| Pzr | Pzt | Sa | Ça | Pe | Cu | Cts |
| 1 | 2 | 3 | 4 | |||
| 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 |
| 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 |
| 19 | 20 | 21 | 22 | 23 | 24 | 25 |
| 26 | 27 | 28 | 29 | 30 | 31 |
KÜNYE
KIRŞEHİR Yeni HABER
İnternet Gazete
Yayın Yönetmeni:
M. Duran Sönmez
E.Posta: kirsehiryenihaber@gmail.com
Basın ahlâk ilkelerine uymaya söz vermiştir.
Sitede yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.

KIRŞEHİR Yeni HABER İMD üyesidir.
Uygarlığın, bilimin gelişmesinde çok büyük etkisi ve katkısı olan matbaa, 1450 yılında (İstanbul’un alınması sırasında) Alman John Gutenberg tarafından Mainz’da bulundu. Osmanlıda ise, Rum, Ermeni, Yahudi gibi azınlıklar 1450 li yıllarda, el yazması da olsa, İstanbul’da kendi yayınevlerini kurmuşlardı. Matbaa, Gutenberg'in 1450'li yılların başında icadından kısa bir süre sonra Osmanlı topraklarına geldi. İstanbul'da 1493'te Yahudiler, 1567'de Ermeniler, 1627'de de Rumlar ilk matbaalarını açtılar. İlk Türk matbaası ise ancak 1727'de kuruldu. 1727'ye kadar da matbaa kurmak için herhangi bir teşebbüs yapılmamıştı. Üstelik yasaklama ve engelleme de olmuştur.
Ne yazık ki, Osmanlı bu eşsiz buluşu matbaayı, kâh dinsel kökenli baskı, kâh ekonomik baskı ile («kâfir-kefere icadı» önyargısı ve küçümsemesi ile), 270 yıl gecikmeyle 1727 yılında (o da Lale Devrinde Macar Kökenli İbrahim Mütefferika’ın gayretiyle) getirebilmiş. Matbaaya karşı bu akıl almaz inat ve direnç, Osmanlı’nın çağdaş dünyadan (ne ki, günümüze kadar yansıyan) 300–200 yıllık gerileme farkını yaratmıştır.
İbrahim Müteferrika, Osmanlıların gerilemesinin sebeplerini sekiz madde halinde söyle sıralamıştır:
1. Kanunları uygulamak
2. Adaletsizlik
3. Devlet işlerini ehliyetsiz ellere bırakma
4. Bilim adamlarının fikirlerine tahammülsüzlük
5. Modern askeri teknolojiden habersiz olma
6. Orduda disiplinsizlik
7. Rüşvet ve devlet servetini kötüye kullanma
Bunlardan öğrenilecek yanlar olduğu tezini güçlendirmek için, Avrupa devletlerinin ve en son esir Moskof devletinin nasıl güçlendiğini, bunların karşısında Osmanlı devletinin nasıl zayıf bir duruma düştüğünü, biricik çarenin bunların yöntemlerini benimsemekte olduğunu” anlatır.
Cumhuriyete kadar süren bu gerileme süreci, koskoca Osmanlının binlerce km2 lik toprak, yüz binlerce, milyonlarca insan kaybı yanında, halkının geri ve sefaletine neden olmuştur. Günümüze kadar devem eden bu geri kalmışlıkta, bağnazca matbaaya ve de bilime direncin etkisi vardır. (Demek ki, Orta Çağ’ın Müslüman Türk Dünyasının elle yazılan binlerce kitap, İbni Sina, Biruni, İbni Haytam, Ömer Hayyam vb bilim ve bilim adamlarının düzeyi, Osmanlının dünya görüşünün çok ilerisinde olduğunu görmekteyiz. Osmanlı hiç bir zaman o devrin bilim adamları kadar bilimde ilerleyemedi ve o devir kadar, elle bile olsa, bile kitap yazamadılar. Bunda da, din kisvesi altında karşı çıkan cahil ulemanın, Osmanlı’yı geriletmede büyük etkisi olmuştur.
Matbaanın bulunduğu 1450 lerden 1500 lere değin geçen 50 yıl içinde Avrupa’da 40 bin dolayında kitap basılmıştır. Osmanlı Uleması, “gâvur icadı bununla Kuran basılmaz” diye tepki gösterir iken, J.Gutenberg’in, matbaasında ilk bastığı kitap Latince İncil’di. (İlk basılan İncil’in resmi eklidir) Osmanlılarda matbaa 1485 de II. Beyazıt tarafından yasaklanmış, aynı yasak 1515 te I. Selim’ce (yani ilk Osmanlı Halifesi Yavuz Selim) bu yasak yinelenmiştir. Ne ki, Osmanlıların Arapları “kavm-i necip”, Arapçayı da “necip dil” olarak görmelerine karşın, ilk Arapça kitaplar ancak 16. yyılda Avrupa’da Hıristiyanlarca basılmıştır.
Bir Macar askeri olan, Türklere esir düştükten sonra Müslümanlığı kabul eden, İbrahim Müteferrika kişisel çabasıyla 1727 da Avrupa’dan 280 yıl sonra İstanbul’da kurduğu ilk basımevinde yaşamı boyunca ancak 17 kitap basabilmiş. Avrupa’lıların 50 yıl içinde 40 bin kitap basmalarına karşın, Osmanlıların 1729 dan 1829 arası 100 yıl içinde basılan kitap sayısı sadece 180 dir. Ne ki, şimdilerde bile, toplumca, Avrupa’nın, en az kitap okuyan, amiyane ağızla “okuma özürlü” milletiyiz nerdeyse.
Osmanlı’da bilimle uğraşanların başlarına nice işler geldiğini, bilim ve bilim adamlarının baskı altında tutulduğunu da görüyoruz. Bilimle uğraşan devrin aydınlarından Molla Lütfi (Mevlana Lütfi), Emir Çelebi, Sarı Abdurahman, Gelenbevi İsmail Efendi ve Şanizade Ataullah Efendi gib kişiler bilimle uğraştıkları için, canlarından olmuşlardır. Hatta günümüzde, çizdiği haritalarla ünlü Türk Denizcisi Piri Reis(1465–1554), (çok güçlü Portekiz donanımsından gemilerini kurtardığı için, “kaçtı” diye), gericilerin ihbar ve dedikodusu ile, padişahça katlettirilmiştir.
Çizdiği haritalarla, günümüzde bile gururla anılan Piri Reis’in Osmanlı Donanmasında yaptığı son görev, acı olaylarla biten Mısır Kaptanlığıdır. 1552 de çıktığı ikinci seferin son durağı Basra’da, tamire ve dinlenmeye muhtaç donanmayı bırakıp ganimet yüklü üç gemi ile Mısır’a döndüğünde, burada hapsedildi. Donanmayı Basra’da bırakması, Basra Valisi Kubat Paşa’ya ganimetten istediği haracı vermemesi, ayrıca Mısır Beylerbeyi Mehmet Paşa’nın politik hırsı yüzünden, ne hazin ki Osmanlı’nın dünyanın takdir ettiği en meşhur denizcisi haksız bir ihbar ve şikâyet yüzünden, 1554 te Padişah Kanuni Sultan Süleyman zamanında hizmette kusurla suçlandı ve idam edildi. Uzak eyaletlerden, doğru, yanlış ne şikâyet giderse padişah onu uygulardı. Osmanlı Tarihinde böyle nice gammazlama ile nice masumlar katledilmişti.
Ne var ki, o yarattığı evrensel boyuttaki eserleri olan, iki dünya haritası ve çağdaş denizciliğin ilk önemli yapıtlarından birisi sayılan Kitab-ı Bahriye ile günümüzde de halen yaşamaktadır…) (Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Piri_Reis)
Dinsel ağırlıklı ders yapan Medrese ve Osmanlı toplumu, matbaanın icadına ilgi göstermediği gibi, Kopernik’in güneş sisteminden, 1687 de
Nevton’un Tabiat Felsefesinin Matematik ilkeleri ve evrensel çekim kuramından haberleri yoktu. Duymuş olsalar bile, dinsel kökenli baskılar yüzünden, bu tür pozitif ilimlere eğilmekten susup korkuyorlardı. 14. 15. yüzyıllarda medreselerde tıp, astronomi bilimleri ve matematik ( Avrupa’nın hayran kaldığı İbni Sinalar, Farabiler Avrupa’da okutulurken), 16.yüzyıldan sonra, bu dersler de tamamen kaldırılmış. Oysa Batı, Rönesans, dinde reform, hele matbaanın etkisi ile, yani pozitif ilimlerle hızla ilerlemeye başladığını, Osmanlı’nın da, pozitif ilimlere ilgisizliği nedeni ile, gerilemeye başladığını ibretle görmekteyiz. Hele meteoroloji ve Astronomiyi “Allahın işine karışmak” diye yorumlayarak yasaklıyordu. Şimdinin, ordusu, çiftçisi, yolcusu meteoroloji raporunu izlemeden yapamıyor. Meterolojı, astronomi bilimi okumadan havacılık, uzay çağı yakalanabilir mi?
Osmanlı Tarihinin en ilginç ve parlak bilim adamlarından Takiyüddin’in (1520–1580) Tophane sırtlarında kurduğu gözlemevi (rasathane), tanınmış astronomi âlimi Tycho Brahe’ninki ile eşdeğermiş. Gaile’nin yargılanmasından otuz yıl kadar önce, Aynı yıllarda, 1577 de İstanbul’da kuyruklu yıldızın görülmesi ve 1578 de korkunç veba salgınının yayılması, cahil kimseler ve ulema tarafından rasathanenin uğursuzluğu olarak yorumlanmış.
Tıpkı Avrupa’daki gibi, veba salgınının Allah’ın bir cezası sayıldığı için çeşitli sorumlu aranmış, bu arada gökyüzünü gözleyen Takiyettin’in rasathanesi de bu sorumluların arasında görülmüş. Şeyhülislam Kadızade zaten Takiyettin’i çekemediği için, padişaha yolladığı mektupta, “rasat icrasının (gözlem yapmanın) eflakin (evrenin Allah’ın sırlarını öğrenmeğe teşebbüs mahiyetinde bir küstahlık olduğunu rasathane ihdas eden (gözlemevi kuran) devletlerin zeval bulduğunu (yıkıldığını) bildirir.
Şeyhülislâm Ahmet Şemsettin Efendi’nin “gözlem yapmak ve evrenin sırlarını açıklamaya cüret uğursuzluk getirir; gözlem yapılan ülkelerde depremler ve öteki felaketlerin ardı arkası kesilmemiştir”şeklindeki fetvası üzerine, rasathane 1580 de
Padişah lll. Ahmet, Kaptanı Derya Kılıç Ali Paşa’ya bir hattı humayun göndererek gözlemevinin yıkılmasını emreder. Kılıç Ali Paşa gemileriyle bir gece Tophane önüne gelir rasathaneyi top atışları ile yerle bir eder. Rasathane ancak 331 yıl sonra 1911 de kurulabilmiştir. Oysa çağdaş bilim adamı yüzlerce, binlerce gözlem ve deney yaparak gerçeğe, bilimsel sonuca ulaşır.
Ne acıdır ki, dünyanın hayran kaldığı Piri Resi’i astıran, bilim adamlarına, bilim yerlerine saldıran zihniyet, bunu güya Allah, din adına yapıyordu. Bilime, bilimsel düşünceye, çağdaş uygarlığa ilgisiz kalan toplum, hurafelere boğulur, sonu hüsrandır.
17.yüzyılın en önemli tıp kitaplarından biri olan “ENMUZEC-ÜÇ- TIP” adlı eseri yazan, anatomininin ve ölümün gerçek nedeninin saptanmasında otopsinin ne denli gerekli olduğunu daha o yıllarda savunan Emir Çelebi, padişahın hekimbaşılığına kadar yükselmiş. Bunu çekemeyen karşıtlarının “afyon kullanıyor” diye padişaha jurnal etmeleri üzerine, IV. Murat’ın Nizip’te, zorla fazla miktarda yedirdiği afyonla, Emir Çelebi zehirlenerek 1683 de ölmüştür.
Osmanlı döneminin parlak matematikçilerinden Mühendishane-i Bahr-i Hümayun hocalarından Gelenbevi İsmail Efendi (1730–1791) fizik, trigonometri ve mantık konulu kitaplar hazırlayacak düzeyde bir bilim adamıymış. Uğraşılarını dinsel konular dışına taşırdığı gerekçesi ve jurnali ile görevine son verilmiş, Yenişehir kadılığına atanmış. Bu arada, Şeyhülislamın kendisini gereksiz yere azarlaması üzerine, hakarete dayanamayıp beyin kanaması ile ölmüş. O yıllarda İstanbul’da bulunan ve özellikle logaritma konusunda ileri bilgisinden söz edilen bir Fransız mühendisinin, onun için,”bu adam Fransa’da olsa ağırlığı kadar altın eder” dediği söylenir.
İlk çağdaş anatomi kitabını yazan Osmanlı hekimi Şanizade Ataullah Efendi (1711–1826), Bektaşi ve materyalist olduğu savıyla Tire’ye sürülmüş. Kısa bir süre sonra hata anlaşılmış ve af çıkarılmış. Ne var ki, af fermanını kendisine okuyan Tire Voyvodası Eğinli Ali Bey, “itlakınıza” (affınıza) diyeceği yerde “itlafınız” (idamınıza) deyince, Atüaullah Efendi kalp kurmasından ölüvermiş.
İstanbul Behram Kethüda Medresesi Müderrisi Nadajlı Sarı Abdurrahman da, evrenin sonsuzluğuna ve bu evrende doğa kanunları üzerinde herhangi bir olayın olamayacağına ilişkin savları yüzünden, “zındık” olduğuna karar verilerek 1601 de idam edilmiş.
Sadrazam Damat Ali Paşa, 1716 da öldüğünde, sadece katoloğu dört cilt tutan, binlerce olan kitaplarının koruma altına alınmasını padişah emretmiş. Ama Şeyhülislâm Ebu İsmail Efendi’nin, aralarında bulunan “felsefe, tarih ve astronomi kitaplarının kütüphanelere vakfının caiz olamayacağına” dair fetvası nedeniyle, ne yazık ki, padişahın isteği gerçekleşememiş. Bütün bunlar, çağın gelişimini görmeyen, müspet ilime önem vermeyen cahil din adamları yüzünden, Osmanlı’nın pozitif ilimlere ne derece soğuk baktığını gösterir.
Çiçek aşısını, Toros Türkmenlerince bir rastlantı sonucu, bulunup Avrupa’ya gitmesine karşın, çiçek aşısının gelişmiş hali ile yurda getirilmesi ile diş dolgusuna bir türlü izin verilememiş. Çiçek aşısının dince sakıncası olmadığına ilişkin fetva, 1845 te çıkmasına karşın, diş dolgusuna hiçbir şekilde izin verilememiş. Günümüzde bile modern diş fırçaları varken, misvak denilen bir ot kökü ile diş fırçalamayı yeğleyenler vardır. Ne hikmetse, dinen ne sakıncası varsa, Müslümanlar dişlerini ancak Türkiye Cumhuriyeti döneminde diş dolgusu yaptırabilmiş! (Kadızadeler gibi, “peygamber zamanında yoktu” diye mi düşündüler ki. O zihniyetin uzantıları, günümüzde organ bağışını bile dinen yasaklamaya çalışıyorlar.
Osmanlıdaki bilim düzeyi oldukça geri olduğunu, bu örneklerde görmekle, devletin hızla yıkılmaya, gerilemeye başlamasında görebiliriz. 1863 te yeni açılan Darülfünuna devlet, öğrenci bulmada zorluk çekmiştir. Mühendishanede ders veren Baron de Tot, öğrenci adaylarının bilgi düzeyini ölçmek için bir üçgenin iç açılarının toplamının kaç derece olduğunu sormuş. Koca sınıftan aldığı yanıt, “üçgenine göre değişir” olmuş. Tüm bu acı örnekler, toplumda sadece din ağırlıkla eğitim ve öğretimin yeterli olmadığının kanıtıdır. Koskoca Osmanlı bu yüzden yıkıldığında, geriye cahil bir bir enkaz yığını kalmıştır.
Osmanlı yöneticileri, düşüncede aşama yapılmasına izin vermeye ya da teknolojinin bilimsel düşüncenin bir sonucu olduğunu kabule eğimli değildiler; “düşünce kapısı kapanmıştır” diyerek, bilimsel düşünmeye önem vermiyorlardı.
Osmanlı’nın ne denli bilimsel buluş ve görüşlere ilgisiz kaldığının bir açıklamasını, Kutsal Roma İmparatorluğunun İstanbul Sefiri Ghiselin de Busbecq’in 1560 tarihli mektubunda şöyle okumaktayız:
“Hiçbir ulus, başkalarına ait faydalı icatları benimsemekle onlar (Osmanlı) kadar isteksiz davranmamaktadır…. Ancak kitap basmak ve meydan ve meydan saatleri kurmak gibi şeyleri bir türlü benimsememektedirler. Kutsal kitapların, basıldıkları takdirde kutsal metin olmaktan çıkacağına inanmaktadırlar. Meydan saatleri kurmaları halinde de müezzinlerin otoritesi ile eski rintlerinin önemlerini kaybedeceğini düşünmektedirler”. (Kay: İslâm ve Bilim Prof. Dr. Pervaz Hoodbhay Sf:180)
Osmanlının bilimsel düşünce, buluş ve icatlara ilgisizliği yüzyıllarca devam etmiş; bilimsel buluşları “kefere icadı”diye küçümsemiş; özgür düşünceyi de, “artık düşünce kapısı kapanmıştır” diyerek, insanların düşünce ufkunu, yaratıcı ruhunu köreltmiş, kapatmıştır. Buna paralel olarak padişah ve ulema, “kubat dil” diyerek öz ana dili Türkçe’yeyi küçümseyip, Arapça, Farsça karışımı ve halkın anlamakta güçlük çektiği, Osmanlıca denilen karmaşık dil kullanmaya kendilerini zorlamışlar. Bu iki yabancı dili, bilim dili sanıyorlar, Arapçayı da dinsel telkinlerle böyle karmaşık ve toplumun anlamadığı dili zorlamaya çalışıyorlar.(Zaten Batı dillerini de, “Frenk Dili” diyerek yadsıyorlardı.) Böyle karma bir dille yazmayı, konuşmayı aydın olmak sanıyorlardı. Ayrıca üstelik “etrak-ı bi idrak” (idraksiz Türk’ler) diyerek kendi öz halkını küçümsüyor, aşağılıyorlar, devlet katında Türk’ün yükselmesini hiç istemiyorlardı. Bir Türk Devleti olan Osmanlı, Türkçeyi de, “kobat dil” (kaba dil) diye küçümsüyorlardı.
Osmanlının Viyana Elçisi Mustafa Hattı Efendi 1748 de Viyana’ya görevli olarak gider. O sırada Avrupa’da peş peşe bilimsel buluşlarla ilerlemenin hamleleri içindedir.
Elçi Mustafa Hattî Efendi, ona göre “ cıhazlar”ın bulunduğu bir gözlemevine davet edilir. Osmanlı Elçisi Mustafa Hatti Efendi, ilk defa gördükleri buluş ve cihazlardan hiç etkilenmez görünür. Ne acıdır ki 200 yıl önce, Batılı bir elçinin teşhisini (Roma’nın İstanbul sefiri Ghiselin de Busbecq’in 1560 tarihli, yukarıdaki mektubu) Osmanlının doğrulayan ilgisizliğini, bağnaz tutumunun devam ettiğini, Elçi Mustafa Hattı Efendi’nin şu raporundan seziyoruz. “Küçük darbelere karşı dayanıklı cam imal edilen atölyede, fırından çıkan camın soğuk suyla temas edince, cam şişenin un ufak olduğunu gören Efendi’ye bunun sebebini sorduğumuzda, camın fırından çıkar çıkmaz, soğuk suda soğutulduğu zaman böyle olduğunu söylediler. Bu akıl yanıtı Frenk hilekârlığına bağlıyoruz”. Kendisine hile yapıldığını” sanan M. Hattî Efendi bilmeliydi ki, normal cam sıcak ve soğukla ani etkileşme ile kırılır. (Uzun süren Osmanlı Frenk savaşlarında birbirine hileli baskın, antlaşma yapmalarından sonra, demek ki her buluş ve olumlu olayları, şüphe ve hileli olarak görüyorlar ve ilgisiz kalıyorlardı. (Kay:İslâm ve Bilim-Prof. Dr. Pervaz Hoodbhay Sf:180)
Batı Kültürü’ne karşı direnen ve fakir köylülük yaşamı içinde bocalayan Müslüman Toplumunu gören Lort Macaulay, kibirli bir eda ile 2–2–1835 de bir konuşmasında Müslümanları şöyle alaya alıyordu:
“-Müslümanların bir İngiliz nalbandını utandıran tıbbî doktrinleri; bir İngiliz yatılı okulundaki kızları güldüren astronomileri; otuz ayak boyunda kralların ve otuz bin yıl süren yönetimlerle dolu tarihleri ve pekmez ve tere yağ denizlerinden oluşan coğrafyaları…”
Batı, bilimsel ve laik düşünce ile hızla ilerlerken, İslâm Ülkeleri bilime ilgisiz kaldıkları, çağdaş kuralları benimsemedikleri için, çok geri köylü tarım toplulukları halinde kalıyordu. “Bilim Çin’de dahi olsa gidip öğren” diyen Müslüman Dininin mensubu Osmanlı, Avrupa bilimini “düşmanın İslâm dinini ve kültürünü yıkmak için hazırladığı bir oyun” olarak görüyordu. Bilime, bilimsel düşünceye ilgisiz kaldığı için Osmanlı yıkıldı. Osmanlı, nasıl çağdaş bilime ilgisiz kalmışsa, şimdi de, bazı yöneticilerimiz, çağdaş ve laik düşünmeye, çağdaş hukuka karşı çelişen tavır içinde olduklarını görüyoruz. Günümüzün başbakanı bile, çağdaş hukukçuların kararlarına karşı, “ulemaya danışmakdan” bahsedip, nüfus planlamacılarına, “bakabileceğiniz kadar çocuk yap” diyenlere, “kökümüzü kazımak istiyorlar, çok çocuk yapın” gibi çağ dışı görüşleri öne sürebiliyor. (Böylece, bu olumsuz düşünce, günümüze kadar uzanmaktadır. Çağdaş dünyada yerimizi almamız için, AB ye uzun bir süreçte çekine çekine girmemiz, müzakerelerini kâh kuşku, kâh yavaşlatarak yapmamız bu zihniyetin uzantısıdır. Çağdaş dünyaya yönelmemiz için ufkumuzu açmaya çalışan aydınları katlederek (Uğur Mumcu, Necip Haplemitoğlu, Ahmet Taner Kışlalı vb), Aziz Nesin, İlhan Selçuk gibi aydınları hapislere sürükleyerek çağdaş dünyada yerimiz alamayız.
Kısacası, kalkınmanın, çağdaş dünyada yerimizi almanın, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmanın tek çıkar yolu, laik düşünerek, laik toplum olarak, bilime, bilimsel düşünceye sarılarak olur. Başka yollar toplumu felakete, geriliğe, kaosa (keşmeşe) götürür.
(İkinci yazı resmi: Gutenberg’in ilk bastığı Latince İncil kitabının bir sayfası.)
Kaynak: 1-İslâm ve Bilim. Pervez Hoodbhay Sf: 185)
2- Osmanlı’da Bilim. Dr. Necdet Tuna. Cumhuriyet
3- Tarihimizle Yüzleşmek Emre Kongar Sf: 62–63
4-http://www.sabah.com.tr/2006.10.01/yaz1666–10–106.html
5-http://www.cemreofset.com.tr/index.php?option=com_content&task
Cevat Kulaksız ckulaksizster@gmail.com
Köşe Yazıları
"""""""""""""""""""""""""
"""""""""""""""""""""""""
"""""""""""""""""""""""""