BAZI KENTLERİN TARİHİNİ YAZMAK ZORDUR
GÜZEL İSTANBUL

 

Aralık 2008
PzrPztSaÇaPeCuCts
123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031
Aylık Arşiv
Ocak 2008
Şubat 2008
Mart 2008
Nisan 2008
Temmuz 2008
Eylül 2008
Ekim 2008
Kasım 2008
Aralık 2008
Yıllık Arşiv
Son Fotoğraflar
ayvansaray
boğaz ve gemi
SÜLEYMANİYE CAMİ
SULTANAHMET CAMİ
SULTANAHMET CAMİ
AYASOFYA CAMİ
Anadoluhisarı
Anadoluhisarı, İstanbul boğazının Anadolu yakasında yer alır. Beykoz ilçesine bağlıdır ve Boğazın en şirin ve tarihi semtlerinden birisidir.

İsmini Yıldırım Beyazıt'ın yaptırdığı ve tarihi kaynaklarda "Güzelcehisar" başta olmak üzere, "Akçahisar", "Güzelhisar", "Gözlücehisar", "Yenicehisar" ve "Akhisar" olarak karşımıza çıkan bir kaleden alan Anadoluhisarı semti, birbirinden muhteşem doğal güzellikleriyle ve sinesinde barındırdığı eşsiz tarihi eserleri ile, bir çok değerli sanatcıya ilham kaynağı olmuş eşssiz güzellikte bir semtdir. Anadoluhisarına Güzelcehisar denmesinin sebebi, kalenin boğaz suları üzerinde çevresine uygun olarak yükselmesidir. 

Semte adını veren Hisar, 1391 yada 1399 tarihleri arasında yaptırılmıştır. Bu hisarın varlık nedeni, Yıldırım Beyazıt'ın İstanbul kuşatmasıdır. Yıldırım Beyazıt, dönemin Bizans imparatoru Manuel'den yılda on bin altın vergi sözü almış ve yine bu doğrultuda Bizans toprakları içersinde bir cami inşa edilmesi, bir Türk mahallesi kurulması ve müslümanların aralarında ki çözümsüzlükleri kendi inançları doğrultusunda karara bağlayabilecekleri bir kadı'nın tayin edilmesi konularına hukuki birer statü kazandırmıştır. Ancak ne varki 14.yüzyılın son döneminde Doğu Türkistan hakanı Timur'un Osmanlı devletine karşı aldığı saldırgan tutumu fırsat bilen Bizans imparatorluğu, müslüman halkı kılıçtan geçirmiş ve anlaşma hükümlerini çiğnemiştir. 

Bu olayların detaylı anlatımını Evliya Çelebi'nin seyahatnemesinde bulmak mümkündür. O sıralarda Yıldırım Beyazıt'ın sarayında esir tutulan Bizans imparatoru Manuel kaçmayı başarmış ve Yıldırım Beyazıd'dan habersiz olarak Bizans ordularının başına geçmiştir. İstanbul'un Osmanlı imparatorluğu tarafından kuşatılmasında Müslümanlara yapılan bu eziyetin payının yüksek olduğu, tarihi kayıtlarda doğrulanan bir husustur. Yıldırım Beyazıt, daha şiddetli bir baskı oluşturabilmek için Güzelcehisarı yaptırmıştır. 1452 yılında, İstanbul'un fethi çalışmaları sürerken Fatih Sultan Mehmet'in emriyle bu kalenin karşısına Rumelihisarı adıyla ikinci bir kale daha inşa ettirilecektir.

Anadoluhisarı, İstanbul Boğazı'nın Asya yakasında, Göksu deresinin boğaza karıştığı dar alan üzerinde kurulmuştur. Anadoluhisarı asıl kale, iç kale duvarı, dış kale duvarları ve üç kuleden müteşekkildir. Hisarın ana yapısını dikdörtgen şeklinde yüksek bir kule oluşturur. İç kale durumunda olan bu kuleyi bir duvar çevirir. Kule ile iç duvarları bir ikinci sur kuşatır. Çok kenarlı olan bu sur'un köşelerinde burçlar vardır. Sur dış kale vazifesi görür.Hisarın inşaatinda kesme blok taşlardan başka, tuğlada kullanılmıştır. Fatih Sultan Mehmet Rumelihisarı'nı yaptırırken ayrıca Yıldırım Beyazıt'ın yaptırdığı Güzelcehisara, iç kale burcu ilave ederek orayı daha da güçlendirmiş ve onarımını da yaptırmıştır. Çarşının içinde bulunan ve denize bakan küçük ve sade bir yapı olan ancak bir o kadar da güzelliği ile göz dolduran Camiyi de yine Fatih Sultan Mehmet yaptırmıştır. Anadoluhisarı'nın içersinde ayrıca, III.Selim tarafından inşa ettirilmiş bir namazgah ve bir de nişangah bulunmaktadır. Anadoluhisarı kalesi, Türk ve Osmanlı askeri mimarisinin en olgun örneklerinden sayılır. 

Anadoluhisarı'nın yapımı ile ilgili olarak Meydan Larousse'de şu kayıtlar yer alır: " kalenin çeşitli bölümleri çabuk ve basit usullerle fakat çok sağlam olarak yapılmıştır. Kalenin ana duvarları blok taşlardan örülmüştür, bazen tuğlada kullanılmıştır. Aynı teknik iç kale duvarlarında da görülür, ancak burada ki tuğla sıraları daha çoktur. Güneybatı kulesinin eteğinde düz tuğla sıraları arasında, balık kılçığı örgü biçiminde yapılmış iki sıra konmuştur, bu süs bir kaç ayak kadar devam eder. Burada kullanılan tuğlaların boyutları çeşitlidir. Asıl kelenin yer katını örten tonozda ve batıda iç kale duvarının eteğindeki kemerlerde de tuğla kullanılmıştır. Ancak bunlar bazı yazarların ileri sürdüğü gibi yapının Bizans döneminde yapılmış eski bir kale  üzerinde kurulduğunu göstermez. İlk Osmanlı anıtları arasında buna benzer pek çok örnek vardır. Ayrıca bu yapının bir Bizans kalesi üzerinde yapıldığını gösterecek en ufak bir kayıt da bulunmamaktadır." 

Anadoluhisarı Göksu deresinin denizi doldurması ile zamanla içerde kalmıştır. Kale kapısı ve dış duvarları, yol genişletme çalışmalarında yıkılan Anadoluhisarı'nın Bizans döneminde ki isminin Neo Castrum(yeni kale) olduğu söylenmektedir. Bu isimlendirme, bazı tarihcilerin çok daha önceleri burada bir Bizans kalesinin bulunduğunu düşünmelerine yol açmıştır. Rumelihisarı ile birlikte bu hisarın vazifesi, İstanbul'un fethinde Boğaz'ın kontrolünü sağlamak olmuştur. Daha sonra uzun yıllar Boğazlarda Türk hakimiyetini sağlamakta ve Karadeniz'den gelecek tehlikelere karşı koymakta önemli rol oynamıştır. Zaman içersinde askeri değerini yitiren Anadoluhisarı, Boğaziçi'nin manzarasına güzellik katan bir yapı olmuştur.

İstanbul'da ki en eski Türk yapısı olarak bilinen Anadoluhisarı, aynı zamanda en eski Türk mahallesi olma şerefini de taşımaktadır. Yerleşme sahası kıyı boyunca kuzeye doğru, yamaçlara, Göksu'ya, daha güneyde Küçüksu'ya ve Göksu çayırında ki sırtlara yayılır. Anadoluhisarı güneyinde Kandilli, kuzeyinde Kanlıca ile bir  yerleşim bütünlüğü  meydana getirir. Kanlıca'dan sonra gelen Anadoluhisarı yöresi, Beykoz ile Üsküdar arasında Anadolu yakasının odak noktasını teşkil edecek şekilde ayrıcalıklı bir konum durumundadır.

Anadoluhisarı'nın kalbi hiç şüphesiz ki, dillere destan Göksu ve Küçüksu mesireleridir. Göksu ve Küçüksu mesireleri Osmanlı döneminde herkesin rağbet ettiği bir mesire yeri olan Kağıthane'nin 1730 yılında gerçekleşen Patrona Halil isyanında ki hadiselere mekan teşkil etmesi nedeniyle kapatılmasının ardından en gözde mesire yeri özelliğine sahip olmuşlardır. Bir  mesire yeri olarak Göksu'dan bahsederken karşımıza iki türlü Göksu eğlencesi çıkmaktadır. Bunlardan birincisi Göksu deresi içersinde yapılan sanatsal ve kültürel etkinlikler, ikincisi ise Boğaz sefası olarak tarif edilen ve Göksu deresi dışına kadar uzanan eğlencelerdir.

Göksu deresinin etrafında ki çimler üzerinde yer sofraları kurulmakta, geleneksel Türk tiyatrosunun en güzel örnekleri burada sergilenmekteydi. Orta oyunu başta olmak üzere burada gerçekleştirilen sanatsal ve kültürel etkinlikler, Göksu'nun simgesi haline gelmiştir. Gerçekleştirilen seyirlik programlar buraya olan rağbetin artmasında ki en önemli etkenlerdendir. Göksu deresinin bir başka simgesi de, dere boyunca arz-ı endam eden sandal yığınlarıdır. Bu sandal yığınları arasında zaman zaman yerini alan saltanat kayıkları da tarihsel öneme sahip bir başka görüntüsüdür Göksu'nun. Bu kayıklar; içi kadife kumaşlarla kaplanmış ve üç kürekci tarafından çekilen sandallardır. Saltanat mensupları, Göksu'da ki bu canlılığı paylaşmak üzere buraya gelirlerdi. Bu bağlamda Sultan Abdülmecid'in torunu olan Mevhibe Hanım'ın hatıratında aktardıkları son derece bilgilendiricidir. Bu hatıratlar, tarihin en canlı ve sıcak tutanaklarıdır. Bu nedenle bir sosyal tarih araştırması yapmanın olmazsa-olmazı, hatıratların rehberliğine de baş vurmaktır.

Burada yaptığımız kuşkusuz kapsamlı bir sosyal tarih çalışması değil, ancak yinede  elimizde ki bazı hatıratlara değinmekte fayda vardır. Mevhibe Sultan, saltanat mensuplarının Göksu'ya duydukları sevgiyi şu cümlelerle anlatmakta ve döneme ışık tutmaktadır:
" Göksu alemleri  veya gezintileri....bu, muayyen bir zamana kadar bizler için bir muamma, yerine getirilmesi imkansız bir arzu, bir gezinti idi. Cuma ve Pazar günleri, sarayın denize bakan pencerelerinden birinin önüne oturur, Göksu'ya doğru süzülen kayıkları hayret ve gıpta ile seyrederdik. Nedense Göksu'ya gitmemiz için bizlere müsade yoktu. Pencerenin önüne oturmuş bu talihli insanlara bakarken, kendimi bir mahpus addederdim. Günahımız neydi? Bizleri bu zevkten niçin mahrum ederlerdi? İşte Valide paşa'nın üç çifte kayığı. Kenarlarından denize sarkan gümüş balıklar, güneşin altında pırıl pırıl  parlardı. İşte Naime Sultan, işte Zekiye Sultan, şahane kayıklarının içinde en güzel feracelerini giymiş, Göksu'ya doğru giderlerdi.(...) Bir iki kere babama " bizde Cuma günleri Göksu'ya gitsek " diyecek oldum,  işitmediğim azar kalmadı. Annemi kışkırtır, babamı kandırması için ona yalvarırdım. Nihayet bir Cuma sabahı annem odama geldi.  " muradına erdin, hazırlan, bugün öğleden sonra Göksu'ya gidiyoruz. Babanla konuştum. Cemile Sultan izin vermiş, çocuklar gezsin, hava alırlar demiş " müjdesini verdi.(...) Nihayet hareket zamanı geldi. Rıhtıma indik. Üç çifte kayık emrimize amade bekliyordu. Kayığın arka tarafına yeşil çuhadan bir örtü serilmiş, yastıklar konmuştu. Örtünün üzerinde hanedan tacı göze çarpıyordu. Hamlacıların yani kayıkcıların sırtlarındaki yeşil renkli yeleklerin üzerinde de tacımız vardı.Babam selamlık tarafında rıhtıma inmiş, kayığa binmemizi bekliyordu.kandili'de akıntı fazla olduğu için Haremağası kayığı tuttu bbir üçüncüsü de annemi ve beni kayığa yerleştirdi. Hareket ettik. Babam, rıhtımda durmuş bizi seyrediyordu. Önünden geçerken başımızı hafifce eğerek selam verdik. O ise; " geç kalmayın, zamanında dönün" diye bağırdı. Artık Göksu alemine bizde katılıyorduk. Arada ki mesafe kısa olduğu için, çok geçmeden Göksu deresine girdik. Harap un değirmeninin karşısına sahile yanaştık. Gördüğüm ihtişam beni hayrete düşürdü. Çeşit çeşit kayıklar, rengarek kıyafetler, şemsiyeler insanın gözünü alıyordu. Hemen hemen herkes birbirini tanımakla beraber, kimse kimseye selam vermezdi. Bir müddet orada durup, etrafı seyrettikten sonra annem, dönme zamanının geldiğini söyledi. Vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştım. Canım biraz daha kalmak istiyordu.(...) Kandilli'de saraya yaklaşırken,rıhtımda bir aşağı bir yukarı dolaşan babamı gördük. Ateş püskürüyordu. Kayık rıhtıma yanaşır yanaşmaz yanımıza geldi, geç kaldığımız için beni biraz azarladı. Ancak bir daha gitmeyeceksiniz şeklinde yasak koyarak bizleri zevkimizden mahrum etmedi. Artık aşağı yukarı her hafta Göksu'ya gitmeyi adet edinmiştik.Bazı günler,Piyade denen bir çifte kayığa biner onunla Göksu'ya giderdik. Fakat ben bundan katiyen hoşlanmazdım. Çünkü piyadeye bindiğimiz zaman muhakkak arka tarafa bir haremağası oturturlardı." 

Göksu'da ki sandal gezintileri ile ilgili olarak o dönem Osmanlı topraklarında bulunan İngiliz lady Dorina Neave'nin şu sözleri de bir batılı gözüyle Göksu'da ki sandal gezintilerinin nasıl değerlendirildiğini göstermesi açısından oldukça ilginçtir. Lady Dorina Neave'nin sözleri dönemnde Beykoz'unda ki gündelik yaşamın işleyişine dair de ayrıntılı bilgiler ihtiva etmektedir. " Geçen asrın sonlarına doğru, o zaman ki adetlere göre, Türk hanımlarının yapabilecekleri güzel yaz gezmelerinden biri, Cuma günleri Göksu'ya gitmekti. Burası çok rağbet gören bir buluşma yeri idi. Ecnebiler ise, kendilerine pek yakışan yaşmaklı Kıyafetleri ile bu Türk bayanlarını yakından görme imkanı bulurlardı. Yaşmağın tülü güzelliklerini gizler, yalnız cazip gözler görünürdü. Kürekçiler bol beyaz pantolon, zengin işlemeli cepken, beyaz gömlek ve muhakkak kırmızı fes giyerlerdi. İki veya üç çifte kayıklardaki hanımları dereden içeriye veya dışarıya doğru gezdirirlerdi.Beyler ise hanımların kayıklarını cesaret edebildikleri kadar yakından takip ederlerdi. Bu Cuma gezmelerinde romantik ilişkiler kurulurdu. Fakat polis dereyi kontrol altında tutar, erkeklerin hanımlara söz söylemesine engel olmak için dikkat kesilirlerdi. Bazen dere o kadar kalabalık olurdu ki, yol almak için yanda ki kayığı elle geri itip ilerlemektan başka çare kalmazdı. Böyle zamanlarda hanımların kayığının yanından geçen erkeklerin eldivenli bir ele yazılı bir pusula verdikleri görülebilirdi. Şehzadelerden biri, mevkine güvenerek yaşmaklı güzele fazla ilgi gösterirse, polis suçluyu cezalandırmaya çekinir, ancak, can sıkıcı bir çareye baş vurarak, bütün kayıkların dereden çıkmasını emrederdi. Böylece cinsi latife aşır derecede ilgi göstermiş olan birisinin yüzünden, kabahati olmayan bizlerde dereden çıkartılmak zorunda kalırdık." 

1806-1862 yılları arasında yaşayan tanınmış İngiliz yazar Miss Julia Pardoe, 1835 yılında İstanbul'a gelmiş ve İstanbul'un güzellikleri karşısında gözleri kamaşmıştır. Gerçek amacı, Yunanistan, İstanbul ve Mısır'ı gezmek olan Julia Pardoe, İstanbul'a gelince kararını değiştirmiş ve bir başka yere gitmeyi düşünmeyerek dokuz ay burada kalmıştır. Sultan II.Mahmud'un saltanat sürdüğü bu dönemde Julia Pardoe, İstanbul'un mesire yerlerini, anıtları, çarşıları gezmiş bayram alaylarına ve saray'ın düğün alaylarına katılmış, devlet kademesinden çeşitli kişilerin konaklarına misafir olmuştur.

Anadoluhisarı'nda ki bir diğer mesire yeride Küçüksudur. Burası da Göksu bölgesine benzer özelliklere sahip olan nadide yerlerdendir. Küçüksu bölgesinin simgesi, Göksu deresinin suyu ile yetişen, iri taneli Mısırlar ve mısır kazanlarıdır. Küçüksu'da tıpkı Göksu gibi, Patrona Halil isyanından sonra değer kazanan mesire yerlerinden olmuştur. O dönemden sonra, en zor tarihi anlarda bile gözden düşmeyen bir bölge olmuştur. Birinci dünya savaşının devam ettiği yıllarda, Fahri Kopuz tarafından kurulan, Darüttalim Musiki heyetinin verdiği konserlere ev sahipliği etmiştir. Darüttalim'i musiki heyeti,Türk müziğinin zenginliğini Batı müziğinin çok sesli yapısı ile birleştirebilmeyi başarmış ve yedi kişilik bir oda orkestrasından beklenmeyecek derecede kaliteli bir müzik ortaya koymuşlardır. Bu dönemde, Almanya ile Osmanlı devleti arasında ki askeri ve siyasi ittifak, her iki devlet arasında kültürel bir alışverişede dönüştürülmek istenmiş, bu doğrultuda Darüttalim'i musiki cemiyeti iki kez Almanya'ya gitmiş ve Almanya'da büyük takdir görmüştür.

Haluk Şehsuvaroğlu'nun Asırlar boyu istanbul adlı eserinden öğrendiğimiz kadarıyla Küçüksu, Osmanlı sultanlarının da rağbet ettikleri bir mesire yeri olmuştur. Örneğin Sultan Abdülmecid, yedi çifte koşulu kayığı ile buraya gelmekte, Küçüksu kasrına yerleşerek burada yapılan musiki ziyafetlerini dinlemektedir.

Küçüksu kasrı, sadrazam Divittar Mehmet paşa tarafından 1751-1752 yılları arasında yaptırılmış ve yapımında tamamen ahşap malzeme kullanılmıştır. Günümüze kadar gelen, eşsiz güzellikte ki Küçüksu kasrı, bugünkü şekline 1857-1858 yıllarında kavuşturulmuştur. Dış cephesi ağır kabartmalarla süslü olan ve iç mimarisi göz kamaştırıcı bir yapıya sahip olan Küçüksu Kasrı'nın mimarı, Nikagos Balyandır. Bilindiği gibi Balyan ailesi, modern Osmanlı ve Türk mimarisinin bir çok gözde yapısını tasarlamıştır. Bu bağlamda Küçüksu kasrı, Türk mimari tarihinde oldukça sembolik bir yere sahiptir. Sultan II.Mahmud'un Ramazan aylarında Cuma günleri, selamlık resminden sonra kendisine dinlenme yeri olarak seçtiği Küçüksu kasrı, pek çok devlet adamına da ev sahipliği yapmış, bir çok önemli ziyafet şöleni bu kasırda verilmiştir. Günümüzde, Milli saraylar'a bağlı olan Küçüksu kasrı, arzu edenlerin gezip görebilecekleri şekilde dizayn edilmiştir. Küçüksu kasrının hemen yanında ve deniz  kenarında yer alam Mihrişah Sultan çeşmesi ise 1806 yılında Sultan III.Selim tarafından Annesi Mihrişah Sultan adına yaptırılmıştır. Ampir usulü ile tasarlanan çeşme, dörtyüzlü olan bir meydan çeşmesi niteliğindedir. Boğazın bu nadide köşesinde yer alan bu güzel çeşme, çok kereler ressamların tablolarını süslemiştir. Mihrişah sultan çeşmesinin dört yüzünde de, Hatif Mehmet efendi tarafından yazılan otuz iki mısralık bir kitabe bulunmaktadır. 

Küçüksu kasrının dışında, Anadoluhisarı'nda birbirinden güzel pek çok yalı daha bulunmaktadır. Her ne kadar bu güzel yalılardan bir kısmı günümüze kadar gelememiş, tarih kayıtlarında kalmışsa da, yine de onlardan bahsetmek Anadoluhisarı'nın tarihsel kimliğini deşijre etmek açısından yararlı olacaktır. Böylelikle, bir diğer yandan bugün harabe durumunda olan bazı yapılara sağlıklı bir tarih bilinciyle sahip çıkılabilmesi mümkün olacaktır. Bu bağlamda zikredilmeye değeri çok önemli bir yalı Amcazade Hüseyin paşa yalısıdır. Köprülü ailesine mensup bulunan ve 1697 yılında sadrazamlık görevine getirilen Hüseyin paşa'nın yaptırdığı bu yalı, 1699 yılında imzalanan Karlofça anlaşması vesilesiyle Nefçe sefirine verilen ziyafet başta olmak üzere, bir çok tarihi olaya tanıklık etmiştir. Maalesef bu yalı günümüzde kaderine terk edilmiş durumdadır ve doğanın tüm acımasızlığına rağmen direncini yitirmemekte ve geçmişe saygılı kişilerin yardımsever ellerinin kendisine uzanmasını beklemektedir. 

Anadoluhisarı yalıları içersinde, Bahriyeli Sedat Bey yalısı da kayda değer tarihi özelliğe sahip olan yalılardandır. Halihazırda restorasyondan geçen yalının kuzeye bakan kısmı selamlık, güneye bakan kısmı ise harem olarak tasarlanmıştır. Bu yalının ilk olarak Mustafa Reşid paşa tarafından yapıldığı iddia edilmekte ise de, bu konuda net bir bilgi mevcut değildir. Yalının yapılışı ile ilgili birbirinden farklı rivayetler aktarılmaktadır. Bir rivayete göre yalı, Sultan II.Abdülhamid tarafından, Bahriye nazırı Sedat bey adına inşa ettirilmiştir. Bu bölgede ki bir başka yalıda Fuat Paşa yalısıdır. Bu yalıda yıkılmış ve günümüze gelememiştir. Anadoluhisarı önünde bulunan Köseciler yalısından da bahsetmek gerekir. Yalının kayıkhanesi hemen alt taraftadır ve şu anda önüne bir rıhtım  yapıldığı için bu kayıkhane kullanılamaz durumdadır. Kayıkhanenin üzerinde, sonradan balkon haline getirilmiş bir kısım ve onunda üstünde bir ikinci kat çıkması mevcuttur. Bunun yanında, bir subay çocuğu olan ve Dolmabahçe, Ayasofya ve Sultanahmet gibi büyük camilerde vazilik yapan ve islam akaidi üzerine kitaplar yazan, Eşref Edip'in çıkardığı Sebilürreşad dergisinde yazılar neşrederek, II.Meşrutiyet dönemi düşünce dünyasına katkılarda bulunan Manastırlı İsmail Hakkı efendi tarafından yaptırılan, İsmail Hakkı efendi yalısı da zikredilmelidir. Bu yalının hemen bitişiğinde, Halveti tarikatı şeyhlerinden,Talat Efendi'nin yalısı bulunmaktadır. Onun yanında Pembe yalı olarak bilinen görece daha küçük, iki katlı bir yalı daha bulunmaktadır. Bu yalı aynı zamanda İlyas bey yalısı olarak da bilinmektedir. Bahsedilmesi gereken bir diğer yalı da, Komodor Remzi bey yalısıdır. Bu yalının 1717 yılında inşa edildiği öne sürülmektedir. Bu yalının önemli bir özelliği, ünlü ressam Feyhaman'ın, bu yalıda kiracı olarak ikamet etmiş olması ve bir çok resmini burada yapmış olmasıdır.


















 
Gelen Yorumlar
Toplam 3 yorum, 1-3 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
doğa
çok güzel
melek alçay eklemiş. | 03 Ekim 2006 Saat 12:53
HISARLI
DAHA GÜZEL OLMALI ( GAYRET )
ŞEVKET eklemiş. | 17 Haziran 2007 Saat 11:38
EN GÜZEL İSTANBUL: Yeni yorum eklendi.
Balyanlar mimar degil, muteahhittirler. Balyan ailesi, modern Osmanlı ve Türk mimarisinin bir çok gözde yapısını tasarlamamislar. Bunlarin yapiminda muteahhit olarak gorev almislar ve para kazanmislardir. Ayni zamanda devlete yaptiklari muteahhitlik islerinde de devleti bol miktarda dolandirmislardir. Bu sebeple bir donem ihalelere girisleri yasaklanmistir. Tarihi bilgiye ve belgeye dem vurmadan yapilan yorumlar ve yazilan yazilar gunumuzde Balyanlara hic de haketmedikleri onemli sifatlar vermistir. Bu konuda bilincli olarak yapilan bu dezenformasyonun ucu Ermeni diasporasina kadar gitmektedir. Konuyla ilgili internette ufak capli bir arastirma ile bile bir takim doyurucu bilgilere ulasilabilir. Onun disinda yazi oldukca basarili sayilir. Emek veren arkadasin eline saglik. Akil, fikir ve dusunce sahiplerine duyurulur.
Turk Mimari eklemiş. | 12 Aralık 2007 Saat 16:45
Yorum Ekleyin
Başlık
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.

Ara