Temmuz 2009
PzrPztSaÇaPeCuCts
1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031
Aylık Arşiv
Ocak 2009
Şubat 2009
Mart 2009
Nisan 2009
Mayıs 2009
Haziran 2009
Temmuz 2009
Yıllık Arşiv


KÜNYE

 

KIRŞEHİR Yeni HABER

İnternet Gazete

 

Yayın Yönetmeni:

M. Duran Sönmez

 

 E.Posta: kirsehiryenihaber@gmail.com

 

www.kirsehiryenihaber.com

Basın ahlâk ilkelerine uymaya söz vermiştir.

 

Sitede yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.

 

 

KIRŞEHİR Yeni HABER  İMD üyesidir.


Son Fotoğraflar
Mucur
Mucur Yenice Mah.
Türk Büyükleri Parkı
Ana Sayfa > Cevat Kulaksız > Tiyatroya, medyaya baskı [Kültür irdelemesi]
Tiyatroya, medyaya baskı [Kültür irdelemesi]

1982 yılında özel tiyatrolara devlet yardımı yapılması için yasa çıkarılmıştı. Özel tiyatrolar sundukları projelere göre, Kültür Bakanlığı değerlendirme kurulunun incelemeleri sonunda Ekim ayında devlet yardımı alırlar. 2007 yılında 80 özel tiyatroya devlet yardımı yapılmadığını gazetelerden okumaktayız. Ankara’da Özel Ekin Tiyatro yöneticisi Faruk Güvenç, devletin kanunla verdiği yardımı Ekim ayı sonuna kadar almaları gerektiğini, Aralık Ayı sonu geldiği halde “ödenek yok” diye yardımı alamadıklarını, bu sorunu iletmek için bakandan randevu bile alamadıklarının haberini gazetelerden okumaktayız. Demek ki, iktidar tiyatro sanatına da baskı kuruyor olmalı. Fransa’nın başkentinde her gece 300 tiyatro perdelerini açtığı halde, Ankara’da sadece iki özel tiyatro bulunmakta.

 

Günümüzden 2000 yıl önce Romalıların yaptığı Antalya’mızda bulunan Yan taraftaki Aspendos tiyatrosuna bir bakınız. Batı Kültüründe Tiyatro sanatı yüzyıllar ötesinden gelmektedir.

                

Dinsel baskı derken, Milliyet gazetesinde yayınlanan 27.12.2007 sf: 15 de “Kardeşini kurtarmak için ailesini mahkemeye verdi” başlıklı yazıda, bu konudaki aysbergin sadece görünen kısmı olduğunu, bu kısmının da büyümeye başladığını görmekteyiz. Adı geçen haberde Ömer Kaya (33) ABD de yaşamakta. Kız kardeşi de Türkiye’de ailesinin yanında iken, kız kardeşi Zehra Kaya (13) okumak istediği halde ailesinin müthiş baskısı ile okuldan alınıp Kuran kursuna zorla gönderildiğini, baskıdan yılarak evden kaçtığını, “intihar etmek istediğini” aynı yazıdan açıklanmakta.

                                        

Çağdaş ülkelerle kıyasladığımız zaman, halkımız ne yazık ki, tiyatroya istenilen oranda gitmemekte. Şöylesine ülkemize bir bakalım, hangi ilimizde tiyatro var? Kaç tiyatromuz var. Halkımızın kaçta kaçı tiyatroya gider.

 

Tiyatro sanatın yayılmasına, halkın aydınlanmasına, katkıda bulunan etkili bir halk okuludur; en etkili aydınlanma sanatıdır, eğlenceli kültür okuludur. Tiyatroda oynanan oyunlarla halka çelişkileri, acıları, sevinçleri vb yönleri ile bir ayna tutulur. 

 

Orta Anadolu’nun bir kasabasına uzun yıllar önce, (daha doğrusunu açık yazalım, Kaman’ın Savcılıbüyükoba Kasabasına) ilk kez bir ebe tayin olur. Ebe mini etekli, biraz gösterişli kıyafettedir. Ebenin bu kıyafeti özellikle köy gibi bir yerde göze batar. Yaşlı bir nine, ebeyle karşılaşınca şunları söyler (tanık olanlar anlatırdı):

 

“-Aman gızım bu nasıl giyim, sen tereturadan mı çıktın yosam gıı?”

 

 (Ninemiz, ebeye -tiyatrodan mı çıktın- demek istemektedir. Çünkü halkımız, mini etek şöyle dursun, türban murban, ayıp, günahlı eleştirilerle sürekli baskı altında tutulduğundan ve de tiyatroyu zaten görmediği için, tiyatroyu pavyon ve barla karıştırıp baldır bacaklı ahlak dışı bir kötü bir yer sanmaktadır. Ne ki bazı yöneticilerimiz, baleyi kuşaktan aşağı saymış; heykel sanatını da, bazı tutucu yöneticiler sayesinde putla, ahlakla çağrıştırarak,  tükürülecek bir sanat olarak görmüştür. Son yıllarda bazı illerimizde, bir iki kişinin baskısı ve telkini ile sanatçıların açtığı resim sergilerinden Nü resimlerinin kaldırıldığını, Gaziantep’te olduğu gibi, NU resimlerinin ud yerlerine eşarp yapıştırıldığını görmekteyiz. Birçok yerde, heykellere saldırılmakta, heykeller kaldırılmakta olduğunu gazetelere yansıyan haberlerden görmekteyiz. Başkent Ankara’nın bazı yerlerinde (Yüksel Caddesi’ndeki gibi) heykellerin şurasının burasının çizilip kazındığını, kulağının burnunun, kolunun kırıldığını, kırılan yere çöp doldurulduğunu görürsünüz. Bu tür çirkin davranışlar heykele duyulan bağnaz yadsımadan kaynaklanmaktadır.

 

Avrupa’da en az gazete, kitap okunan, en az tiyatroya gidilen ülkesi olduğumuz için, kültürsüzlük de ne yazık o orandadır. Türkiye’de 1500 civarında kütüphane varken, Avrupa Ülkelerinin birçoğundaki kütüphane sayısının bizden 4–5 kat fazla olduğunu istatistik bilgilerinden anlıyoruz.

 

Buna karşın, başlangıçta kıraathane (okuma hane) olarak ruhsat alınan, içilen sigaralarla hepsinin birer kanser hazırlama merkezi olan kahvehanelerin sayısının 450.000 den fazla olduğunu biliyor muydunuz? İlk kahvehaneler XV. yyılda açılırken, kahve içme, kitap okuma yeri (kıraathane) olarak açılmıştı. O zamanları çay ve tütün henüz gelmemişti. Şimdilerde bile kahvehane açmak isteyenler, “kıraathane” diye ruhsat almaktalar. Acaba yurdumuzda kaç kahvehane, gerçek anlamda okuma hane olarak kullanılmakta. Gürültü ve sigara dumanından gazete bile okunamamaktadır. Tüm kaymakamlarımız, belediye başkanlarımız, bütün kahvehanelerde sigara yasağı koymalı, her gün üç beş gazete alınmasını mecburi hale getirmelidirler.

 

Ne yazık ki, bu kültürsüzlüğün sonucu olarak, kitap okumayı artık ceza olarak görmekteyiz. Hâkimlerimiz bile, ne kadar iyi amaçla olursa olsun, bazı suçlulara kitap okuma cezaları vermekte. Kitap okumayı ceza olarak görmekteyiz.

 

Ne derece doğrudur bilmiyorum, öteden beri şöyle matrak bir olay anlatılır. Epey bir zaman önce, bizim bakanlardan biri, İsviçre’ye gider. Bakar ki İsviçre’de Deniz ve Su Ürünleri bakanlığı var. Avrupa’nın ortasında hiç denizi olmayan bir ülkenin deniz bakanlığının olmasına şaşıp kalan bakanımız, bunun nedenini İsviçre’li muhatabına sorar. Sorduğu kişi, “sizde de kültür bakanlığınız var” diye imalı yanıt verir.   


Böylece toplumumuzda sanatsızlık, kültürsüzlük artarken, ülkede türbanlı sayısının arttığını gazetelere yansıyan ciddi anket sonuçlarından öğreniyoruz. Ayrıca, ülkemizde aydınlara, gazetelere, dergilere baskı ve sansürün arttığını; yazıp çizen karikatüristlere bile peş peşe davalar açıldığını görmekteyiz. Medyaya gazetelere, gazetecilere, yazarlara baskılarla; Sabahattin Ali’den Uğur Mumcu’lara, kadar nice profesörleri, aydınları katlederek ülkemize ne kazandırdık. Baskıcı İslam’ın demokrasiye, kültüre, topluma, insan haklarına ne denli zarar verdiğini, İran’a, Afganistan’a, hele son yıllardaki Pakistan’a bakarak gerçeği görebiliriz. Ülkemizde baskıcı çağ dışı Taliban kafa taşıyanların telkinleri ile papazları öldürenlere, kendi düşüncesinde olmayanları yakıp kesen fanatiklere rastlıyoruz. Laik TC inde bu karamsarlıktan korkan dünyaca ünlü piyanistimiz Fazıl Say’ın,  böyle giderse kızımı da alır bu ülkeden giderim” diye sitem etmesi veya ülkenin bu duruma düşürülmesi kaygı, üzüntü vericidir.

 

Bilindiği gibi, Trabzon’da 2006 da Rahip A.Santoro öldürülmüş, Malatya’ da, inancı, misyonerliği yüzünden üç kişinin nasıl kesildiğini,  ürpererek anımsıyoruz. (Bu yazıyı göndereceğim anda, Antalya’dada bir rahibin öldürülmesine ramak kala polisin zanlıyı yakaladığını okudum) Bu tür çağ dışı olaylar, Türk düşmanlarına koz verirken, AB yolumuzu engelleyen birer takoz, engel oluşturur, bize hiçbir şey kazandırmaz, kaybettirir. Bir kere şunu kafamıza yerleştirelim. İçine girmek için var gücümüzle çabaladığımız Avrupa Birliği müktesabıtında, “herkes dinini, inancını yaşamakta ve yaymakta özgürdür” hükmü bulunmaktadır. Biz nasıl gidip Avrupa’nın birçok yerine cami yapıp imam gönderiyorsak, Müslümanlığı yaymak için çaba gösterdiğimizde kimse karışmıyorsa, karşımızdakinin de aynı hakka sahip olduğunu düşünmeliyiz. Başkasının din ve inancına saygıyı, Fatih Sultan Mehmet’in azınlıklara gösterdiği toleransı 500 yıl sonra göstermiyoruz.

 

Bunları söylerken, dinsel baskıdan söz etmeye çalışıyoruz. Aynı baskının Osmanlı’da sanat ve sanatçılara olduğu kadar, bilime ve bilim adamlarına da yapıldığını matbaanın yurda 270 yıl gecikmesinden vb örneklerinden anlıyoruz. Doğmaların çok olduğu, düşüncenin, sanatın, yazar, çizer ve düşünürlerin baskı altında tutulduğu ülke ve toplumlarda yaratıcılık yoktur.

 

Bu olaya ilişkin, ilgili Fatih Kaymakamlığının inceleme başlattığını, YARSAV’ın da çocuğun velayetinin alınabilineceğini aynı gazetenin 28.12.2007 gün ve 12. sayfasında açıklanmakta. Demek ki, çocuklar, insanlar kendi özgür iradeleri ile değil, baskı altında türban takmaktadırlar. Bu olayda işin sevindirici yanı, aileden çağdaş düşünen birinin ABD deki ağabeyinin aydınlık gerçeği görmesi ve ağırlığını koymasıdır. Birçok ailede fertlerin yukarıdaki olayda olduğu gibi, kendi ailesindeki gerçeği gördüğü halde, üzüntü içinde, aile sırrı endişesi ile sessiz kaldıklarını da görüyoruz.
 

Bahse girerim ki, tüm türbanlılar küçüklüklerinden beri, bu yazıdaki gibi, aile baskısı altında, türban diye başlarını bohçaladıklarının gerçeği içindedirler. Üstat Şair Neyzen Tevfik’in (1879–1953)  bir şiirinde dediği gibi, “türban diyerek tutmuş beynini bohçalamış”. Birçokları işte bunun gibi aile baskısı ile aile sırrı yüzünden bu türde türban diye başlarını bohçalamışlardır.

                 

Küçüklüğümde hatırlıyorum, bizim köylerde, baskının güya faydasını öne çıkarmak için, “baskısız yalangıyı yel alır” diye yanlış bir atasözü geliştirmişlerdi. Aslonan sevgi ile ikna etmektir.

 

Dinsel baskının ve bağnazlığın insanları nerelere götürdüğüne bir örnek şöyledir. 27.12.2007 günlü Milliyet’ten okuduğumuza göre, Suudi Arabistan’da evinde yalnız oturan bir kadın TV izlemekte; fakat televizyondaki sunucu erkektir. Kadın, erkeğin sunduğu programı izlediği için, “evimde yabancı bir erkeğe nasıl bakarsın” diyerek karsını boşadığını, insan dehşetle okuyor. İnsan onurunun ayakaltına alındığı buna benzer çok değişik önekler verebiliriz. Acaba kadınlarımızın, milletvekili kadınlarımızın, yanda Pakistan’daki gibi olmasını mı istiyorlar. Kadınların ne hale düşürüldüğünü Afganistan’a bakarak görebilirsiniz.

 

İran ve öteki şeriatın baskılı yönetimiyle yönetilen Arap ülkelerinden, yazın zaman zaman uçaklarla yurdumuza turistler gelmekte. Ülkesinde baskılarla kara çarşafa bürünmüş kadınlar Türkiye sınırlarına girdiklerinde karaçarşafı fırlatıp attıklarını, plajlarda bikinilerini giyip denize girdiklerini, barlarda içki içip geç saatlere kadar eğlendiklerini gazetelerden okuyoruz. Demek ki insanın özgür yaşama isteği özbenliğinde vardır. Bizim türbanlılar da böyle şartlandırılmış baskılar altındadır. Bir yerde dinsel baskı bir başladı mı? Sonu gelmez. Şeriat ve Taliban düşüncesi, yönetimi bir yere çöreklendi mi orada kurtuluş yoktur, kominizden beterdir.

 

Kısaca hür düşüncenin, özgürlüğün olmadığı, halkın baskı altında tutulduğu yer ve toplumlarda asla yaratıcılık yoktur. Dinsel baskının yoğun olduğu İslâm ülkelerine bir bakınız, hepisi de çağın gerisinde, halkları canları, kanları pahasına hür Avrupa’ya gitmek can atmaktalar. Tek nedeni yaratıcılığın, yeniliğin dinsel baskı altına alınması, bu nedenle de geri kalmışlıktır. Bunu Osmanlı’da yaşadık. Bu çağ dışı düşünceyi M.Kemal Atatürk’ün devrim ve ilkeleri ile kırdık, ona çok şey borçluyuz. Şimdilerde de toplum yaşamını geri vitese takma gayretlerini görmekteyiz.

 

 Bu acıklı geri durumu Osmanlı’da ve Afganistan’da yüz yıl önce gördüğü için, Azeri Mizah Şairi Mirze Aliekber Sabir (1862–1911) şöyle sitemle yakınmaktadır: “Afgannıyı, Osmannıyı goyun bir çuvala nehleyleyin gitsin”. Gerçekten de, Taliban düşüncesinin çöreklendiği Afganistan’ın ve Osmanlı’nın sanata ve Bilime ilgisizliği yüzünden, ne ki baskı altında tuttuğu için, yıkıldığını tarihçiler yazdı ve görüp yaşadık, tanık olduk.

 

Günümüz bilim, iletişim, uygarlık çağında, aynı Taliban kafalarla Afganistan ve Pakistan’ın ne hallere düşürüldüğünü hepimiz görmekteyiz. Unutmayalım ki kalkınmanın, aydınlanmanın, “çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmanın” tek yolu, bilime, teknolojiye, sanata, kültüre önem vermeden geçer.

 

Unutmayalım, “çağdaş uygarlık” çağdaş sanatlarla, çağdaş bilimle olur. Aziz Atatürk’ün dediği gibi, “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir”…         

                    

Yine Atatürk, 1936 yılında kültür konusunda şunları söylemekte: “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür. Kültür; okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek, anlama yeteneğini eğitmektir”.

                                                 

2008 in ülkemize, barış, huzur, yenilik, başarı getirmesini dilerim.

          

Cevat Kulaksız

ckulaksizster@gmail.com.tr

Gelen Yorumlar
Okuyucu yorumları ‘onay’dan sonra yayınlanır. Küfür, hakaret, tehdit, aşağılama içerikli mesajlar silinir ya da değiştirilebilir; sorumluluğu yorumu yapana aittir.
Yorum Ekleyin
Başlık
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.

KırşehirYeniHaber
KIRŞEHİR Yeni HABER sadece internet üzerinden yayın yapmaktadır. Hiçbir kuruluşla doğrudan veya dolaylı herhangi bir bağlantısı yoktur.

2006 © 2008