| Pzr | Pzt | Sa | Ça | Pe | Cu | Cts |
| 1 | 2 | 3 | 4 | |||
| 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 |
| 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 |
| 19 | 20 | 21 | 22 | 23 | 24 | 25 |
| 26 | 27 | 28 | 29 | 30 | 31 |
KÜNYE
KIRŞEHİR Yeni HABER
İnternet Gazete
Yayın Yönetmeni:
M. Duran Sönmez
E.Posta: kirsehiryenihaber@gmail.com
Basın ahlâk ilkelerine uymaya söz vermiştir.
Sitede yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.

KIRŞEHİR Yeni HABER İMD üyesidir.
“DİŞİKİTLİ ÇETESİ, KESKİN ASKERİ HASTAHANESİNDE BİR OLAY
Kurtuluş Savaşında Ankara’da Kılıç Ali’nin (1888–1971) üyesi olduğu İstiklal Mahkemesi ve öteki yargılamalarda çok ilginç olaylar olur; nice asker kaçakları, eşkıya, çeşitli suç işleyenler yargılanır. Askerden kaçma olayları Birinci Dünya Savaşında başlamış ve asker kaçaklarının sayısı 300 bini geçmişti. Asker kaçakları hırsızlık ve yağmacılık yapıyor, dolayısıyla asayiş ve güvenlik bakımından ciddi bir tehlike oluşturuyorlardı. Bu kaçaklar yakalanamıyor ve cezalandırılamıyordu. Cephelerden, birliklerden öylesine asker kaçakları olur ki, 500 kişilik alaylardan 250–300 kişinin kaçtığı olur. 3–5–13 defa kaçanlara rastlanırdı. İşte bu asker kaçakları, eşkıyalar, asiler için kurulan, hatır gönül dinlemeyen, hiç temyiz ve itirazın olmadığı bu mahkemelerde, kimisi hapis, sürgün vb çeşitli cezalara çarptırılır, (kimilerine de kaçmayacağına dair yemin ettirilip affedilirken) kimileri de hemen mahkeme kapısında asılıverir.

Bu nedenle Kurtuluş Savaşında ehil mahkeme olarak on yerde İstiklal mahkemeleri kurulmuştur. Bu mahkemeler bazen seyyardı da, gerektiğinde ilçe, nahiye, köylerde bile kılı kırk yararak yargılama yaparlardı. Bu mahkemelerde mahkeme heyetinin arkasında bir levhada, “İstiklal Mahkemesi mücadelesinde, yalnız Allah’tan korkar” yazılı olup şu cezaları verebiliyordu: 1-Asarak idam etmek veya kurşuna dizmek, 2-Kalebent kürek veya ağır hapis,3- Sürgün, 4-Dayak, 5-Zararı ödeme,6-Görevden uzaklaştırma, 7- Halk ve asker önünde teşhir, 8- Milli Mücadelenin sonuna kadar gözaltına alma, 9- Mal ve mülküne el koyma 10- Asker kaçağının yerine en yakınını askere almak. Bu mahkemelerde Eylül 1920 den 1922 Temmuzuna kadar 1054 hemen idam, 243 ü gıyabında idam hükmü verildi. İşte bu mahkemelerde çok ilginç, trajik olaylar da yaşanır. Mesela bunlardan biri şöyledir: Yazar Orhan Kemal’in babası Abdülkadir Kemali Bey, Kastamonu İstiklal Mahkemesinin başkanlığını yapmaktadır. Mahkemede, askerden sürekli kaçmayı alışkanlık haline getiren 13 asker kaçağı ile birlikte, o sırada eşek ve at hırsızı Çingeneler de yargılanıyormuş. Her nasılsa 13 asker kaçakları asılacağı yerde, hapisle yargılanması gereken 13 at ve eşek hırsızı asılmış. Ertesi gün bu yanlışlığın farkına varan ilgililer, öteki 13 kişiyi de asıvermişler, mahkeme önünde.
Ankara’da kurulan bir numaralı, Kılıç Ali’nin de üyesi olduğu İstiklal Mahkemesi Cebelibereket Mebusu İhsan Bey, Elazığ Mebusu Hüseyin Bey, Kütahya Mebusu Cevdet Beylerden oluşuyordu. Yargılamalar Ankara’da oluyorsa da, olayların yoğunluğuna göre, Mahkeme seyyar da dolaşıp yargılama yapabiliyordu.
Sakarya Savaşının en çetin günlerinde başta on büyük isyanla birlikte, yurdun değişik yerlerinde çeşitli çeteler halka zulüm yanında, orduya asker ve iaşe yollarını haince baskınlarla zarar veriyor. Bunlardan biri de Kaman’ın Meryemkaşı Köyünden çıkma “Dişikitli” Çetesidir. Bu çetenin elebaşısı “Dişikitli” namıyla anılan Mehmet Şahin, Kaman, Çiçekdağı, Kırşehir, Ankara ve komşu yörelerde asker yollarına, köylere baskınlar yaparak o kritik ölüm kalım zamanında yoksul halka zulüm ediyor, yöreyi “zar ağlatıyordu”. Dişikitli, asker kaçakları ile eşkıya tipli adamlardan oluşan bazen üş-beş, bazen 20–30 atlı çetesi ile aklına gelen yerlere baskınlar yapıyor, devlete millete zarar veriyordu.
Dişikitli: Neden “Dişikitli” denilmiştir? Meryemkaşılı Köylülerinden bazılarının anlattığına göre, Dişikitli (Mehmet Şahin) kısa boylu, dışarıdan bakınca, pek de eşkıyaya benzemeyen bir insanmış. Eşkıyalığı sırasında çenesinden bir kurşun yeyip, uzun süre çenesini oynatamadığından lakabına “Dişikitli” deyivermişler.
Kılıç Ali yukarıdaki anılarında, Dişikitli’yi Çiçekdağı’lı (Mecidiye) olarak göstermiş ise de, Kırşehir yöresinin ağır ceza yargılamaları Çiçekdağı’nda (Mecidiye) yapıldığından, ayrıca Birinci İstiklal Mahkemesi zaman zaman gezici yargılamalar yaptığı ve bu dosyalar Çiçekdağı (Mecidiye) Ağır ceza mahkemesi kanalı ile yazışma olduğundan, “Dişikitli” Çiçekdağı’lı (Mecidiye’li) olarak yazılmış.
1. Dünya Savaşının en ateşli, en sıkıntılı günlerinde, cephelerde askerlerimiz çarpışıp can verirken, Dişikitli Çanakkale Savaşında cepheden bir defa kaçmış, kaçış o kaçış. Başına topladığı asker kaçaklarından oluşan bir çete kuran Dişikitli, kâh askeri konvoylara, kâh köylere baskın yaparak, devleti epey uğraştıran bir şaki imiş. Çevre köylerde, “Dişikitli Çetesi geliyormuş” denildi mi, halkı alırmış bir korku, bir telaş, “acaba bizden ne isteyecek” diye, endişeye kapılırlarmış. Dişikitli Çetesi gittiği yerlerde, korkudan, halkın “izzet-ikramla” karşılanırmış.
Dişikitli baskından nasıl kurtuldu: Dişikitli çetesi, köy köy asker kaçaklığına, eşkıyalığı devam ederken, yanında bulunan 10-15 kişilik avenesi ile, Haymana ilçesinin bir köyüne gelirler. Arkalarından bunları yakalamak için Jandarma müfrezesi takip etmektedir. Rastlantı bu ya, o köyde bir düğün olmakta, davul zurna çalınıp halay çekilmektedir. Dişikitli çetesi düğün evine dalarak, düğün sahibi ve muhtarı yanlarına çağırır. “Bizi şimdi arkadan jandarma takip ediyor, biz kaçağız, bizi ele verirseniz önce sizi öldürürüz. Onun için, ben zurna çalacağım, arkadaşım davul çalacak, ötekiler de halaya durup halay çekecek. Siz jandarmaya,-buraya böyle bir kimseler gelmedi- diyeceksiniz” diyerek sıkı tembihte bulunurlar.

Dişikitli başlar zurna çalmaya, çeteden biri davul çalıp ötekileri de halay çekmeye devam ederken, jandarma müfrezesi öteden yaklaşır, “buralardan kalabalık bir atlı grubu geçti mi”? Diye düğüncülere sorarlar. Davul zurna çalanların, halay çekenlerin kaçak eşkıya olduklarına jandarmalar ihtimal vermez. Düğüncüler de korkularından böyle bir kimseler geçmedi” diye söyleyince, atlı jandarma müfrezesi yollarına devam edip giderler. Böylece Dişikitli çetesi baskından şeytani bir planla kurtulur. (Bu anıyı Dişikitli’nin ağzından dinleyen, komşu Yeniköy’lü 75 Yaşındaki yerel gazeteci Kemal Seyitgazioğu anlatmıştır Ekim 2007)
Yine bu anılardan öğrendiğimize göre, Sakarya savaşının en ateşli günlerinde cepheden ayrılan bir atlı birliğince, epey uğraştıktan sonra, yukarıda anlatıldığı gibi asker kaçağı olarak eşkiyalığa devam eden Dişikitli ve avenesi “bir punduna getirilip” yakalanır.
Ne gariptir ki, tüm avenesinin çoğu zaman içinde teker teker yakalanıp asıldığı halde, Dişikitli yakalanamaz, savaş sonuna kadar kaçak ve eşkiyalığa devam eder. Eşkıyalıkta öylesine ün salar ki, tüm köyler, bunun baskı ve şiddetinden korkarlar; onun korkusundan besleyip, jandarmaya karşı korurlar. Yaşlı nineler, analar çocukları yatıştırmak için, “Dişikitli geliyor, seni dişikitliye veririm haa” diye korkuturlarmış. Dişikitli’yi hiç görmeyen, tanımayanlar, duydukları eşkıyalık öykülerini abarta abarta anlatıp, çevreye daha büyük bir korku dalgası salarlarmış.
Bir Meryemkaşı Köylüsü, 2007 nin Ağustosunda, Dişikitli’nin çocuklarının hışmından korkuyor olmalı ki, “aman ismimi yazma, Dişikitli, askerimiz cephede çarpışırken, o at hırsızlığı yapar, eşkıyalık peşinde gezermiş”, diyordu. Dişikitli’nin oğullarından bazılarının karışık olaylar, cinayet, kumar vs işlere karıştıkları da söyleniyordu.
Türk Ordusu, Mustafa Kemal, Kuvaay-i Milliye, Mehmetçikler kâh düşman karşısında, kâh isyan ve böyle Dişikitli gibi eşkıya peşinde, işgal edilmiş vatanı kurtarmak için yokluklar içinde mücadele edip, canhıraş emek ve can verirken, Dişikitli ve öteki asi, kaçak eşkıyalar, asker kaçağı olarak eşkıyalığa devam ediyorlardı.
Savaş bitip yurdumuz düşmanlardan kurtulduktan, Lozan Barışı imzalandıktan sonra genel bir genel af ilan edilir. Dişikitli ve bazı böyle eşkıya, asker kaçaklar da bundan yararlanıp idamdan kurtulur af edilirler. Meryemkaşı Köyünden ve yakın köylerden savaşta şehit olanların dul karıları yoksulluk içindededir.
Savaşlar sırasında gerek kocası askerde, gerek şehit olanların anaları, ihtiyar babaları, eşleri, çocukları köyünde yoksul ve açtırlar. O zamanları, kıtlık, yokluk bir yandan, savaştan sonra pek çok kadın, kocaları şehit olduğu için, çok mağdur durumdadır. Askerini-erini bekleyen, şehit karılarının yokluklar içinde acıları bilinmez, gözyaşları hiç dinmez, zülüflerine karışır gözyaşları; yaşlıların gözyaşları ile ıslanır aksakalları. Ben de bu duygular içinde bu satırları yazmaya çalışırken, Erzurum’da kocası şehit gelinin, “dön gel ağam dön gel dayanamirem, ağam öldüğüne inanamirem”; Kaman’lı kocası şehit gelinin de, “Yemen elleri, Yemen elleri ne didi Celal’in dilleri” (Celal can verirken) diyen ağıtlarını duyar gibi oluyordum. Keşke yerim yetse de, şehitlerin ruhlarını yâd etmeye vesile olmak için, daha nice ağıtları, destanları buraya alabilse idim. “Polatlı’dan atılan top seslerini Yelek dağlarında dinlediğini”, yukarıdaki şehit yakınlarının anılarını küçüklüğümde gözyaşları içinde anlatmıştı ninem.

Dulların bu çaresizliğini bilen kimseler, birkaç dulla evlenirler. Devlet te adeta bunu teşvik eden bir tavır içindedir. Böylece köyün sağ kalan erkekleri iki, üç, hatta dört dul kadınla evlenirler. (Yurdumuzun birçok köylerinde dul kadınlar bu durumda idi). Birbirlerine, durumu nispeten iyi olan evli erkeklere öğüt vererek, “şu dula bir nikâh atta garibin karnı doysun” diye teklifte bulunurlarmış. Kaç karısı olursa olsun, her yönden korunmaya muhtaç dul kadınlar, bir erkekle evlenmek için can atarlarmış.
Birinci Devre TBMM celse zabıtlarını incelerken, bekâr erkeklerin bir an önce evlenmelerini sağlamak veya teşvik etmek amacı ile 25 Eylül 1920 de “bekârlardan vergi alınması” için kanun teklifinde bulunulduğunu gördük. Kurtuluş Savaşının devam ettiği acılı günlerde, şehitler ve sonunda dul kadınlar arttıkça, 19 Şubat 1921 de TBMM sine, “evlenmenin zorunlu kılınması ve birden fazla kadınla evliliğe izin verilmesine” dair kanun teklifinde bulunulduğunu okuduk (sf: 664–665)
İşte askerden kaçan, affa uğrayan Kaman’ın Meryemkaşı Köyünün Dişikitli’si de, dul kadınların bolluğunda, bir değil, iki değil, tam üç mü, dört mü dul kadınla evleniverir. Askerde savaşan, yaralanan, terhis olup köyüne dönen gazilerimiz, gözleri yaşlı cephelerde çektikleri çileleri, yoksul da olsalar, savaşları alınları dik onurla anlatırken, Dişikitli de bıyığının altından kıs kıs gülerek, tuzu kuru bir şekilde eşkıyalığını anlatırmış. Ninelerimiz, dedelerimiz, babalarımız yörede böyle anlatırlardı.
(Kılıç Ali adı geçen Kitabında “Dişikilitli” diye yazmışsa da, Meryemkaşı ve yöremizde bu çetenin ismi “Dişikitli” diye bilinirdi. Halen Dişikitli’nin sülalesi, çocukları Kaman’ın Meryemkaşı köyünde ve Ankara’da yaşamaktalar.)
Bir numaralı İstiklal Mahkemesi üyesi Kılıç Ali’nin Sel Yayınları 1955 de yayınlanan “İstiklal Mahkemesi Hatıraları” adlı anılarının 13–14–15.sayfalarından, (bizim köyümüze yakın ve yörenin insanı olması nedeni ile buraya alma gereğini duyduk) Dişikitli Çetesi ile ilgili aynen şu ilginç olayları anlatır:
“Birinci İstiklal Mahkemesine baktığımız ve Sakarya Savaşının şiddetle devam ettiği gülerde, ordunun gerilerinde bir takım eşkıya türediği haber verildi. Bunların içinde Bilhassa Çiçekdağı’ndaki Dişikilitli (Dişikitli) denilen melun bir şaki, ortalığı allak bullak ediyor, adeta şehirlerin muvasalasını kesiyordu. Ordunun geri iaşe menzilleriyle irtibatı bu şaki tarafından daima tehdit altında bulunuyordu. Bu tehlikeyi bertaraf etmek ve bilhassa ordunun geri ile irtibatını ve iaşesini emniyet altına almak için, Başkumandan hattı harpten bir süvari fırkasını geri çekmiş, Miralay Nidaî Bey kumandasında olan bu fırkayı eşkıyanın tenkiline ve şehirlerarasındaki muvasalanın ve asayişin teminine memur etmişti.
Sakarya Harbinin şiddetli ve heyecanlı günlerinde, cepheden bir süvari fırkasını ayırmak mühim bir mesele idi.
Dişikitli pek azgın ve çetin olduğu süvari fırkasını uğraştırdı ve peşinden hayli koşturdu. Nihayet günün birinde fırkanın eline düştü.
Bu hain ve azgın şaki İstiklal Mahkemesine tevdi edilmişti. Yaptığı habaset ve cinayetler daire-i kazamız haricinde, Kayser İstiklal Mahkemesine ait olduğu için kendisini Kayseri’ye sevke karar vermiş ve muhafız taburundan Yüzbaşı Kemal Bey kumasında bir müfrezenin muhafazası altında Kayseri’ye sevk etmiştik.

Bunlara Ankara’dan hareketinden birkaç gece sonra, geceyi geçirdikleri bir köyde, müfreze kumandanı Dişikitli ile arkadaşlarını bir camie tıkar ve alelusul kapıya bir nöbetçi dikerek uykuya dalar.
Bu gafletten, kontrolsüz bırakılan nöbetçinin uyuklamasından istifade eden Dişikitli bir sırasını getirip azılı avenesiyle kaçmış gitmiş!
Hadise haddi zatında ilk nazarda adi bir vaka telakki edilebilirdi. Fakat biz onu öyle düşünmedik: Evvele ateş hattından mühim bir kuvvetin çekilmesini ve bıraktığı boşluğu, sonra da ordunun iaşe işinin tehdit ve tehlike altında bulunmasını, nihayet süvari fırkasının bin bir müşkülat ile geçirdiği bir şakinin tekrar ordunun gerilerine, iaşe menzillerine musallat ve belâ olmasını göz önüne getirdik. Buna sebep olan, böyle mühim bir vaziyeti kavrayamayan bir zabitten daha mühim anlarda daha mühim zararlar gelebileceğini düşündük. Ve kendisini derhal muhakeme altına aldık. Neticede silk-i askeriyeden tard ve on beş sene hapse mahkûm ettik.
Bu Yüzbaşı Kemal benim sütkardeşim ve evimde idi”.
Bu hemşerimiz Dişikitli olayını okuyucu ile irdelersek, hüzünle şu sonuca varırız:
Bu hemşerimiz Dişikitli olayını okuyucu ile irdelersek, hüzünle şu sonuca varırız:
1) 22 gün 22 gece süren Sakarya savaşını düşünürsek, Dişikitli’nın takibi için cepheden çekilen subayın, askerlerin, atların, silahların cepheden çekilmesi ne kadar önemli olduğunu siz düşünün…
2) Kılıç Ali’nin evinde kalan sütkardeşi Yüzbaşı Kemal Bey’in ceza alıp ordudan atılması, Kılıç Ali’ye ne kadar üzüntü vermiştir. (Çünkü bu mahkemeler korkusuz, tarafsız ve kılı kırk yararak özenli karar vermiştir).
3) Bir asker kaçağı ve çetesinin, orduya, çevreye, ailesine verdiği maddi ve manevi zararı da, ayrı bir olay olmalı.
Kırşehir, Kurtuluş Savaşında onca gayret, Kuvayyi Milliye’ye hizmet ve şehitler vermesine karşın, Dişikitli Çetesi, Devletle ters düşüp asılan 1.Devre Milletvekilimiz Hamit’li Rıza Bey gibi, Kırşehir’e üzüntü veren olayları da olmuştur.
Kaynak: İstiklal Mahkemesi Hatıraları. Kılıç Ali Sf: 13–14–15 Sel Yayınları 1955
İSTİKLAL SAVAŞINDA BİR KESKİN HASTAHANESİ OLAYI:
Sakarya Savaşının bütün şiddetiyle devam ettiği günlerde, İstiklal Mahkemesi ordu gerilerinde toplanan firarileri muhakeme etmek üzere Keskin’e gitmişti. İstiklal Mahkemesinin Keskin Devlet hastanesinde tanık olduğu olaylar ve yargılamaya ilişkin anıları, Bir nolu İstiklal Mahkemesi üyesi Kılıç Ali, yayınlanan anılarında şöyle anlatmaktadır:
“-Keskin’de Bulunduğumuz günlerde, Askeri hastanenin vaziyetinden, Sakarya’da fedakârlıkla çarpışarak yaralanan ve tedavi için gönderilen hastaların bakımsız, giyimsiz, iaşesiz fena hallerinden mütemadiyen şikâyetlerde bulunuluyordu. Bu şikâyetler üzerine, mahkeme heyet halinde, bir gün kalkıp hastaneye gitti. Vaziyet yerinde incelendi. Hakikaten, denildiği gibi, yaralarlın hali feci idi. Bunların ne altlarında, ne üstlerinde bir şey vardı. Bakımsız, perişan denilebilecek halde yatıyorlardı. Hastaların bu halinden hastanenin operatörü de şikâyetçiydi. Depolarda her şey mevcut olduğu halde verilmediğinden, ihmal, tembellik, lakaydî ve kırtasiyecilik yüzünden ilaç ve gıda temininin imkânsız hale getirildiğinde, en elim nokta olarak varlık içinde yokluk çekildiğinden, deliller gösterilerek dert yanılıyordu. İddiaların doğru olup olmadığını tahkik için depolar baştanbaşa teftiş edildi. Bunlar hakikaten hastaların her nevi, ihtiyaçlarını temin edecek tarzda doluydu. İaşe depoları da aynı vaziyette, ağızlarına kadar gıda maddeleriyle yüklüydü.
Hastanenin binbaşı rütbesindeki mesul bir başhekimi vardı. Kendisi çağırıldı, elde bu kadar çok malzeme, yiyecek varken, depolar ağzına kadar dolu iken, bunları hastalara vermeyerek küflendirmenin ve yaralıları sefil ve perişan etmenin sebepleri soruldu. Binbaşı sorgulara tatminkâr cevap vermiyordu. Mugalâta yapıyor ve aczini kırtasiyecilik sebeplerine bağlayıp duruyordu. Binbaşının fikriyle hareket edilse, yaralarlın hatta hepsi dahi ölse depolardan ilaç ve gıda alabilmek, formaliteler yüzünden tamamen imkânsız görünüyordu.

Bu vaziyet karşısında mahkeme heyeti şu karara vardı: Memleket için fedakârlık eden, canlarını veren vatan evladının geride kendilerini yedirecek, giydirecek, tedavi edecek bir hastane bulamamalarının ordu içinde yapacağı kötü tesisler önlemek, aczi yüzünden birçok insanların ölümüne sebebiyet veren hekim binbaşıyı tecziye etmek, kötü bir zihniyet ve idaresizliği ortadan kaldırmak ve binbaşı gibi hareket edenlere ibret olmak üzere vakayı ele almak lazımdı. Bu nedenle başhekim derhal tevkif edildi. Hemen orada muhakemesi yapıldı. Böyle bir zihniyetle malul bir amiri orduda vücudundan istifade edilmek şöyle dursun, bilakis zarar görüleceğine kanaat getirilerek kendisi askerlikten tardedildi ve hadisede hata ve ihmali görülen diğer alakalılar da cürümlerine göre, derece derece tecziye olundu. Bu hareketin tesiri gözükmekte gecikmedi. Az sonra şikâyetler kesildi ve her hastane, bu misale bakarak, yaralılara azami bir şefkat ve itina ile muamele yoluna girdi”.
Kaynak:1- İstiklal Mahkemesi Hatıraları. Kılıç Ali Sf: 19–20 Sel Yayınları 1955
2- Kılıç Ali’nin Anıları İşbank. Yaynlrı. 2005 Sf: 357–370
3- Resimler http://www.ataturk.net/ata/ali.html ve istanbul. indymedia. org.news.2004/12 sitesinden alındı.
Resim: Ortada, Kurtuluş savaşında yakalanmış elleri ayakları bağlı bir eşkıya jandarmalar arasında. Onun altında Kılıç Ali. Altta, tahta ranzalarda yaralı yatan Mehmetçiler hastanede.
Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com
Köşe Yazıları
"""""""""""""""""""""""""
"""""""""""""""""""""""""
"""""""""""""""""""""""""