
Boğaz'ın Avrupa yakasındaki, nadide semtlerinden biri olan Arnavutköy, sahil yolunda Kuruçeşme ile Bebek arasında kalmakta, yukarı sınırında ise Etiler ile Ulus semtlerine kadar uzanmaktadır. karşısında Kandilli Ve Vaniköy bulunmaktadır ki bunlar, birbirlerine çok benzeyen Boğaz semtleridir.
Arnavutköy semtinin, Fatih Sultan Mehmet Arnavutluk ve Epir'e egemen olduktan sonra buradan getirilen Arnavutların köye yerleştirilmesiyle bu adı aldığı sanılmaktadır. İlk Arnavut cemaatinin, o zamanlar bakımsız ve harap olan köye 1468 yılında yerleştiği bilinmektedir.
ARNAVUTKÖY TARİHİ :
Arnavutköy, Osmanlı İmparatorluğu zamanında idari yöndenGalata kadılığına bağlı idi. Galata köprüsü'ne uzaklığı 8.5 kilometre olan semt, günümüzde Beşiktaş ilçesine bağlıdır. Hıristiyanlıktan önce
Hestai olarak bilinen semtin, bu ismi bayırlarda yer alan kireç ocaklarından alıdığı bilinmektedir.
Arnavutköy'ün Hestai olarak bilindiği dönemlerde Megara ve Argos'dan buraya koloni kurmaya gelen Yunanlılar, köyün ilk halkını oluşturmuşlardır. Çok tanrılı bir inanan Yunalıların burada bir tapınakları da bulunmaktaydı. M.S. 3. yüzyılda Roma konsülü Promotos'un bölgeye bir villa inşa ettirmesi üzerine, "Promotos" olarak anılan köy daha sonraki yıllarda "Anaplous" olarak adlandırılmıştır. Hıristiyanlığın İstanbul'a kadar ulaşmasından sonra imparator Konstantinos bu dini Doğu Roma'nın resmi dini olarak kabul etmiş ve köy halkı Hıristiyan olmuştur.
Konstantinos, çok tanrılı döneme ait tapınağın bulunduğu yere Ayios Mikhailaion Kilisesi'ni yaptırmıştır. Bu kilisenin inşasından sonra burası Mikhailaion olarak anılmaya başlanmıştır. Bu kilisenin Latin istilasında yağmalanması üzerine uzun bir süre harap olarak kalmış, daha sonra da bu kilisenin taşları Rumelihisarı'nın yapımında kullanılmıştır. Bir çok ayazma ve kilise yapılan semte daha sonraları "melekler köyü" anlamına gelen
Horasmoto adı yakıştırılmıştır.
İstanbul'un fethinden sonra Rumlar semte " Asomaton" demişler, zamanla da "Megalu Revmatos"[büyük akıntı] olarak değiştirmişlerdir. Mega Revma halkının çoğunluğunun kökeni Marmara'nın Silivri, Tirilye, Mudanya gibi sahil kasabalarıyla Milos, Andros, Tinos, Naksos, Paros, Sakız gibi Ege'deki Yunan adalarından gelmekteydi. Akıntı Burnundan geçerken türlü zahmetler çektiklerinden dolayı denizciler de buraya "Diabolugue Revma"[şeytan akıntısı] adını vermişlerdir.
1540'lı yıllarda üzüm bağlarıyla kaplı olan köyün adının Arnavutköy olduğu kayıtlarda geçmemekle beraber, 1568'de Bostancıbaşı'na gönderilen bir fermanda "
Bostancıbaşı'ya hüküm ki Arnavutköy bağları hassa-ı Hümayun için koru iken bazı kimseler anda şikar ettikleri işitilmiştir." denerek halkın buralarda avlanmasının yasaklanması istenmektedir. Arnavutköy isminin bu tarihler arasında verildiği ortaya çıkmaktadır.İsmini Arnavut göçmenlerden alan köy, Arnavutların köyü terk etmesinden sonra da ismini muhafaza etmiştir. Bir kanıya göre, bu Arnavutların Ortodoks hıristiyan oldukları ve daha sonra Rumlaştıkları söylenmektedir.
16. yüzyılda bağları ve bahçeleriyle, esintili havasıyla Boğaz'ın en ünlü mesire yerlerinden olan Arnavutköy, 19. yüzyıla kadar Rum ve Musevilerin yerleşim bölgesi olmuştur. Evliya Çelebi Arnavutköy'ün 17. yüzyıl manzarasından şöyle bahsetmektedir :"
Leb-i deryada bin kadar bahçeli mamur haneleri vardır ki cümle Rum ve Yahudi'ye mahsus olup cami, mescid, imaret yoktur. Bir küçük hamamı vardır. Dükkanları dar mahalde vaki olduğundan bağ ve bahçesi azdır. Ekmeği ve peksimeti beyazdır. Yahudileri sahib-i zevk ve ehl-i sazdır. Rum hıristiyanlarının ekseri kavmi Lazdır. Cemaati müslimini gayet azdır"
1887 yılındaki yangından sonra köyde bulunan Yahudilerin büyük bir kısmı köyü terk etmiş, onların yerine Türkler yerleşmiştir. Türkler savaşlarda, sınırlarda silah altında bulunurken azınlıklar askerlik mükellefiyetinden muaf olduklarından dolayı devamlı işlerinin başında, maddi kaygılardan uzak, rahat ve müreffeh bir hayat sürmekteydiler.
Evliya çelebi Yahudilerin zevk sahibi ve saz ehli olduklarından bahsederken, Sultan III. Ahmed zamanında İstanbul'da bulunan
Lady Montagu da şöyle söylemektedir:
" zengin tüccarların hepsinin Yahudi olduklarını gördüm. Bu memleketde onların akıl almaz bir nüfuzu ve Türklerden üstün imtiyazları var. Adeta memleket içinde kendi kanunlarıyla idare olunan bir Cumhuriyet kurmuşlar. Kendi aralarındaki son derece sıkı bağlılığa karşı Türkler hem gevşek hem de ticarete karşı hevessiz.Onun için de Yahudi, bütün ticareti avucunub içine almış."
III. Selim'in ilk zamanlarında düzenlenmiş olan bir bostancıbaşı defterine göre sahil boyunda yer alan yalıların hemen hemen tamamı Rum zenginlerine aitmiş. 1820'den sonra Mora isyanına Rum zenginlerin destek verdiğini öğrenen II. Mahmud, Rumların gayrimenkullerine el koyarak Musevi ailelerine devretmiştir. Arnavutköy'de 1654'den beri Musevilerin varlığından söz etmek mümkündür. Küçük bir hastaneleri de mevcutmuş. Tayyareci Suphi sokak ile tekke sokağının kesiştiği noktada bulunan kalıntıların Ezehayım Sinagog'una ait olduğu bilinmektedir.
1887 yılındaki yangında, evlerinin ve sinagoglarının yanması sonucu Museviler semti terk eder ve Yahudi nüfusunun yoğun olduğu Ortaköy, Balat ve Kuzguncuk gibi semtlere yerleşirler. 1792'deki bir arzuhalden anlaşıldığına göre 200 yılı aşkın bir süre Ermenilere de ev sahipliği yapan semt de Ermeni kilisesi olmadığından dolayı ibadet için komşu semt olan Kuruçeşme'ye gidilirmiş. Küçük Ermeni ilkokulu, öğrenci azlığından dolayı 1930'lı yıllarda kapanmış.
1908'de II.meşrutiyet'in ilanına kadar geçen süre içinde Arnavutköy halkı kendi içişlerini kilise mütevelli heyeti öncülüğünde, zenginlerin maddi desteği ile hallediyordu. Halkın tamamını ilgilendiren önemli konuları ise Galata kadılığı'na ve Bostancıbaşına bildirmek zorundaydılar. II. Mahmud'un muhtarlık sistemini getirmesinden sonra muhtarlar tayin edilmiştir. O dönemde halkın çoğunluğu Rum olduğu için, seçilem muhtarlar da Rumlardan oluşmaktaydı.
Şirket-i hayriye'nin 1912'de yayınladığı
Boğaziçi Salnamesinde Arnavutköy hakkında şöyle bilgi verilmektedir:
"
Köprüden 4.7 mil(8.5km) uzaktadır. Şirket vapurları köprüden bu semte 22 dakikada ulaşırlar. Arnavutköy'ün üçte biri bayır üzerinde, ikisi dağ yamacındadır. Kısmen poyraz alır fakat gün doğusu rüzgarına tamamen açıktır. Bu cihetle birkaç defa hemen kamilen denilecek derecede yanmıştır. Binaların kagir ve muntazam olması ve
sokakların tesviye görmüş olması da buna delalet eder...Arnavutköy hal ve manzara itibariyle bir küçük Beyoğlu vaziyetindedir. Bu köyün toplam yolcu sayısı 1550 civarındadır. Yazın buraya misafirliğe giden nüfusun miktarı ise 350 kadardır. Günlük vasati hasılatı 1.625 kuruşa varır."
Antik dönemden beri yerleşim bölgesi olan Arnavutköy, vadi ve yamaçlar üzerine kurulu olduğundan ve kısmen poyraz aldığından ve gün doğusu rüzgarlarına açık olduğundan ötürü çıkan yangınlar genelde köyün tamamını etkisi altına almıştır. Depremlerin de etkisiyle, Antik dönemden günümüze kalan bir yapıya rastlanmamaktadır. Arnavutköy'de çıkan yangınlar köyün dokusunu tamamen değiştirmiştir.
Arnavutköy yangınları: Arnavutköy'ün talihsiz bir biçimde yaşadığı yangınların ilki olan 1797 yangını, sabahın alaca karanlığında şiddetli Lodosun da tesiriyle köyü tamamen etkisi altına almış, aralarında III. Selim'in sadrazamlarından Ve Nizam-ı Cedit'in kurulmasında büyük yardımları olan sadrazam İzzet paşa'nın, padişah için yaptırmış olduğu
Biniş köşkü'nün de olduğu bir çok yapının yanı sıra sadrazam'ın kendi yalısı, Akıntıburnu'ndaki meşhur
Hasan Halife yalısı ve Boğaz'ın o zamanki en güzel yapılarından biri olarak bilinen Mektupçu
İbrahim efendi yalısı kül olmuştur.
Bebek sınırına kadar uzanan yangın, büyük bir zaiyatdan sonra güçlükle söndürülebilmiştir. Bütün köy yeniden imar edildikten sonra 1883'te çıkan bir başka büyük yangında iskele başında bulunan 8 ev yangınla birlikte kül olmuştur. 1908 senesinde çıkan yangında ise 109 ev yanmıştır.
1887'deki büyük yangın, o zamanlar çıkan bir azınlık gazetesinde şöyle yer almıştır:
" Arnavutköy'de büyük yangın. Arnavutköy'de geçen Cumartesi akşamı saat 10 civarında başlıyanyangın, rüzgarın etkisiyle kısa sürede çeşitli yönlere doğru hızla yayılmıştır. Yangın köy içinde, Büyük Ayazma yolu'nda oturan Yanko isimli bir şahsın evindeki gaz lambasının devrilmesi ile başlamıştır. Dört yöne doğru yayılan yangın, Ayazma semtini, kilise yönünü, deniz yönünü ve Musevi semtini tutuşturmuştur. 5-6 saat kadar süren yangın sonunda Arnavutköy harabeye dönmüş, 450 kadar ev ile 250 dükkan yanmıştır. Padişah hazretleri yangın ile ilk saatlerden itibaren ilgilenmiş, sık sık yaverlerini göndererek gelişmeleri takip etmiştir.
Çıkan korku verici söylentilere rağmen, sonuçta sadece bir kişinin yaralandığı ve onun da tedavi altına alındığı anlaşılmıştır. Her yangında olduğu gibi, yangın yerine yağma amacıyla gelen yirmi kadar çapulcu, zaptiyeler tarafından yakalanarak Beşiktaş karakoluna sevk edilmişlerdir..... Arnavutköy'de yanan evlerin çoğunun Rumlara ait olduğu ve 800 ailenin sokakta kaldığı öğrenildi. Musevilere ait 40 kadar ev ile bir okul ve sinagog da kül oldu. Padişahın emri ile yangın felaketzedeleri için 500 çadır ve 3000 okka ekmek gönderildi. Yangından zarar görenlere yardım için Musurus paşa'nın başkanlığında bir yardım komitesi oluşturuldu. Midilli adası mutasarrafı Fahri bey yangın felaketzedeleri için 4.000 lira gönderdi.
Mora isyanı:
Arnavutköy'ü yangınlar kadar, belki de daha fazla etkileyen bir başka felaket de 1821 yılında ortaya çıkan Mora isyanıdır. Arnavutköy isyandan bir kaç yıl öncesinde konumu itibariyle ülke dışından gelen Yunanlıların özgürlük ve ayaklanma fikirlerini yaymak için uygun bir yerdi. Çünkü Arnavutköy şehir merkezine uzak olduğundan kontrol edilebilmesi güç olarak düşünülüyordu. Bunun yanı sıra Arnavutköy'ün Eflak, Boğdan ve Rusya ile iyi ilişkiler içinde olması ve deniz yolu ile buralarla teması sürdürebilmesi de önemli bir etken olmuştur.
1814 yılında Odessa'da kurulan Filika Eteria'nın[dostluk derneği] üyeleri 1818'de Arnavutköy'de Yunanlılara özgürlük düşüncelerini yaymak üzere faaliyetlerine başladılar. Ruslardan da önemli ölçüde destek gören derneğin amacı, 1789 Fransız Devriminden sonra Avrupa'da yayılan özgürlük ve milliyetcilik kavramlarını Rumlar arasında yerleştirmek ve onları yeşertmekti.
Osmanlı devleti aleyhinde yapılan bu faaliyetlerden endişelenen birçok aile çareyi köyü terk etmekte bulmuşlardı. Bu amaç için Arnavutköy'de bulunan ve önemli isimlerden biri olan Odessalı Rum tüccar Nikolaos Sukufas hastalanmış ve 31 Temmuz 1819'da hayatını kaybetmiştir. Mora isyanının başlaması ve hızla yayılması üzerine Padişah Sultan II. Mahmud'un emriyle şüphelendiği Rumlara Osmanlı yönetimi ağır cezalar uygulamıştır. Rum zenginlerinin evleri ellerinden alınarak Musevilere verilmiş ya da satılmıştır.
10 Nisan 1821'de istanbul'da Rum patriği V. Grigorios'un idamının ardından Arnavutköy Rumlarının dini lideri Theodorupolis Metropoliti Anthimos efendi, Edirne metropoliti Dorotheos ve Tırnava metropoliti İoannitis asılmıştır. Olayların yatışmasından sonra Arnavutköy halkı kendi yaşamlarına dönmüştür. Padişah sultan II. Mahmud, tekrar böyle olayların yaşanmaması için denizden ve karadan giren ve çıkanların kontrol edilmesi amacıyla bir kışla-karakol yaptırmıştır. 1821 Mora ayaklanmasına destek veren zengin Rum ailelerinin köyden gönderilmesiyle yerlerine Museviler yerleşmiş ve 1887 deki yangına kadar yaşamaya devam etmişlerdir.
1912'deki kayıtlarda 493 müslüman yaşarken, 642 ecnebi, 342 Ermeni, 32 Yahudi, 5973 Rum yaşamaktaydı. 1922'lerde ise Rum nüfus 6000 i geçmekteydi. Rumlar 1923'de Yunanistan'a ve İstanbul'un büyük semtlerine yerleşmeye başlamışlardır. Böylelikle semtdeki Rum nüfus giderek azalmıştır.
1950'de 3000 kişi olan Rum halkı İstanbul'da meydana gelen 6-7 Eylül 1955'deki olaylar, 1964 kararnamesi ve 1974 kıbrıs olayları sonucu köyü terk etmişlerdir.
6-7 Eylül olaylarında çağulcular Rumların evlerini, kiliselerini harap etmiş ve yağmalamışlar, otomobillerini kırıp parçalamış ve Arnavutköy deresine atmışlardır. O dönemde tüm bu olaylar yaşanırken Rumları koruyan ce çapulcuları engellemeye çalışan Türkler olduğu gibi, çapulculara Rumların evlerini ve dükkanlarını gösterek onlara yardımcı olan kötü niyetli kişilerde vardı.
Rumlar kendi çilek bahçelerinde çalıştırmak üzere Rize'den ve Giresun'dan genç tarım işcileri getirmişlerdi. Daha sonra bu tarım işcilerinin aileleri de semte gelip yerleşmişlerdi. Zaman zaman karadeniz'den gelen Türklerle, yerleşik Rumlar arasında kültürel farklardan kaynaklanan bazı sorunlar çıkmış olsa da 1955'in Eylül ayında yaşananlar kadar ciddi olaylar yaşanmamıştır.
Taksiarhis kilisesin'deki 400 yıllık "Mavromolos Meryemi" ikonası kırılarak dışarı fırlatılmıştır. Bu ikona daha önce, Rumeli Feneri ile Rumeli Kavağı arasında bulunan Rumların " Mavromolos" diye adlandırdıkları tepedeki manastırda bulunmaktaydı. 12 yüzyılda inşa edilmiş olan manastır, padişahlara ait vakıf arazisinde bulunduğundan dolayı 1713 senesinde yıktırılmış, keşişleri de sağa sola dağılmışlardı. Bu keşişlerden birinin ikonayı kapıp Arnavutköy'de bulunan Taksiarhis kilisesine teslim etmesiyle Arnavutköylü Rumlar tarafından büyük önem kazanmıştı. Meryem Ana yortusunun yapıldığı gün Rum halkı Mavromolos ikonasını alır, Mavromolos tepesine götürürler, orada ibadetlerini yaptıktan sonra geriye dönerlerdi. Olaylar sırasında büyük ölçüde zarar gören bu ikona, bir hayırseverin yardımıyla 1957 senesinde onarılmaya çalışılmıştır. Rumların başına gelen büyük felaketlerden sayılan bu olaylardan sonra Rum nüfus azalmaya başlamış, Rumların yerine Türkler yerleşmeye başlamıştır. Günümüzde de karadeniz'den gelerek semte yerleşmiş olanların çokluğu göze çarpmaktadır.
ARNAVUTKÖY ÇİLEĞİ:
Arnavutköy, meşhur İpsilantis ailesinin ilk çileği yetiştirmesinden önce üzüm bağlarıyla kaplı idi. Burada İpsilantis ailesinden söz etmek gerekirse Aleksandros İpsilantis, 1726 yılında İstanbul'da doğmuş, 1774 yılında da Eflak Beyliği görevine getirilmişti. 1785 osmanlı-Rus savaşında da Rus yanlısı olarak suçlanmış ve görevden alınmıştı. Bu olay sonrasında Avusrralya'ya sığınan Aleksandros, padişah III. Selim'in kendisini affetmesiyle bu görevini 1798 yılına kadar devam ettirmiş ve daha sonraları İstanbul'a dönmüştür. İşte dillere destan Arnavutköy çileğinin ilk fideleri bu tarihte dikilmiş, Bizans dönemindeki üzüm bağları zamanla yerlerini çilek bahçelerine bırakmıştır.
İstanbul'un en lezzetli çileği İstanbul'da yetiştirilirdi. İki çeşit çilek mevcut olup, 400 dekarlık tarlalarda senede 25-30 bin kilo Osmanlı çileği, 40-45 bin kilo da Frenk çileği üretilirdi. Küçük, açık pembe renkli ve hoş kokulu olan Osmanlı çileği, daha sonraki zamanlarda başka semtlerde de yetiştirilmeye başlanmıştır. Ama ismi hep Arnavutköy çileği olarak kalmıştır.
Bir diğer çeşit olan Frenk çileği ise, Osmanlı çileğine göre daha koyu renkli ve daha büyüktür. Sokakların ve insanların çilek koktuğu o dönemde ilk mahsul, Mayıs ayında alınmaktaydı. İnsanlar emek vererek topladıkları o çileklerden önce kendi ihtiyaçları kadarını alır, geri kalanını da sepetlere koyarak iskeledeki satış meydanlarına ve pazar kayıkları vasıtasıyla da İstanbul'un diğer pazar alanlarına götürürlerdi. Çileğin yanı sıra bu verimli topraklarda başka meyve ve sebzelerde yetiştirilmekteydi. Tüm bu mahsullerde bu çilekler gibi pazar kayıkları vasıtasıyla İstanbul'un pazarlarına götürülür ve satılırdı. Aynı zamanda bu kayıklar dönerken, köyün ihtiyacı olan bakkaliye ve manifatura malzemelerini de beraberlerinde getirirlerdi.
O dönemlerde Arnavutköy'de hayvancılıkla uğraşan kesim de oldukça fazlaydı. Ayazma'nın yanında İstanbul'daki gayr-ı müslimlerin ihtiyacını karşılayan domuz çiftliği bulunmaktaydı. Boğaz'da çeşit çeşit balıkların yaşadığı o dönemde, halkın biir kısmı da balıkcılıkla uğraşırdı. Bu balık ürünleri de kayıklar sayesinde İstanbul pazarlarına taşınırdı. Yani Arnavutköy'de tarım, hayvancılık, balıkcılık ve kayıkcılık yaygın mesleklerdendi.
KÜÇÜK BEYOĞLU:
Arnavutköy'ün meyhaneleri, tavernaları, gazinoları, kahvehaneleri halkın kazanç sağladığı ayrı bir alanını oluşturmuştu. Bu eğlence yerleri taze balıkları, midyeleri ve türlü türlü mezeleriyle tüm istanbul halkının uğrak yerlerindendi. Havalar ne kadar sıcak ve durgun olursa olsun Arnavutköy'ün hafif esintili havasının etkisiyle eğlence yerleri yaz kış dolup taşardı. Eğlence ve zevk yeri olarak bilinen bu semte halk arasında " küçük Beyoğlu " denirdi.
PANAYIRLAR :
Panayır zamanlarında, yortu zamanlarında, buralar daha bir kalabalık olurdu. Çeşitli semtlerden gelen Rumlar tüm eğlence yerlerini doldururlardı. Üç gün süren panayırlara Temmuz ayı'nın son Pazartesi günü başlanırdı. Arnavutköy'ün panayırı boğaziçi'nin en meşhur panayırlarından birisiydi. 1938'e kadar büyük panayırlar yapılmış ve panayır akçesi alınmıştır. Panayırlarda " Türk bulundurma " mecburiyeti de vardı.
Arnavutköy dışında Kuzguncuk, Çengelköy ve Göksu'da da panayırlar yapılırdı. Ahmet Rasim "Şehir mektupları" isimli eserinde Arnavutköy panayırını diğer semt panayırlarına oranla daha kibarhane şeklinde tanımlamıştır. Bu panayırlar ticari amaçlı değil, tamamen eğlence amaçlı şenliklerdi.
FENER ALAYLARI :
Tüm güzelliklerin buluştuğu Boğaziçi'nde bir güzellik daha vardı ki: o da fener alaylarıydı. Günümüzde Ortaköy pazarı olarak bilinen iskele meydanında Musevi ve Müslümanlardan oluşan topluluk meşaleleri yakıp, Arnavutköy'e doğru yola çıkarlardı. Sahilhanelerde kandiller yakılır, alay yaklaşınca meşale neferlerine lokum, şerbet ve likör ikram edilirdi. Alay, Arnavutköy karakolunda son bulurdu. Genç kızların dağıttığı hoş kokulu Arnavutköy çileğinden tadan neferler, tekrar Ortaköy meydanına geri döner ve meşalelerini söndürürlerdi.
YORTU GÜNÜ :
Boğaziçi'nde yaşayan tüm Ortodoks hıristiyanlar her yıl Ocak ayının 6'sını heyecanla beklerdi. Bu günde Hazreti isa'nın Ürdün ırmağında vaftiz edilmesi anısına denize haç atma töreni[Teofania Yortusu] yapılırdı. Kilisede yapılan dini törenin ardından din adamları ve kalabalık cemaat sahile inerdi. Arnavutköy karakolunun karşısından, köyün metropolit denen lideri sandala biner, biraz açıldıktan sonra sağ elinde tuttuğu tahta haçı dualar eşliğinde denize bırakırdı. Bu tören yapılırken insanlarda sandallara binerek bu töreni büyük bir coşku içinde izlerlerdi. Yılın o soğuk kış gününde mayolarını giymiş hazır bekleyen Rum gençleri suya bırakılan haçı çıkarmak için birbirleriyle kıyasıya yarışırlardı. Haçın kaybolması uğursuzluk sayıldığından akıntıya kapılmadan çıkarılması gerekmekteydi.haçı çıkaran genç, haçı öperek din adamlarına teslim eder, daha sonra da köyün dükkanlarında dolaşarak bahşiş toplardı.
Ne kadar zamandır yapıldığı bilinmeyen bu tören 1926 yılına kadar devam etmiştir. 25 yıllık bir aradan sonra 1950'de yeniden yapılmaya başlanan bu törene 6-7 Eylül 1955 olayları nedeniyle yeniden ara verilmiştir. O dönemde azınlık gazetelerine konu olan bu denize haç atma töreni, 1887 yılında çıkarılan bir gazetede şöyle yer almıştır:
"Geçen günArnavutköy'de Haçın suya atılması yortusu sırasında bir mavnanın üzerine kurulan derme çatma platformun üzeri,nde toplanan kalabalığın ağırlığını kaldıramayıp çökmesi üzerine genellikle kadınlardan ve çocuklardan oluşan çok sayıda seyirci denize dökülmüştür. Töreni seyretmekte olan Arnavutköy karakolunun komutanı Hacı Mahmud Efendi'nin samimi çabası ile herkes kurtarılmış ve olay ucuz atlatılmıştır."
Denize haç atma töreni günümüzde hala yapılmaktadır. Fakat Boğaziçi'nde Rum Ortodoks hıristiyan sayısı eskiye oranla çok az olduğundan her semtde değil; Arnavutköy, Ortaköy ve Yeniköy gibi Boğziçi semtlerinden sadece birinde yapılmaktadır. Rum Ortodoks hıristiyan cemaati her yıl belirlenen semtde toplanır, kilisede ibadetlerini yaptıktan sonra töreni coşkuyla kutlarlar.
Eski dönemlerde yapılan denize haç atma töreni o zamanlarda Arnavutköy'e bir canlılık getirirdi. İstanbul'un çeşitli semtllerinden gelen Rumlar lokantaları, meyhaneleri ve eğlenceye dair her mekanı doldururlardı. Törenden sonra ise sazlı sözlü eğlenceler yapılırdı.
Denize haç atma töreni olarak bilinen Teofania yortusu Arnavutköy'de en son 2000 yılında yapılmıştır. Dini törene saat 10.00 da Ayia Strati Taksiarhis kilisesi'nde diğer semtlerden gelen Rum Ortodoks hıristiyanların da katılımıyla kalabalık bir cemaat eşliğinde başlandı. Her zamanki gibi dini törenin ardından papazın öncülüğünde, din adamları ve cemaat saat 12:00'de sahile indiler. Haç, akıntıburnu'nda atılacaktı. Denizin aşırı dalgalı olması nedeniyle Arnavutköy iskelesi önünden atılmasına karar verildi. İki Rum genç mayolarını giymiş bir biçimde hazır beklediler. Haçın kaybolması uğursuzluk sayıldığından tahta haça ip bağlandı ve papazın denizin bereketi, gemicilerin ve balıkcıların sağlığı için dua etmesinin ardından denize atıldı. Haçı çıkaran genç, eskiden olduğu gibi haçı köyün dükkanlarında dolaştırarak bahşiş toplamadı, sadece haçı papaza teslim etmekle yetindi. Tören sırasında küçük bir kaza da yaşandı. Haçın denize atıldığı sandal su aldığı için battı ancak önemli bir olaya sebebiyet vermedi.
AKINTIBURNU:
Arnavutköy'ün önemli ve bilinen mevkilerinden olan akıntıburnu, Karadeniz'den Marmara'ya doğru Boğaz akıntısının en şiddetli olduğu yerdir. Geçişi bir hayli zahmetli olduğundan ve kötü havalarda kayıkcılar ve motorcular için tehlikeli bir hale geldiğinden dolayı bu akıntıya denizciler Şeytan akıntısı demişlerdi. Akıntıya kapılan kayıklar, sahilde bekleyen ve yardım karşılığında üç-beş kuruş bahşiş koparan yedekciler tarafından çekilir veya yolcular inerek yollarına sahilden yürüyerek devam ederlerdi.
Abdülaziz'in imparatorluk tahtından indirilmesinde önemli bir rol oynamış olan Serasker Hüseyin Avni Paşa, böyle bir kaza yaşamıştır. Olaydan bir gün önce, Hüseyin Avni paşa saraya davet edilmiş, fakat Serasker bu davetten endişelenmiş, ve mazeret bildirerek daveti geri çevirmiştir. Gönderilen yaveri başından savdıktan sonra Bebek'te oturan Sadrazam Rüştü paşa ile buluşmak üzere üç çifte kayığa atlamış, Akıntıburnu'na geldiklerinde üç çiftenin iki küreğini akıntı kırmış ve sahilde de yedekçi bulunmadığından kayığı çekememişlerdir. Sonrasında binbir güçlükle sahile çıkartılan kazesker, Bebek yolculuğuna sahilde yürüyerek devam etmiştir.
Peter Gylius'a göre 16. yüzyılda yengeç sürüleri de yüzemediklerinden dolayı karaya çıkarak yollarına karadan devam etmişlerdir. İhtimal ki: bu sürüler yüzemediklerinden değil, üreme mevsimlerindekaraya çıkıyor ve orada yürüyorlardı. Bu yengeç sürülerinin rıhtımda bıraktıkları izlerin 18. yüzyıla kadar geldiği söylentiler arasındadır.
ULAŞIM :
Arnavutköy'de ulaşım atlarla, kayıklarla ve sandallarla sağlanıyordu. 1800'lü yılların ortasına gelindiğinde, bazı semtlerde vapur seferlerinin başlamasıyla Arnavutköy halkıda böyle bir talepte bulunmuştur. Arnavutköy halkının talepleri, göz önüne alınarak 1851 yılında Şirket-i hayriye tarafından, ahşap olarak inşa edilmiş Arnavutköy iskelesinde halkın Buğ gemisi diye adlandırdıkları vapurlar seferlerine başlamışlardır. Böylelikle ulaşım büyük ölçüde kolaylanmıştır. Vapur seferlerinin yanı sıra motorlu taşıt sayısının az olduğu zamanlarda, ulaşım için tramvaylarda kullanılmaktaydı.
Yolların dar ve bakımsız olduğu o zamanlarda, Eminönü-bebek tramvay hattı İstanbul'un iki önemli ticaret merkezi olan Galata ve Eminönü'ne ulaşımı oldukça kolaylaştırıyordu. Tramvay hattı 1960'lara kadar devam etmiş, sonrasında tramvaylar yerlerini troleybüslere bırakmıştır. Troleybüsler ise yakın zaman kadar yani 1980'lere kadar yolcu taşımaya devam etmişlerdir.
Günümüzde ulaşımın büyük çoğunluğu karadan motorlu araçlarla yapılmakta ve vapur seferleri az da olsa devam etmektedir. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi tarafından yaptırılan kazıklı yol çalışmaları,bir zamanlar fenerli Rum beylerinin, hanım sultanların, sadrazamların oturduğu yalıları denizden uzaklaştırmış ve motorlu araçların gürültüleriyle kirleriyle baş başa bırakmıştır.
YALILAR :
Bir zamanlar pazar kayıklarının, sandalların süzülerek geçtiği yalı önlerinde şimdilerde her tüürlü gürültülü motorlu aracı görmek mümkün. buna rağmen son yıllarda yapılan restorasyon çalışmalarıyla yalıların eşsiz güzellikleri yeniden ortaya çıkmıştır. Bu eşsiz güzelliklere sahip olan yalılardan biri olan Bebek-Arnavutköy caddesi üzerindeki Kırmızı Yalı'yı ele alırsak, bu yalı 1830 'larda Sultan II. Mahmud'un bir Ermeni bahçevanı tarafından yapılmış, 1930'da da İstanbul üniversitesi'nden emekli Arkeoloji profesörü Halet Cambel tarafından satın alınmıştır. Bunun gibi kimisi ahşap kimisi beton olan ve her birinin kendine özgü güzelliği olan bu yalılar tarihi olma özelliklerinin yanı sıra, birer sanar eseri olarak da günümüzde varlıklarını devam ettirmektedirler.
Yalıların arka tarafındaki cadde üzerinde yürüdüğümüzde, " bu yalılarda kimse yaşamıyor" diye düşünebilirsiniz. Bu çünkü bu tarafta bir sessizlik hakimdir. Kazıklı yol üzerinden geçerseniz eğer, yalı sakinlerinin bazılarını kitap okurken, bazılarını televizyon seyrederken, bazılarını çalışırken, bazılarını da aileleri ile sohbet ederken gözlemleyebilirsiniz. Haklı olarak yalı sakinleri günlerinin büyük bir kısmını yalının denize bakan bölümünde geçirmektedirler.
Dar ve artık ihtiyaca cevap veremez hale gelen Arnavutköy-Kuruçeşme yolunu genişletme amacıyla yapılan çalışmalar için bazı yalılar ve evler istimlak edilmiş, bir zamanlar altına fok balıklarının toplandığı tarihi Arnavutköy iskelesi de iç kısımda kaldığından dolayı yıkılmış, yol çalışmalrının son bulmasıyla tam karşı tarafına eski özellikleri muhafaza edilerek yeniden inşa edilmiştir. Bu yeni iskelenin hizmete giriş tarihi ise 6 Temmuz 1988 dir. İlk olarak 1851'de hizmet vermeye başlayan iskelenin eskiyen çinkoları 1890 yılında değiştirilmiş, 1910 yılında da ilk telefon konulmuştur.
TARİHİ ESERLER:
Arnavutköy Tevfikiye camii:
Dikdörtgen planlı, üçgen alınlıklı, tek minareli, küçük bir cami olan Tevfikiye camii Akıntıburnu'nahakim bir konumdadır. Kagir duvarlı ve ahşap çatılıdır. II. Mahmud camiyi inşa ettirmeye başladığında köyde müslüman nüfus henüz yoktu ya da yok denecek kadar azdı. Bu nedenle bu caminin kışlada bulunan müslümanların ibadetlerini yerine getirebilmeleri için yapıldığı söylenmektedir. Ayrıca müslüman nüfusun daha sonra artabileceği de düşünülmüş olabilir. Yesarizade Mustafa İzzet Efendi'nin caddede bulunan avlu kapısının üzerindekli kitabesinde şu dizeler yazmaktadır:
"padişah-ı din perver saye-i Rabbil ibad,
Hazreti sultan Mahmudi Şeriat İktida,
Yapdı bu canibde cami ol imamül Müslimin,
Eylemekte her taraftan rüzi şeb celbi dua,
Lütfi der yaveş revan oldu Akıntıburnuna,
Askeri mansürine bir kışla yaptı ibtida,
Kıldı biir cami dahi inşa ki cündi mü'minin
Eylesünler ande ihlas ile her vakti eda,
Ol hüdavendi celilüşşani asker perverin,
Ömrün efzun eyleyüb nusret vire hak daima,
Yazdı Rif'at bendesi tarişhi müstesnasını,
Kıldı Han mahmudi Adli Camii bala bina."
Minberi ve vaaz kürsüsü ahşaptır. Altı bodrum mahzen olan caminin mihrap yeri deniz tarafında, son cemaat yeri ise avlunun arka kısmındadır. Kagir minaresinin kapısı avluya açılmakta ve avluda bir çeşme bulunmaktadır. Geçmiş yıllarda cemaatin abdest aldığı musluklara gelen dağ suyu bazı tarla ve bahçe sahipleri tarafından patlatılmış, su tarla ve bahçelere akıtılmıştır. O yıllarda cami cemaatinin çoğunun su sıkıntısı yüzünden dağıldığı söylenmektedir. Artık caminin suyu akıyor, bu nedenle cemaatin her an abdest alması da mümkündür. Daha önceki yıllarda caminin sol tarafında bulunan ek bina kullanılmamaktaydı ve cami kısmen bakıma muhtaç bir haldeydi. Günümüzde caminin her bölümü kullanılabilir haldedir. Cami imamının gayreti, cemaatin himmetiyle, caminin bakımı periyodik olarak yapılmakta, kırılan ve eskiyen yerleri hemen tamir edilmektedir.
Geniş bir avlusu bulunan caminin iki kapısı da avluya açılır. kapılardan biri cümle kapısı, diğeri de hünkar kasrının özel kapısıdır. Kapıların üzerinde II. Mahmud'un tuğrası bulunan iki mısralık kitabeler mevcuttur. Cümle kapısı üzerinde caminin yapımına başlandığı belirtilmekte, hünkar kapısındakinde ise, inşaatın devam ettiği belirtilmektedir.