önyargıların beslediği bu durumu aşamamanın sıkıntısı kadın kollarında çok ciddi hissediliyor. Okumuş üst düzey kadınlara ulaşamama sıkıntısını ortadan kaldırmak yeni dönem hedeflerinden biri.
ERDOĞAN’IN KARİZMASI VE TOPLUMSAL MERKEZİN DİLİ
AK Partili bakan ve milletvekillerin danışmanlığını da yapan Psikolog Zürâre Başaran’ın tabiriyle başarının ardında Türk halkının kariyer planları ve sosyo-psikolojik tavır ve değerleriyle çakışan bir Tayyip Erdoğan portresi de var. Öncelikle bir lider ve siyasetçi olarak Erdoğan, pozitif elektrik veriyor. İnsanlara güven veren, net ve dik duruş sergileyen bir siyasetçi olması da bunu destekliyor. Başaran’a göre, Erdoğan’ın sandığın son dönemecinden önce ‘Tek başına iktidar olamazsam bırakırım’ resti de kendine ve topluma olan güvenini açık şekilde ortaya koymasından ibaretti. Toplumsal merkez, ezilmişten yana. Erdoğan ve partisinin icraatlarına ve samimiyetine rağmen haksızlığa uğraması CHP’liye bile AK Parti’ye oy verdirtti. Başaran, parti psikolojisi açısından da seçmenin Erdoğan ve ekibini başarılı bulmasının nedenlerini şöyle izah ediyor: “Oy verenlerin psikolojisi koyun gibi değil artık. Erkan Mumcu’nun yıkılmışlığı, Mehmet Ağar’ın geç kalmış dürüstlüğü, Deniz Baykal CHP’sinin kırıcı ve istikrarsızlığı, MHP’nin tepkiselliği oy verenleri psikolojik olarak etkiledi. AK Parti’nin hatalarına rağmen net ve dik duruşu kazandırdı.”
ERDOĞAN, MARKA OLUŞTURMAYI VE YENİLİK SİYASETİNİ SEVİYOR
Karizmatik liderlik vasfının yanı sıra Erdoğan’ın ‘sosyal potansiyelinin’ yüksekliği beden dilinden belli oluyor. Psikolog Başaran, “Toplumsal merkezin psikolojik tarifi güvendir.” diyor. Hem Erdoğan’ın hem siyaset biçiminin ulusal ve uluslararası güven dilini yakalaması nedeniyle başarılı olduğuna inanıyor. Aynı başarı, Menderes, Demirel ve Özal üçlüsü için de geçerli.
Zürâre Başaran, toplumsal merkezin siyasi markalarını Tayyip Erdoğan’ın oluşturduğu görüşünde. 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra Ali Babacan, Binali Yıldırım, Recep Akdağ, Beşir Atalay, Mehmet Ali Şahin, Hüseyin Çelik gibi isimleri ve birçok milletvekilini markalaştırmasını da unutmamak gerekiyor. Erdoğan’ın yeni dönemde de milletvekili, danışman ve parti yöneticilerinde yeni markalar üreteceğini göz ardı etmemek lazım. Mehmet Şimşek, Reha Çamuroğlu, Zeynep Dağı, Hamza Yerlikaya, Nursuna Memecan gibi onlarca isim siyasetin yeni belirgin aktörleri olacak. Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdüllatif Şener, Ertuğrul Günay, Mehmet Sağlam, Zafer Üskül gibi keşfedilmiş ‘makul siyasetin aktörleri’ ve siyasi markaları da aynı kapsama giriyor.
Bir AK Partili bütün bu tariflere son verecek ve AK Parti fikrinin ilk çıkış noktası olan ‘yenilikçiliğe’ atfen şu tespiti yapıyor: “Erdoğan’ı Özal’dan, AK Parti’yi o yılların Anavatan’ından ayıran şey kendini yenileyebilen örgüt anlayışıdır. Erdoğan tazelik ve yenilik siyasetini seviyor.” Gerçekten de AK Parti buna göre şekilleniyor. Örneğin Erdoğan’ın yüzde 47’lik başarının ardından yaptığı ilk Merkez Karar Yürütme Kurulu toplantısında, İzmir, Çankaya, Tunceli belediyelerinin yerel seçimlerde kazanılması isteği bunun somut göstergesi. Tayyip Bey, Eylül ayından itibaren başlayacak kadın ve gençlik kolları kongreleri ile olağanüstü kongre sinyallerini de verdi son toplantıda. Parti yönetimi ve üyelerinde çok ciddi değişiklikler yapılacak. Bu değişim kabine ve yeni meclisin komisyonlarının teşekkülünde de kendini gösterecek. 22 Temmuz öncesinde Erdoğan’ın milletvekili listelerini yüzde 50 oranında yorumlanması ‘milli görüş’ ekibini tasfiye olarak sunulmuştu. Oysa Erdoğan’ın yaptığı 1950’nin siyasi zaferine rağmen 1954’de vekil listesini baştan aşağıya değiştiren Adnan Menderes’ten farklı değildi. Bir bakıma toplumsal merkeze açılmanın zorunlu adımlarıydı. Bu süreç tabanda kendine oy veren seçmen kitlesinin eğilimleri doğrultusunda parti tavanına, yani yönetimine de yansıyacak.
Sebepleriyle sonuçlarıyla AK Parti’nin ‘merkez’i tartışılmaya devam edecek. Bizden de küçük bir katkı: “Taban tavan olacak”
Sosyolog Yazar Ali Bulaç: DİN FAKTÖRÜ UNUTULMAMALI
Ali Bulaç’a göre AK Parti pek çok alanda büyük fırsatlar elde etmiş durumda. “Yüzde 47’lik oy, seçime yüksek katılım ve siyasi yelpazenin yüzde 86’lık kısmının Meclis’te temsili 2002 seçimlerine göre AK Parti’ye önemli bir meşruiyet alanı kazandırdı.” Oy oranını büyük oranda arttırmakla birlikte Türkiye’nin bütün sosyal katmanların teveccühünü kazanmış olması da cabası. “Türkiye’nin bütün etnik gruplarına hitap ettiği gibi Güneydoğu’da oylarını ikiye katladı. Bu Kürt meselesinin çözümünün AK Parti şemsiyesi altında görüldüğü anlamına geliyor. DTP’nin oyları azalırken, AK Parti bölgenin tartışmasız en büyük partisi konumuna geldi. Bu seçime kadar Kürtlerin Türkiye’deki sistemden koptuğunu düşünüyordum; ama şimdi Kürtlerin sistemin tam ortasında yer aldığını gördüm.” Ali Bulaç’a göre Alevilerde AK Parti’ye yönelme var. “Toplumun ana gövdesi demokrasi yönünde oy kullandı. Demokrasiyi ve sivil siyaseti AK Parti’nin temsil ettiğini de gösterdi.”
Ali Bulaç, 1994 seçimlerinde Erbakan için hazırladığı bir raporunda “bu parti toplumsal merkezi temsil eder” ifadesini kullanır. Zira, ona göre Türkiye’deki gerilim toplumsal merkezle bürokratik merkez arasında cereyan etmektedir. AK Parti toplumun merkezini temsil eder ve bu öyle kolay elde edilecek bir başarı da değildir. Ancak bir uyarısı da var. “Bu başarı 1954 seçimlerinde de yakalanmıştı. Bu başarı doktrine edilebilir. Merkez nötr bir alan değildir. Türkiye’de merkez devlet demektir. AK Parti, toplumsal merkez misyonunu unutursa CHP’nin misyonuna yaklaşmış, Adalet Partisi’nin ve Anavatan’ın başına gelenleri yaşaması mukadder olur. Bana göre AK Parti’yi bekleyen en önemli tehlike bu.”
Ali Bulaç’a göre, çok dile getirilmese de Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı yapmış, saygınlığı ortada olan Abdullah Gül’ün nezdinde Cumhurbaşkanlığı sürecinde başörtüsüne muhalefet yapıldı, seçmen de tepkisini koydu. Yani AK Parti’ye verilen oylarda başörtüsü faktörü unutulmamalı. Buna paralel Güneydoğu’dan çıkan yüksek oy, Cumhurbaşkanlığı seçimine gösterilen tepki Türkiye partisi olmasında halen din faktörünün önemli olduğunu hatırlatıyor. Dolayısıyla dinî bir söylem elbette olmayacak; ancak toplum ve siyaset hayatında dini, itibardan düşürücü tavırlardan sakınması da elzem.
ANAR Araştırma Genel Müdürü İbrahim Uslu: MUHAFAZAKAR DEMOKRAT
KİMLİĞİNDE ISRARCI DEĞİL
3 Kasım’dan bu yana AK Parti’nin hem halk hem de parti teşkilatı içinde nabzını tutan ANAR Genel Müdürü İbrahim Uslu, partinin merkez yolculuğunu yorumluyor. Uslu, siyaseti ve 22 Temmuz seçimlerindeki değişimi en yakından izleyen isimlerden biri aynı zamanda.
-22 Temmuz Türk siyasetini nasıl şekillendirdi?
Siyaset bugüne kadar iki ana akımın diyalektiği çerçevesinde şekillendi. Bir yanda, kent soylu cumhuriyet aristokrasisine dayanan daha okumuş, yazmış, halkın değerleriyle çatışan jakoben CHP. Bunun karşısında da çevrenin kendi içinden çıkarttığı elitlerle yürüttüğü muhafazakâr, liberal ve halkın değerleriyle barışık bir çevre hareketi olan Demokrat Parti. Fakat bu seçimde ilk kez farklı bir şey oldu. Batıcı, modernleşmeci, cumhuriyetçi gelenekten gelen CHP ideolojik bir dönüşüme uğradı, geleneksel çizgisine ulusalcılığı da ekledi.
-CHP 1940’lara mı döndü?
Orası belli değil. O yıllarda antiemperyalist söylem yok. CHP batıcıdır. Son 4-5 yıldır batı aleyhtarı haline geldi. Halbuki Atatürk ilkeleri içinde ulusalcılık yok, milliyetçilik var. Şimdi bu düşüncenin yayın organları, televizyon kanalları oluştu. İdeolojik bir formasyona büründü yani. Daha önce MHP, yelpazenin halk ve çevre hareketi tarafındaydı. Seçim söylemleri MHP’yi de ulusalcı ana akıma yöneltti. CHP- MHP ve Genç Parti’yi de içine alan oy oranı yüzde 40’lara ulaşan ulusalcı blok oluşturuldu.
-Peki ulusalcılık oy aldığı kadar güçlü mü?
Tam bilinmiyor. MHP’nin hangi tarafı daha güçlü, millet hassasiyeti mi ulusalcı söylem mi? Bu ayrım önem kazanacak. Çünkü ulusalcı hassasiyetleri, muhafazakâr hassasiyetlerinden daha farklı.
-Seçim sonuçlarına göre AK Parti’nin oturduğu toplumsal merkez ne peki?
Muhafazakâr-liberal akım. Demokrat Parti’den beri zaman zaman parçalara ayrılsa da bu var. Sonra Anavatan Partisi altında dört eğilimle yine bir araya geldi. Sonra yine parçalandı. AK Parti’nin başarısı bu ana akımın farklı kollarını tek bir kanal içinde toplayabilmesi. Muhafazakâr, demokratik, liberal akım (siyasi-ekonomik) yani. Yüzde 50’ye ulaşma sebebi bu.
-DYP, ANAP’ın temsil ettiği merkez sağ ne oldu?
Bunların adı merkez sağdı sadece. AK Parti 2002’den beri bunu taşıyordu. Bağımsız ve kararsız seçmenler vardı. DP’den gelen ana akımın büyük kısmı AK Parti’deydi. Diğer küçük kollar, DYP, Anavatan, Saadet, vs. oldu. AK Parti 22 Temmuz’da epeyce büyüdü ve tam merkeze oturdu. Çok ufak sızıntılar olacak elbette. DP, BBP, Saadet. MHP çoktan ulusalcı kola geçti.
-Merkez de niye ideolojik kimlik yok?
İdeolojik kimliksiz, ama politika yapma biçimi liberalizm olan partiler merkez partileri. Anavatan’ın bu akıma kattığı şey serbest piyasa, hür teşebbüs, fikri hürriyet, yani liberalizm. AK Parti bu anlamda yeni bir şey getirmedi. İdeolojik kimliksizliğini koruyor. Bir ölçüde muhafazakarlık arttı denebilir. Ama Tayyip Bey’in ekip değiştirmesi, muhafazakâr demokrat kimliğinde ısrarcı olunmadığını gösteriyor. Hızla bu kimliğini terk ediyor. Liberalizm-demokrasi merkezin temel politikasını etkileyen anahtarlar.
-AK Parti yüzde 47 oyla hangi kimlikleri temsil ediyor?
Türk-Kürt, Çerkes, fark etmez. Toplumun izdüşümü gibi. Toplumda ne varsa, merkez partide vardır ve temsil edilir. Kimliklerin harmanlandığı aynı potada eridiği yer toplumsal merkezdir. CHP’nin sorunu bu; belli kimliklerin CHP çatısı altında yaşamasına imkân yok. MHP’de öyle. Doğu, Güneydoğu, Karadeniz’de CHP diye bir parti yok. Çünkü akredite kimlikler, akredite olmayan kimlikler çatışması CHP ve MHP’yi merkezden uzaklaştırıyor.
-Merkez sola ne oldu?
Türkiye’de artık merkez sol yok, sol da yok. Liberal muhafazakar bir akım var. Ama bunun karşısında aşırı milliyetçi bir başka ulusalcı sağ yapı var. Siyaset mekanizmasının yerli yerine oturması için solun olması lazım. Şu an ayaklardan biri eksik.
-Neden?
Ulusalcı blok sürekli değerler üzerinden siyaset yapıyor. Rasyonel zeminde siyasete imkan kalmıyor. AK Parti rasyonel siyasette yalnız ve rakipsiz kaldı. Ulusalcı politikaların merkezini ideolojik tartışmalar oluşturuyor. Ya da cennet vaat ediyorlar. Liberal muhafazakâr blok ile ulusalcı blok üzerinden çatışma sürecek. Türk siyasetinin karın ağrıları bundan sonra ulusalcı-solcu blokta olacak.
Eski Adalet Bakanı Oltan Sungurlu: DEMOKRASİ TABANA YAYILDI İKTİDAR DEĞİŞTİ
Turgut Özal ANAP’ının önde gelen isimlerinden eski Adalet Bakanı Oltan Sungurlu, öğrencilik yıllarından İranlı bir arkadaşının “Türkiye’nin sosyal demokratı Menderes’tir.” sözünü hatırlatıyor. Bu tespit bugün AK Parti için fazlasıyla yapılıyor. Bu zeminde merkez sağı ve AK Parti’nin doldurduğu merkezi konuşuyoruz. “Merkez sağ kavramı uzun müddet literatürden kalkmıştı. Kaldıran da Turgut Özal’dı.” ANAP’ın kimliği ilk dönemde parti içinde tartışılır. “Biz sosyal adaletçi, liberal, milliyetçi, muhafazakâr bir partiyiz dediğimizde bu işin münakaşası yapıldı. İçimizden bazı arkadaşlar bu merkez tabirini tekrar canlandırmaya çalıştı. Bunu doğru bir tabir olarak görmüyorum. Bu tabiri daha çok kendilerinin liberal sağ ve liberal sol diyen gruplar kullanıyor. Bence bu görüşler seçmen tabanı olan görüşler değil.”
Sungurlu’ya göre bazı ANAP’lıların empozesi olan merkez sağ ANAP’ın yıkılmasına sebep oldu. “Türkiye’de merkez tabirini kullananlar bizim ülkemizin kültürünü çok benimsemiş insanlar değil.” Peki, ANAP deneyiminden hareketle AK Parti’yi nasıl değerlendiriyor Sungurlu: “AK Parti, belirli bir ideolojik saplantıdan uzak, ANAP gibi bütün görüşleri kucaklayabilen bir parti görünümünde. İdeolojik saplantılara girmeden Türkiye meselelerini nasıl çözeriz sorusu bizim için de geçerliydi. AK Parti, Turgut Özal okulu gibi bir okul açmış değil ancak icraatlarıyla her kesimi kucaklayabilirse bir kitle partisi olabilir. Asıl olan yapacakları icraatlardır. Merkez karakterini bu icraatları belirleyecek. Mesela görev dağılımı yapıldığında bu bizden değil, ANAP’lı denilecek mi? “ Sungurlu’ya göre ANAP’lı seçmenin büyük çoğunluğu AK Parti’ye kaydı. Ancak hiçbir seçmenin bir yerde tapusunun olmadığı da iyi bilinmeli.
Deneyimli siyasetçiye göre Türk siyasi hayatı yeni bir süreçle karşı karşıya. “Demokrasi tabana yayıldı Türkiye’de. Bu olunca iktidar el değiştirdi. Bu gerçeği kabul etmeyen, hazmetmeyenler var. Bu gerçektir. İster istemez yönetime iştirak edenler, farklı gruplar, farklı insanlar olacaktır. Bu yenilikler bazen sağlıksız olabilir. Hedefimiz bunu sağlıklı hale getirmek olmalı. Bu gerçeği reddetmek merkez sağ tabirini gündeme getirmek biraz da eskiye özlemdir. Halbuki dünya gelişiyor.”
İKİ ÇUVAL NOHUTUN MARİFETİ Mİ BU!
Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Ali Çarkoğlu’na göre AK Parti’nin merkeze kayması değil, merkezin sağa kayması söz konusu. “1990’dan itibaren seçmenin Türkiye’de sosyal düzende kendilerini nereye yerleştirdiklerini izliyoruz. 90’da ortanın solu yüzde 22’ye, ortanın sağı ise yüzde 23’e tekabül ediyordu. Ortada da yüzde 35 gibi bir rakam vardı. 2007 geldiğimizde ortanın solu yüzde 17’ye inerken, ortanın sağında yer alan kitle yüzde 47 çıktı. Bu ne demek? Neredeyse AK Parti’nin oyu kadar kişi ortanın sağında yer alıyor demek. Ayrıca AK Parti seçmeni kendisini ağırlıklı olarak merkezin sağında yerleştiriyor.” Çarkoğlu MHP’nin de Saadet’in de bu ortanın sağında konumlandığını; dolayısıyla AK Parti’ye giden oyların içinde merkez oyları olduğunu da dile getiriyor. “Bu anlamda AK Parti merkez partisi değil. Mutedil bir orta seçmenin temsilcisiyiz demek de doğru değil. Artık seçmen merkezin sağına kaydı ve bu AK Parti’nin tercihiyle ilgili bir durum değil.”
Çarkoğlu’na göre, seçmen, CHP’nin ve MHP’nin ağırlıklı olarak üzerinde durduğu laiklik tehdidi ve ulusal güvenlik söylemine çok itibar etmedi. Halk, esas olarak yönetim reformu ve ekonomi politikalarına prim verdi. “AK Parti’nin iktisadi değerlendirmelerine baktığınızda Tarhan Erdem’in araştırmalarında da, bir sene evvel TESEV için yaptığımız araştırmada böyleydi; halk 2002 ile karşılaştırıldığında iki bucuk kat kadar daha iyi durumda. Ve oylarını bu gerçekliğe göre verdi.” Çarkoğlu’na göre iktisadi anlamda iyi durumdayız diyenler AK Parti’ye, kötü durumdayız diyenler muhalefete yönelmiş durumda. Tabii ki bu aynı zamanda algı meselesi. AK Partili seçmenlerden ‘bir parça para tasarruf edebildik’ diyenlerin oranı yüzde 12, ancak geçinebildik diyenlerin oranı ise yüzde 67. CHP’ye oy verenler ekonomik olarak kötü durumda olduğunu düşünenler teşkil ediyor. Buradan seçmen kararında ekonomik şartların belirleyici olduğu anlaşılıyor: “Son bir ay içinde oy kararı veren kişi yüzde 15. Bunu da 7 partiye dağıttığınızda önemli bir yer işgal etmiyor.”
İster istemez bu meydanları dolduran insanlar niye partilerini iktidara taşımadı sorusu gündeme geliyor. Çarkoğlu, basit bir hesap kitapla meydanların doldurulabileceğini; ancak bir milletvekilinin seçilmesi için gereken 60 bin oyu almanın o kadar da kolay olmadığının görüldüğünü söylüyor. “AK Parti’ye giden oylarla ilgili iki çuval nohut, iki çuval kömür argümanı yapılıyor. Bu iş o kadar kolay değil. İstanbul gibi bir yerde bu dağıtım yapılsa trafik durur, memlekette kömür madeni kalmaz. Seçim sonucunu buna bağlamak hem ülkeyi tanımamak ve hem de mantık hatası yapmak demek.”
Aksiyon
Köşe Yazıları
"""""""""""""""""""""""""
"""""""""""""""""""""""""
"""""""""""""""""""""""""