
Ayasofya İstanbul'un en ünlü ve en büyük Bizans kilisesidir. Dünya mimarlık tarihinin en önemli eserlerinden biri sayılan bu yapının inşasına, imparator I. konstantinos tarafından başlandı ve 15 Ekim 360 tarihinde II. Konstantinos'un imparatorluğu sırasında Tanrı'ya adandı. Önceleri Megalo Eklessia (büyük kilise) olarak anılmaya başlanan yapı daha sonraları 5. yüzyıldan başlayarak Teslis'in ikinci elemanı oğul'un niteliği olan Aya sofya (kutsal bilgelik) adını aldı ve bütün Bizans devri boyunca bu adla anıldı. Bu kilisenin kalıntıları bugünkü Ayasofya'nın batı avlusunda 1935 yılında yapılan kazıda ortaya çıkarılmıştır. Kilise 532'deki Niko ayaklanmasında tamamıyla yanmıştır.
Bu büyük anıtın bulunduğu yerde daha önce aynı adı taşıyan iki kilise yapılmış, ama bunlar çeşitli nedenlerle yok olmuştu. Onların bazı kalıntıları bahçede duruyor. İmparator İustinianos siyasi düzeyde eski Roma imparatorluğu'nu yeniden bir araya getirme amacıyla generali Belisarius'u İtalya'ya ve kuzey Afrika'ya yollarken, bu iddialı planlarına uygun bir biçimde, başkentinde o güne kadar görülmemiş bir büyüklükte bir kilise yaptırmaya girişti. Matematikci Tralles'li
Anthemius ve Miletus'lu geometri bilgini
İsidorus kilisenin mimarı olarak değerlendirildi. Kısa süre sonra Anthemius öldü; kilise tamamlandıktan az sonra bir kısmı depremde çöktü. O zaman işe katılan, Miletus'lu mimarın yeğeni genç İsidorus'un katkısıyla kubbe kasnağı yükseltilerek ağırlık azaltıldı ve ve bu biçimiyle kubbe kilise, zaman zaman bazı onarımlardan geçerek, günümüze kadar geldi ( dışarıdan duvarı testekleyen büyük ve biraz "estetiksiz" destek duvarları bu sonraki onarım ve tedbirlerdendir. Doğu-Batı aksındaki yarım kubbeli duvarlar yeterince sağlam olduğu halde, kuzey-güney duvarlarındaki kemerler görece zayıf kalmış ve bunların ek desteklerle sağlama alınması gerekmişti.)
Ayasofya'nın görünümü, boyutları, bugün de ona bakan insanda hayret ve huşu duyguları uyandırır. Ama çağdaş insanın gözü ve belleği, ne olsa çok sayıda anıtsal binaya göre koşullanmıştır. 6. yüzyılda - ve çok daha sonraları - bu binayı görmek benzersiz bir yaşantı olmalıydı. Nitekim İustinianus kendiside kilisenin resmi açılışında heyecana kapılmış ve "seni geçtim Süleyman" diye haykırmıştı. Daha sonra yapılan yalnız üç kilise, sırayla Londra'da St Paul, Roma'da St Peter ve Milano'da Duomo, Ayasofya'yı büyüklükte geride bırakmışlardır. Bu bağlamda bir kaç rakam verelim: Kilisenin yüzölçümü 7570 metrekaredir. uzunluğu 100 metreyi geçer. Orta nefin boyutları 75 x 70 metredir. Kubbenin yerden yüksekliği 55.60, çapı ise 31-32 metredir (onarımdan ötürü tam bir daire değildir).Bir zaman kubbeden sarkıtılan iskandillerin yere değdiği noktalara işaret konmuştur. Bunları birbirine bağlayarak yuvarlağı dönünce, kubbenin büyüklüğü, gördüğümüz ve bildiğimiz halde, bizi bir kere daha şaşırtır. Binanın dış görünüşünden çok, öncelikle içinin etkileyiciliğine önem verildiği, çok dikkatli olmayan bir bakışlada anlaşılıyor ( bu çapta bir binanın dış görünüşünün nasıl olsa yeterince etkileyici olacağı düşünülmüştü herhalde).
Mimari plan oldukça ilginçtir. O zamana kadar genellikle yuvarlak planlı binalarda başarıyla ( Roma'daki Pantheon gibi ) kullanılan kubbe, dört kçşe bir bazilikal binanın üzerine oturtulmuş. Dolayısıyla yuvarlak kubbe aşağıdaki dikdörtgene pandantiflerle bağlanıyor. Ama asıl dahiyane yenilik, kubbenin iki yanına yapılan iki yarım kubbeyle merkezi mekânın genişletilmesidir. Bu, binanın içinde durup bakan insana muazzam bir genişlik duygusu veriyor ( hatta belki de "ezici" bir etkisi var). kasnakla yarım kubbeler ve onları destekleyen altı daha küçük kubbeye rağmen, merkezde büyük bir ağırlık vardır ve bu ağırlık kilise içinde, zeminde ve üst galerilerde sıralanan 107 sütuna bindirilmiştir.
Ayasofya'dan sonra, Bizans mimarisinde, bu çapta yeni bir bina inşaatına girişilmedi. Bu bakımdan Ayasofya kendinden sonraki Bizans mimarisinden çok, Osmanlı mimarisini etkilemiştir. Özellikle yarım kubbelerin düzenlenişi Osmanlı mimarlarına esin kaynağı olmuştur. Ancak iç düzenlemelerde Osmanlı mimarları merkezi ağırlığı çok sayıda sütundan az sayıda ama daha güçlü dayanaklara aktarma ve böylece iç mekanı genişletme, daha doğrusu, görüşü engelleyen öğeleri azaltma yolunu tutmuşlardır.
Konstantinopolis'in Patriklik kilisesi olarak 916 yıl kullanılan Ayasofya, 1453'te, fetihden kısa bir süre sonra camiye çevrildi. O çağın ideolojik koşullarında bu değişim bir saygı jesti olarak anlaşılmalıdır. Kitaba ve tek Tanrı'ya inanan insanların yaptığı bu büyük ve güzel binayı, aynı Tanrı'ya biraz farklı biçimde inanan Müslüman Türkler de en görkemli ibadethaneleri olarak benimsediler. İmparatorluğun son yıllarına kadar özel günlerde en sık kullanılan cami Ayasofya oldu. Bu âdet, yakıp yıkmanın yanında, uygar bir davranıştı. Pratikte de, birçok değerli tarihi binanın korunmasını sağlıyordu. Müslümanlar kendi inançları gereği tasvirleri kaldırdılar, resimlerin, mozaiklerin üstüne badana çektiler ( bu da aslında çok sonraları yapıldı ve koruyucu bir işlev gördü), ama örneğin ikonoklastlar gibi resimleri tahrip etmediler. Zamanla bu yeni camiye dört minare eklendi; içine mihrap, minber gibi Müslüman ibadetinin öğeleri kondu. Bütün camilerde yer alan "Allah", "Muhammed", "Ebubekir", " Ömer", "Osman", "Ali", "Hasan" ve "Hüseyin" levhaları asıldı. 477 yıl boyunca da Ayasofya Müslümanların bir numaralı ibadethanesi olarak kullanıldı. osmanlı dönemi boyunca birçok büyük ve görkemli cami yapıldığı halde, Ayasofya bu özelliğini korudu. 1935'de çok yerinde bir kararla, müze haline getirildi ( bu zaman zaman siyasi bir tartışma konusu oluyor, çünkü bazı katı Müslümanlar tepkici bir tavırla Ayasofya'nın yeniden cami yapılmasını istiyorlar, ama kilise olmasını isteyen Ortodoksların da varlığını işitebiliyoruz).
Ayasofya'nın eski girişi batı kanadındaydı ve buraya, şimdi izi kalmayan bir avludan (Atrium) geliniyordu. Dış nartekse beş kapıdan girilirdi; yandaki en büyük ve güzel kapı imparator ve ailesi içindi. Muhafızların imparatoru beklediği bu girişte, ancak 1933'te badana altında bulunmuş bir mozaik var: İki imparator, Konstantinos ve İustinianus, kucağında İsa'yı tutan Meryem'e İstanbul surlarını ve Ayasofya'yı armağan ediyorlar. Bunun 10. yüzyıldan kalma olduğu sanılıyor (İkonoklast tahribatından ötürü kilisenin orjinal mozaiklerinden hiç biri kalmamıştır). Ancak, Freely'nin
Strolling through Istanbul'da dikkati çektiği gibi, ne surlar surlara, ne de Ayasofya Ayasofya'ya benziyor!
Buradan dokuz kapılı ve tonozlu iç nartekse geçebiliyoruz. Ortadaki kapı özellikle görkemli. Şimdi tepeleri pirinç kaplı olan kapıların İustinianus zamanında gümüş kaplı olduğu biliniyor ( bu gibi değerli madenlerin çoğu da 1204 sonrasında, Latin işgali sırasında yağma edilmiş). Orta kapının üzerinde sağ eliyle - her halde bizi - kutsayan İsa mozaiğini görüyoruz. İsa'nın önünde secdeye varan imparator figürünün VI. Leon'u temsil ettiği kabul ediliyor. Böylece Leon, çok fazla evlendiği için özür diliyor olmalı!..
Nartekten nefe girdiğimizde, sanırım loşluk ve pek çok pencereden süzülen ışık hepimizin ilk ve sarsıcı izlenimini oluşturur. Ayrıntılar yavaş yavaş seçilir hale gelir. Kubbe ve yarım kubbeler, kasnaktaki kırk pencere, yarım kubbelerdeki, duvarlardaki pencereler. Arka planları daha da mistik bir loşluğa bürünen kolonadlar. Yukarıdan sarkıtılmış muazzam kandiller, kenarlardaki küpler, vb. sırayla görüş alanına girer.
Sütunlar dünyanın dört tarafından toplanıp buraya getirilmişti. Bazıları, Efes'teki Artemis tapınağı gibi, antik dünyanın belli başlı anıtlarından; Heliopolis'teki Güneş Tapınağı'ndan, Baalbek'ten...Uzaklardan taşınmış somaki sütunlar, Marmara adası'ndan getirilen siyah beyaz mermer sütunlar ya da duvarları kaplayan kesme mermerler, bunlardan bazılarının neredeyse figüratif resim izlenimi veren şaşırtıcı dizaynları. Sütun başlıkları bütün Bizans sanatında benzeri bulunması güç bir sabır ve ustalıkla oyulmuştur.
nef kısmında, kubbenin altında bulunan mozaiklerden bir kısmının Osmanlı döneminde uzun zaman örtülmediği anlaşılıyor ( örneğin 17. yüzyılın ünlü seyyah ve yazarı Evliya Çelebi bunları anlatır, demek ki o sıralarda üstleri örtülmemiştir). Apsiste, kucağında çocuk İsa ile Meryem'i görürüz. Gene apsiste ünlü Cebrail mozaiği vardır. kemerin kuzeyinde ise Mikail'in kanatlarından sadece bir kaç ayrıntı seçilebiliyor. Kuzey duvarındaki nişler üç hıristiyan aziz, İgnatios, Hrisostomos ve İgnatios Teoforos resmedilmiş. kubbenin pandantiflerinde (doğudakiler) resmedilmiş figürler ise melekler.

Ayasofya'nın çekici bölümlerinden biri de her zaman açık olmayan üst galerilerdir. Ortodoks kisilerinde gynaecceum ( yineka) denilen kadınlar kısmı yukarıda yapılır. Ayasofya'daki "yukarı" doğal olarak hayli yukarıdadır. İmparatoriçenin, imparator soyundan kadınların, sıradan kadınların, ayrıca da sinodların vb. bölmeleri bulunan bu galerilerden, kilisenin içine kuşbakışı bakmanın güzelliği de bambaşkadır. Bu galerilerde imparator Aleksandros'un, İmparatoriçe Zoe ile kocası Konstantinos'un (kocaları değiştikçe mozaiğin yüzünün de değiştiği söylenir), Ioannis Komnenos ile karısı Eirene'nin, son olarak da, İsa ile, insanlığı kurtarması için ona yalvardıkları sanılan Meryem ve vaftizci Yahya'nın resmedildiği Deesis sahnesinin mozaikleri vardır. Latin işgalinin başkomutanı Venedik dukası Dandolo'nun mezarı bile buradır!..
Ama bu galeride İstanbul'a dandolo'dan da uzak birinin kazıdığı bir yazı var. Runik alfabeyle kazınmış bu yazının tamamı okunamıyor, yalnız "Halfdan" diye bir Viking adı seçilebiliyor. Macarlar, Lombardlar gibi Vikingler de Bizans hassa alayında çalışmaya ve para kazanmaya gelirlerdi. Belki de bunlardan biri ayin sırasında sıkıntıdan adını taşa kazıdı.
Türkler Ayasofya'ya gerçekten çok değer verdikleri için, pek çok padişah, şehzade ve hanım sultan türbesi caminin bahçesinde yer alır. Örneğin I. Mustafa'nın gömülmesi için eski vaftizhane türbeye çevrilmiştir ( onun yanına ünlü Deli İbrahim'i de gödüler ve böylece burası "aklından zoru olan padişahlar türbesi" haline geldi). Ayrıca saltanat yılları birbirini izleyen II. Selim, III. Murat'la III. Mehmet'in görülmeye değer türbeleri de buradadır.
Ayasofya içinde I. Mahmut'un yaptırdığı güzel kütüphane (1739) Osmanlı devletinde yapılmış - bildiğimiz kadarı ile - ilk genel kitaplıktır.
Bahçede, 19. yüzyıl ortasında Ayasofya'yı restore eden İsviçreli İtalyan Fossati kardeşlerin yağtığı muvakkithane, I. Mahmut zamanından şadırvan, sayısız sütunlar, daha önce ki (Teodosios zamanındaki) Ayasofya girişinin kalıntıları, kuzey duvarına bitişik imaret, bir de sevimli kahve vardır.yeni bir yöne doğru atılmadan önce bu kahvede oturup az önce gördüğünüz pek çok şeyi zihninizde sıraya sokabilirsiniz.
Ayasofya hakkında, bu yakınlarda ilginç bir araştırma yayınlandı: Stefanos Yerasimos,
La Fondation de Constantinople et de sainte-Sophie (Institut Francais d'Etudes Anatoliennes d'Istanbul, Li,brarie d'Amerique et d'Orient, paris 1990). Yazar eskiden beri bilinen çok sayıda efsaneyi yeni bir anlayışla değerlendirerek efsanede yer alan ideolojik tarihi deşifre ediyor. Bunun için Türk efsanesine kaynaklık eden Hıristiyan ve Arap metinlerinide tarıyor. İmparatoru, Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesinden çok, onunla rekabete kalkışan bir gâsıp olarak gören (demokratik eğilimli) yazarlar, öteden beri, azametli ibadethaneleri veya dünyevi azamet sergileyen her türlü yapıyı eleştirmişler -tabii efsane biçimi ve dini ideoloji kalıpları içinde. Konstantinopolis'in hikayesi de ta Hazreti Süleyman'dan başlıyor ve onun putperest geçmişle uzlaşması anlatılıyor (karısının putperest olması, cinlerle uzlaşması vb.). Zaman içinde Yanko Bin Madyan adı verilen bir efsane kişisi türetiliyor ve İstanbul'un kuruluşu ona yükleniyor. Ayasofya bu efsanelerde merkezi rol oynuyor. Kalıp, kültürden kültüre, hem özünü koruyarak, hem de her seferinde yeni öğeler eklenerek aktarılıyor. Kibirli dünyevi hükümdarların günahlarıyla yaklaştırdıkları kıyamet efsanesi de bu öğelerin arasında. Yerasimos'un bu son derece ilginç eserine değinmeyi uygun gördük.
Söz efsaneden açılmışken, Yerasimos'un aktardığı temel ve döngüsel mite, daha basit ve folklorik nitelikte birçok başkaları eklenebilir. Ayasofya ile ilişkisi olan herkes, Bizanslılar, Latinler, Ermeniler, Türkler bu edebiyata katkıda bulunmuştur.
Kökeni herhalde Bizans olan dramatik bir efsanneye göre, savaşı kazanan Türkler Ayasofya'ya geldiğinde patrik dua etmekteymiş. Güneyde, Ayasofya kitaplığı yönünde bir kapıyı çekip ortadan kaybolmuş. Bu kapı bir daha açılmamış. Kubbenin üstüne yeniden haç konduğunda açılacak ve o anda patrik de geri gelip yarım kalan duasını bitirecekmiş.
Fetihle ilgili söylenti çoktur: örneğin, fatih giriş kapısına eliyle vurmuş ve kapı kapanmaz hale gelmiş. Bu çeşitli "açılmayan" yada "kapanmayan" kapı söylentileri dışında, bir de, kilisenin güney-doğu köşesindeki payede görülen, el izini andıran oyuk ve bazı çizikler hakkında da hikayeler anlatılır: Fatih oraya eliyle vurmuş, atı da sütuna çifte atmış, hem elin hem de çiftenin izleri kalmış vb.
Bunun gibi turistlere gösterilen, ilgi çekici bir ayrıntı da kuzey-batı tarafındaki bir sütunda görülen, içine parmak sokulabilir boyda, içi nemli oyuktur. Bunun uğuruna ya da tedavi edici özelliklerine inanılır. Nemin açıklaması, taşın su emer cinsten olmasıdır herhalde.
Binaya girişte görülen iki mermer küp için de hikayeler vardır ki, kısmen olgusal da olabilir. III. Murat zamanında Bergama'da bir çiftcinin tarlasını sürerken bunları bulduğu herhalde doğrudur. Üç tane oldukları, birinin çiftçide kaldığı ve geçen yüzyıl başında Louvre müzesine gittiği söylentisinin doğruluk derecesi bilinmemektedir.
Bizans'tan kalan sevimli bir efsaneye göre, İustinianusayindeyken elindeki kutsal ekmeği düşürür; eğilip alana ladar bir arının ekmeği kaptığını ve uçtuğunu görür. Bunun üstüne ferman çıkarıp bütün arı sahiplerinin kovanlarda bu ekmeği aramalarını buyurur, bulana da ödül vaad eder. Bir kaç gün sonra bir arıcı elinde başkalarına hiç benzemeyen bir petekle çıkagelir; bu petek, işte, Ayasofya'nın planı olur.
Kilise yapılırken paranın bitmesi, tabii, yaygın bir efsane motifidir. İnsan kılığında bir melek görünüp gerekli parayı bulmuştur. "Kutsal bilgeli" anlamına gelen adını da bir başka melek söylemiştir.
Ermeni edebiyatında, bu görkemli eserde Ermeni mimar ya da ustalarının da emeği geçtiğine dair kayıtlar vardır. Müslümanlar ise, kubbenin harcının Hazret-i Muhammed'in tükrüğüyle tutturuduğuna inanırlar.
kaynaklar: İstanbul gezi rehberi / Murat Belge / tarih vakfı yurt yayınları / 11.basım 2006
Cultural Atlas of Istanbul / istanbul Büyük Şehir belediyesi yayınları