SİTEMİZİN RESMİ AÇILI TARİHİ OCAK 2010 TARİHİDİR.
| Pzr | Pzt | Sa | Ça | Pe | Cu | Cts |
| 1 | 2 | 3 | 4 | |||
| 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 |
| 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 |
| 19 | 20 | 21 | 22 | 23 | 24 | 25 |
| 26 | 27 | 28 | 29 |
Bu turda, İstanbul'un yedi tepesinden ikisini, üzerlerinde şehir silüetini süsleyen anıtsal camileriyle birlikte göreceğiz: Fatih ve Yavuz Selim camileri.
İstanbul'un yeni idari bölünüşünde tarihi yarımada iki ilçeden oluşuyor: Eminönü ve Fatih ilçeleri. Aralarındaki sınır çizgisi, Unkapanı köprüsünden Yenikapı'ya uzanan cadde. Bu caddenin batısında kalan bütün suriçi bölgesi bu anlamda Fatih sayılmakla birlikte dar anlamda, semt olarak Fatih, Fatih camii'nin yakın çevresidir.
Yavuz Selim camii'nin bulunduğu semtin adının Çarşamba olmasının nedeni, fetihden sonra Karadeniz kıyısındaki Çarşamba bölgesinde oturan bir grup insanın burada iskân edilmesidir. Burada çok eskiden beri, şehrin en büyük pazarlarından biri kurulurdu. Bu pazar çok kalabalık ve her türlü insanla dolu olduğu için Çarşamba pazarı deyimi türemiştir. Karagümrük adı da surların bu kısmında bir çeşit ülke içi, şehir gümrüğü olmasına bağlıdır. Karadan gelen mallar burada gümrükten geçerek İstanbul'a giriyordu.
FATİH CAMİİ:
Biz gezmeye Fatih camii'nden başlayarak batıya doğru ilerleyelim. Fatih Camii daha önce Ayasofya ile lgili olarak anlattığımız, Süleymaniye dolayısıyla yeniden değindiğimiz Konstantiniye efsanesinde önemli bir halka meydana getiriyor. Camiyi ve külliyesini gezerken bu efsanenin motiflerine de göz atılacaktır. 
Cami ile külliyenin 1463-1470 arasında inşa edildiği anlaşılıyor. Demek ki, fetihden on yıl sonra, Fatih Mehmet, şehirdeki büyük eserini yapmaya karar vermiş. daha sonra çeşitlipadişahlarında uyacağı - ve zaten akla uygun - bir geleneği başlatarak, bu eserini şehrin yüksek yerlerinden birinde, yani ünlü yedi tepenin bir tanesinde inşa ettiriyor. Bu tepede, şimdi külliyenin kapladığı alanın bir kısmında Bizans'ın büyük ve önemli kiliselerinden biri olan Havariyun kilisesi'nin(Ayii Apostolii) bulunduğunu biliyoruz. Osmanlılar'dan önce Bizanslılar da şehrin yükseltilerini anıtsal binalarla süslemeye çalışmışlardı. Fetihden sonra Fatih'in anlaşmaya vardığı ve Ekumenik Ortodoks Kilisesi Patrikliği'ne tayin ettiği Gennadios burayı Patrikhane Kilisesi haline getirmişti. Birkaç yol sonra Fatih külliyesini burada yapmak isteyince Gennadios Çarşamba'daki Pammakaristos'a taşındı. Havariyun'dan başka, Bizans imparatorları mezarlarının da bu tepede bulunduğuna inanılıyor. Yunan-Latin kültüründe mezarlık(nekropolis) şehrin hemen dışına yapılırdı. Konstantinos'un, o sırada şehir dışında kalan bu tepede gömüldüğü biliniyor. Onu başka imparatorlar da izlemiş olmalı. Teodosios surlarıyla bölge sur içinde kaldı. İustinianus da buradaki Havariyun(Ayii Apostolii) Kilisesini yeniledi.
Fatih camii,ne yazık ki, bize aslının ne olduğu hakkında yeterli bilgi vermiyor. Çünkü bu cami 1766 depreminde yıkıldı ve Fatih Sultan Mehmet'in camii olduğu için çok kısa sürede onarılarak 1771'de şimdiki biçimini aldı. Onarım emrini veren Sultan III. Mustafa, yapan da zamanın ünlü mimarı Mehmet Tahir Ağa'dır. Mehmet Ağa Şehzade'den beri büyük camilere uygulanan klasik plana uyarak, büyükkubbeyi dört yarım kubbeyle çevirdi. Böylece, Osmanlı mimarisinin gelişim çizgisinde çok önemli bir gedik ortaya çıkıyor. Fetihden sonra yapılmış ilk anıtsal binanın nasıl olduğunu tam olatak tasvir edemiyoruz. Gene de, eski kayıtlardan genel bir fikir ediniyoruz. Çemberlitaş'daki Atik Ali Paşa Camii gibi mihrap tarafında tek bir yarımkubbesi, iki yandaki galerilerin üzerinde üçer küçük kubbe olduğu anlaşılıyor. Ayrıca, bina dışarıdan oldukça büyük payanda duvarlarıyla desteklenmiş.
Bazı Anadolu şehirlerinde daha eski modelleri olan Atik Ali Paşa daha sonraki Osmanlı mimarisinin kaynağı olmamıştır. Bu bakımdan, bu planın devasa ölçekte bir tekrarı olan Fatih Camii'de, Bayezid Camii kadar doğurgan olmamıştır diyebiliriz.
Ama, zamanında doğal olarak Ayasofya ile kıyaslanmıştı. "Doğal olarak" , çünkü büyüklük bakımından o dönemde yalnız bu iki bina kıyaslanabilirdi. Gene de, Fatih'inki çok küçük kalmıştı.(Kubbe çapı, Ayasofya'nın oval kubbesinde 31. ve 32 metre, Fatih camii'nde 26 metredir).
Osmanlılar fetih sırasında ve onu izleyen yıllarda her bakımdan güçlüydüler. Güçlü padişahların, gözlerinin önündeki Ayasofya'ya bakıp, içlerinde onunla yarışma dürtüsünü zaptetmeleri herhalde hiç kolay değildi. Bu yarışmanın Fatih'le başladığı anlaşılıyor. Bu durum, yeni dönemin özellikleriyle de zenginleşerek, Yerasimos'un anlattığı Ayasofya efsanesinin sürmesini sağlar. Temelde gene, dini yapı yaptıran hükümdarın, bu yapının görkemi yoluyla kendi dünyevi gücünü yükseltmesi teması vardır. Ayasofya ve Konstantiniye'yi ele alan Bizans ve Arap efsanelerine eklenen Türk efsanelerinde dünyevi gücün savunmasını yapanlar Fatih'i yüceltirken, buna karşı çıkanların efsanelerine yeniden mimar motifi girer. İşin tuhafı, tarihin bu aşamasında, efsane gerçeği değil, gerçeklik efsaneyi taklit etmeye başlamıştır; şöyle ki, Yerasimos'un aktardığı efsanede mimarın rolü bulanıktır, çünkü tanrı ile imparator arasında yer alır. İmparatorun şeytani iktidar hırsının aracı da olabilir, imparatora rağmen Tanrı için sanatını icra eden bir kişi de. Dünyevi iktidara karşı çıkan efsaneler mimarı Tanrı'ya yakın görünür ve imparatorun zulmüne uğradığını anlatır.
Fatih Camii'ni yapan mimarın adı Sinan'dır. Ancak bu mimarı Büyük Sinan ile karıştırmamak gerek. Büyük Sinan'dan ayırt etmek için Atik Sinan denmiştir. Zamanında "Azatlı Sinan" olarak da tanınır. Azat edilmiş olduğuna göre bir köle, demek ki Hıristiyan kökenlidir. Rum olduğunu gösteren birçok ipucu var. Ancak, bu çapta bir cami yapabilecek mimar yüzyıllardır Bizans'da yetişmemiştir ve belli ki bu Sinan Osmanlı mimarlık örgütünde eğitim görmüş biridir. Mezarı, birazdan göreceğimiz Kumrulu mescidindedir. Mezar taşından , 1471'de idam edildiğini öğreniriz(şehit edilerek denmiştir). Ancak bundan da önce, ünlü bir hikaye vardır. Fatih camiyi beğenmez ve Sinan'a kızar, ellerini kestirir. Evliya Çelebi bu hikayeyi Osmanlı adaletini anlatmak üzere aktarır. Kadı, Fatih'i haksız bulmuştur. Sinan üstüne varsa, Fatih'e kısas yapılıp ellerinin kesilmesi kararını verecektir. Ama Sinan üstelemez ve ömür boyu maaş bağlanır, tazminat olarak. Ayrıca, Fatih Sultan Mehmet'de kadının bu yargısını takdir eder. 
Fatih ile mimarı arasında sorun çıktığı ortada, en azından idam kesin. Ama sorunun ne olduğu belli değil. Yaygın söylenti, cami için Fatih'in verdiği sütunları Atik Sinan'ın keserek kısaltması. Niçin kestiği sorulunca Sinan, " kubbe bu kadar yüksek sütunlara oturtulursa depreme dayanamazdı ",yollu bir cevap veriyor. "El kesme" cezasının gerekcesi de bu(oysa mühendislik açısından doğru cevap olabilir). Ama cami yapılırken en başta sütunların dikilmesi gerekir. Bu durumda kesilip kesilmediği o zaman anlaşılırdı.
Bir ikinci neden, cami tamamlandığında, Fatih'in Ayasofya'nın aşılamadığını görerek gazaba gelmesi olabilir. Eldeki çeşitli ipucları böyle bir hayal kırıklığının gerçekten yaşandığını akla getiriyor. Bu duygu Azatlı Sinan'ın birtakım yolsuzluklar yaptığı şüphesiyle birleşmişse, ceza daha da anlaşılır olabilir. Sinan'ın camiye başlarken kendisine bir vakıf kurduğunu biliyoruz. Gerekçe her ne idiyse, görülüyor ki bu durumda tarihi gerçeklik, efsanede anlatılan, imparatorun gazabına uğrayan mimar motifine uyuyor.
Bu uzun hikayeden sonra şimdiki durumuyla camiyi ve külliyeyi gezmeye başlıyabiliriz. Külliyenin batı girişinde bir mektep ve bir kitaplık varmış, ama bunlar yıkılıp yok olmuş. Karşımızdaki avlu, caminin depremden yıkılmamış kısımlarından. İki sıra pencereli yüksek avluya, yüksek, görkemli bir kapıdan geçerek giriyoruz. Bu avluda külahlı bir şadırvanı hemen görüyoruz. Mermer hazneli, sekiz mermer sütunlu bir şadırvan. Avlu revakının sütunları, sütun başlıkları da güzel, ama avluda en dikkate değer şey, bence, girişin olduğu duvardaki yeşil eğriboz taşı üstüne beyaz mermerle yazılan Fatiha ve Besmeledir. Ayrıca iki kanatta da, bu sefer çiniyle, besmele ve Ayet el-Kürsi yazılıdır. Bu güzel hat örnekleri Yahya Sofi ile oğlu Ali Bin Sofi'nin eserleridir.
Aslında caminin içinde en güzel eserler hat. Yoksa, bildik 18. yüzyıl atmosferinin çok daha büyük bir örneğinin içindeyiz. Mihrap da barok, ama güzel. Cami içinde(sağ köşede) su içilen bir çeşme olması da ilginç. Bu herhalde eskiden bir ayazmaydı.
Külliyeye önce medreselerden başlıyalım. Kuzeydeki dört medreseye Karadeniz, güneydekilere de Akdeniz semaniye(yüksek öğrenim) medreseleri denir. Her ikisinin de dışında, vaktiyle tetimme medreseleri vardı(yüksek öğretim için hazırlık kısmı). Bunlar da kuzeydoğudaki Darüşşifa gibi artık yok. İki kanatta da ortada kalan iki medrese bitişik ve tek blok yapıyor, onun sağındaki ve solundaki medreselerle arada geçiş yeri bırakılmış. Tam simetrik yapılmış oolammedreselerde hücreler dikdörtgen avluyu üç yanından sarıyor. Girişler yandan ve girişin yanında bir bahçe var. Dershaneler de hücre olmayan kanatta yapılmış.İlk yapıldığında yaklaşık bin öğrencisi olan bir üniversite olmalıydı.
Medresenin bu şekilde, bir hükümdarın külliyesinin bir parçası olması ve gelirinin de o hükümdarın vakfından gelmesi, "üniversite özerkliğini" zedeleyen bir durum sayılabilir;o dönemde de sayılmıştır. Ulema ve bu arada tarikatlar ve dervişler Osmanlı devletinin kuruluş evrelerinde dinamik bir rol oynamışlardı. İstanbul kuşatması sırasında da bu rolü sürdürdüler. Ama Fatih'in devleti ve her türlü otoriteyi merkezileştirmekteki kararlılığı, onların bu rollerinden ötürü sahip oldukları özerkliği büyük ölçüde kısıtladı.
Medresenin külliye içine alınmasıyla aynı anda, tabhanenin de cami dışına çıkarıldığını görüyoruz. Tabhane yolculuk yapan dervişlerin, din adamlarının konuklaması için caminin kanatlarına yapılan ve cami iç mekânıyla birleşmeyen, bir tür dini oteldi. Fatih külliyesinin tabhanesi ise, caminin dışında, külliyenin güneydoğusundaki bağımsız binadır. Bu uygulamalar zamanında ulemayı kızdırmıştı. İmparatorluk biçimleniyordu ve ister istemez bundan gocunanlar olacaktı. Ama Fatih güçlüydü, ayrıca da başarılıydı. Hoşnutsuzluk daha büyük, kitlesel bir tepkiye dönüşmedi.
Caminin mihrap duvarının arkasında Fatih'in ve karısı Gülbahar Sultan 'ın türbeleri var. Eyüp Sultan'da kılıç kuşanma töreninden sonra padişahlar dönüşte genellikle Fatih'in türbesini de ziyaret ederlerdi. Aynı depremde bunlar da yıkılmış ve yeniden yapılmış. Bu onarımda Fatih'in türbesinin iyice değiştiğini görüyoruz. İçi ampir tarzında süslenmiş. Gülbahar'ınki aslına daha yakın olabilir. Burada da efsane peşimizi bırakmıyor. Söylentiye göre bu Gülbahar aslında Fransa Kralı'nın kızıymış ve son Bizans imparatoru Konstantinos Dragazes ile evlenmek üzere Bizans'a gönderilmiş. şehir düşünce o da tutsak olmuş ve sonunda Fatih'in karısı olarak ona Bayezid'i doğurmuş. Üstelik, Müslüman da olmamış. Evliya Çelebi olsun, yabancı gezginler olsun, bu hikayeyi tekrar ederler. Gerçekten de, Gülbahar'ın türbesi, bu hikayelerde anlatıldığı gini pencereleri kapalı durur ve ziyaret edilmez. Oysa Babinger bunların tamamen uydurma olduğunu, Gülbahar'ın Arnavut olduğunu söyler.
İlginç bir rastlantıyla, benzer bir hikayesi olan, I. Abdülhamit'in karısı ve II. Mahmut'un annesi Nakşidil Sultan'ın türbesi de burada, biraz daha ileridedir. Bu da on dört kenarlı, pencereleri iki sıra ve ikinci sıradakiler beyzi olan, gayet değişik ve ilginç olan bir türbedir. yazılarını ünlü hattat Rakım Efendi yazmıştır. Nakşidil türbesinin bahçesinde I. Abdülhamit'in kadınlarından Gülustu'nun da türbesi vardır. Osmanlı tarihiinin Batı ile özel ve ortodoksi ilişkisiolan bu iki padişah(II.Mehmet ile II.Mahmut), halkın hayalinde, o yaptıklarını bir kadının-bir gavur kadının- etkisinde kalarak yapmış olmalılar. Bu da yerasimos'un efsanesine uygun; Süleyman'ın da tapınağını putperest Belkıs'ın ya da ada kralının kızının cilvesi sonucu yapması gibi.
Fatih türbesinin arkasındaki hazirede Gazi Osman Paşa'nın türbesi ile onun hemen yanında, Abdin Dino'nun dedesi Dinozade Abidin Paşa'nın sekizgen yarı açık türbesi var. Hazirede ayrıca, birçok önemli Osmanlı şahsiyeti de yatmaktadır : Sadrazam Mustafa Naili ve Abdurrahman paşalar, Ahmet Mithat Efendi ile Ali Emiri Efendi, Vahdettin zamanından Ali Rıza paşa, hattat Yesarizadeler, Ahmet Cevdet Paşa vb.gibi..
Külliyenin güneydoğu köşesinde çok büyük olması gereken imaretin birkaç kalıntısı duruyor. Onun karşısına yapılmış olan Kervan saray'ın bu kadar bile izi yok. Burada yalnız Tabhane ayakta kalmış. Cami bahçesinden bu bölüme "çorba kapısı" denilen kapıdan geçilir.Tabhane külliyenin en güzel ve en karmaşık binalarından biridir. Ortasında avlu vardır ve onu çevreleyen yirmi kubbe yeşil eğriboz taşından on altı sütun üstüne oturur(sütunlar her halde Havariyun kilisesinden alınmıştır). Doğudakişimdi kubbesi yıkılmış, çıkıntılıbölüm cami kısmıdır. Sonuç olarak Bu eserin mimarı Atik Sinan'a yazık olmuş diyebiliriz.
ÇARŞAMBA :
Buradan çarşambe ve Yavuz Selim tarafına gidelim. Bunun için külliyenin batı kamadından çıkıp Haliç caddesini bulursak, yürüyüş yolunu kısaltırız.
Summer-Boyd ile Freely'nin bu bölge üzerine söylediği güzel sözlere baktığımızda doğrusu biraz içimiz burkuluyor. Onlar burada eski İstanbul Atmosferini bulduklarını anlatıyorlar ya da eski Çarşamba pazarı'na ve pitoresk Çukur bostan'a değiniyorlar. Oysa şimdi bunlar yok. Arada sıkışıp kalmış birkaç eski ev dışında her yer en zevksiz betonarmeyle donanmış durumda. "Eski istanbul" niyetine de olsa, çarşaflı kadınlar, latalı ve sarıklı adamlar. Bu sokaklarda insan İslam Cumhuriyetine geldiği izlenimini ediniyor. Bu kılık kıyafetin yasaklanmasından yana değiliz elbette; doğal da karşılanabilir, bir tepkisellikler toplumunda yaşadığımız düşünülürse. Ayrıca bunun öyle doğrudan doğruya politik bir gösteri olduğunu da sanmıyoruz. Bir çeşit Müslüman Punk'u bile sayılabilir bu giyim tarzı.
İstanbul'un eski ve saygıdeğer eğitim kurumlarından biri olan Darüşşafaka lisesi de buradadır. Ama yakınlarda bu lise de buradan taşındı. Binası 1873'de Ohannes kalfa tarafından inşa edilmiştir. Darüşşafaka'nın özelliği, yetim çocukları eğitmek için açılmış olmasıydı. Onun yanından geçip sola, Alinaki sokağına saptığımızda, solumuzda bir Bizans sarnıcı göreceğiz. Ne zaman yapıldığı , kim ya da kimler tarafından yapıldığı ve adı bilinmeyen bu sarnıca ancak pencerelerine uzanarak bakabiliyoruz; şehrin birçok eskianıtının önünde bir süre inat ettiğimizde, bir yerlerden, eli anahtarlı biri çıkagelir ve sonunda kapıyı açar. Burada ne böyle bir adam ne de böyle bir adamın varlığına dair bir söylenti var. Yedişer sütunlu dört sıra seçilebiliyor.
Fatih'de ve buralarda ziyaret edilemeyen çeşitli Bizans sarnıçları var. Bunlardan biri Atpazarı sarnıcı adıyla biliniyor ve ve Fatih'te, Mıhcilar caddesi'nin altında. Bir başkası, Vatanperver sokağı'nda, Ahmediye camii'nin altında kalıyor; zaman zaman suyu kullanılıyor. Ayrıca, Karagümrük'te, Aetios'un kuzeyinde de, artık içine girilemeyen bir sarnıç var.
Birkaç adım daha yürüyünce Fatih'den gelen Yavuz Selim caddesi'ne çıkıyoruz. Hemen önümüzde Eski Çukur Bostan, daha eski Aspar açık sarnıcı. Bizanslılar bununla birlikte üç tane büyük açık sarnıç yapmışlardı. Osmanlı döneminde ve belki daha da önceden bunların bostana dönüştüklerini biliyoruz. Aspar, yakın zamanlara kadar son derece şirin bir bostandı. Ortasındaki caminin yanı sıra birçok ev vardı ağaçların arasında. Bedrettin Dalan Belediye Başkanlığı sırasında Çarşamba pazarı'nı sokaktan sürmeye ve bostanı-Altınmermer'deki gibi- pazar yeri yapmaya karar verdi; bostan yok edildi, tonlarca beton döküldü ve bugünkü manzara elde edildi. Ayrıca, planlandığı gibi bir pazar yeri de olmadı. Büyükprojeleri olan Belediye başkanlarından bu şehri acaba hangi güç kurtaracaktır merakla beklemekteyiz.
YAVUZ SELİM:
Aspar'ın yanı başında Yavuz Selim camii var. Geldiğimiz yöne göre, caminin bahçesine güneydeki kapıdan gireceğiz. Camiye bakmadan önce avluyu geçip Haliç'in üstündeki terasa çıkalım. Burada çok güzel bir manzara var, ama birkaç münasebetsiz apartman olmasa çok daha güzel olabilirdi.
Şimdi camiye gelelim. Sultan Selim Camii şehrin beşinci tepesini taçlandırır. Ortası şadırvanlı, servili güzel bir avlusu vardır. Pencere üstlerinde erken İznik çinilerini görürüz. Lacivert, turkuvaz, yeşil ve sarı çiniler. Caminin minaresi son derece sadedir. Kocaman kubbe, doğrudan, 24.5 kare mekanın üstüne oturur ve ona pandantiflerle bağlanır. Bu kadar basit bir planla yapılmış en büyük kubbe herhalde budur. Üstelik, kubbe oldukça basıktır ki, bunu yapmak için daha ince mühendislik gerektirir. İç süsleme oldukça azdır; dışarıdaki çinilerin benzerini görürüz, duvarlar sıvalı bile değildir. Mihrap duvarında Kâbe'den getirilmiş bir kumaş camekanda asılıdır. Hünkar mahfili de oldukça zevklidir.
Fatih'in kendi camisinden dışarı çıkardığı Tabhanenin burada, İstanbul'da hüküm süren üçüncü padişahın camisinde, geri geldiğini görürüz. Zaten Yavuz Selim camii bu bakımdan ilginçtir; hatırı sayılır büyüklüğü dışında, İstanbul'da kurulan cami geleneğiyle sanki hiç ilgisi yoktur. Yavuz'un ünlü, sadelikten yana kişiliği, sanki mimarinin üslubunu belirlemiştir. Caminin mimarı bilinmiyor. Yalnız Tahsin öz, Acem Ali adında bir mimar olduğunu ileri sürmüştür.
Arkadaki bahçede türbeler var. Bunların en ilginç olanı Selim'inki. Selim'in türbesi sekizgendir. Çiniler, İznik'de tam da kırmızının bulunmasından önceki evrenin güzel örnekleridir. Ortada Selim'in kocaman sandukası, sandukanın üstünde de bir okadar kocaman kavuğu durur. Yavuz Selim ve Fatih, yanlarında çocukları, torunları, karıları olmadan, türbelerinde yalnız yatan iki sultandır. 
Bunun yanındaki türbe şehzadeler türbesi olarak bilinir. İçinde Kanuni'nin iki oğluyla iki kızı gömülüdür. Bunun da güzel çinileri vardır. Denize daha yakın olan türbe ise Abdülmecit'e aittir. Yanında bazı oğulları da yatar. Abdülmecit'in bütün çocuklarıyla aynı türbeye sığması mümkün değildir, çünkü 42 çocuğu olmuştu. (V.Murat, II.Abdülhamit, Reşat ve Vahdettin, yani son dört padişahda bunların arasındadır.)
Camiyi güneybatı kapısından terkederken, külliyeden kalan son bina olan sıbyan mektebinin yanından geçiyoruz. Eskiden çocuk kitaplığı olan bu yapı şimdi kuran kursu haline getirildi. Cami bahçesinin altında herhalde Bizans'tan kalma, büyük sarnıçlar var.
İSMAİL AĞA CAMİİ:
Arada kalmış tek tük ahşap evlerin yanından geçerek büyük bir meyadana geliyor, karakolun önünden sağa kıvrılıyoruz. Birazdan sağmızda göreceğimiz camii, İsmail Ağa camiidir. 1723'te Şeyhülislam İsmail Efendi tarafından yaptırılmıştır. Cami dükkânlar üzerinde yapılmış olduğu için avlusuna merdivenle çıkılır. Girişin üstü eski sıbyan mektebidir. Avlunun arka tarafında da küçük bir darülhadis vardır. 1952'de restore edilirken genellikle aslına sadık kalınmış, ama bazı ayrıntılar zevksizleşmiştir. 1988'de ise, namaz yerini genişletmek amacıyla beton ek yapılmıştır. Herhalde çok ender kaloriferli camilerdendir.
Sitemizde, İskenderpaşa cami'inden söz ederken de Nakşibendi tarikatına değinilmişti. İsmail Ağa cami'de yine aynı tarikatın, o kadar kalabalık olmayan, Mahmut Efendi kolunun karargâhı kabul edilebilir. Bu konulara çok yakın olmaksızın bilindiği üzre Mahmut Efendi'nin öğretisinde İslami giyim kuşama uyma gereği, özellikle kadınların çarşaf giymesi zorunluluğu, önemli bir yer tutuyor. Özellikle bu bölgede artık iyice yoğunlaşan sarıklı adamlar ve çarşaflı kadınlar Şeyh Mahmut Efendi'nin müritleri. Gene buradaki, şehir siluetini bozan, çok yüksek ve zevksiz bina, Mahmut Efendi'nin yaptırdığı Kuran kursu binasıdır.
İsmail Ağa cami'nin ilerisinde, Karadut ve Mercimek sokakları arasındaki adada, İsmet Efendi tekkesi vardır. İsmet Efendi, Halidi tarikatındandı.
MEHMET AĞA CAMİİ:
caddeden devam edip bu sefer ilk sola saptığımızda, az sonra, kendi adını taşıyan sokakta, Mehmet Ağa cami'ne geliriz. Küçük, ama ilginç bir camidir bu. Yaptıran Mehmet Ağa, siyahi harem ağalarının başıdır. Mimarı ise, Sinan'ın yanında yetişen ve onun ölümünden sonra mimarbaşı olarak yerini alan Davut Ağa. Yapılış tarihi olan 1586'da Sinan henüz hayattadır.
Camibir bahçeiçindedir. Mehmet Ağa'nın büyücek, dört köşeli türbesi de bu bahçededir. Camiyle birlikte(onun karşısında) yapılan Halvetiye tekkesi ve darülhadis yıkılıp kaybolmuştur.
Kare planlı camide 11 metre çapındaki kubbe duvarlara değil sekiz payeye dayanan kemerlere oturtulmuştur. Dolayısıyla pandantif yoktur. Köşelere çeyrek kubbeler yerleştirilmiştir (ayrıca da, mihrap çıkıntısında bir yarım kubbe vardır). Payeler caminin dışına destekkuleleri olarak taşar. Bütün bu öğeler, bu çapta camilerde pek fazla rastlamadığımız hareketli ve güzel bir bileşim oluşturur. İçindeki çiniler de ayrıca güzeldir.
Külliyeden bir tek çifte hamam duruyor. Bu güzel bina da camiinin az ilerisinde ve halâ kullanılıyor.
MURAT MOLLA KÜTÜPHANESİ :
Yeniden caddeye dönüp yola devam etttiğimizde, az ileri de ve sağda, Murat Molla Kütüphanesini görüyoruz. Bahçe içinde, mütevazi bir kitaplık. 18. yüzyılın son çeyreğinde Damatzade Şeyh Murat Molla tarafından yaptırılmıştır. Girişte kitaplık memurları için yaptırılan bina bulunur. Asılkitaplı sıralı taş ve tuğladan yapılmış kare planlı bir binadır. Ortasındaki kubbeyi taşıyan dört sütunu bizans başlıklıdır. Merkezi kubbenin dört yanında beşik tonozlar, köşelerde birer küçük kubbe bulunur. Kitaplığın yanında bulunan tekke binası yıkılmıştır.
Murat Molla kütüphanesi bahçesinin Haliç'e doğru olan kenarı, son derece şirin bir çıkmaz sokağa bakar. Bu çıkmaza bir binanın altındaki geçitden girilir. Daracık cepheli evlerin derinliği de dört-beş metreyi aşmaz.
Az ileride, solda, güzel bir bahçesi de olan Aya Yorgi Potira kilisesi(Ayios Yeoryios Potiras) vardır. Eskiden halk bunu Hızır İlyas kilisesi adıyla tanırmış. Bölgenin bu noktasında, Fener semtinin üst sınırına geliyoruz ve bunu hemen farketmek mümkün. Şu sıralar Çarşamba'da ve Fener'de oturan halk arasında göze çarpan bir fark olmadığı halde, mimari tarz, başka bir semte gelindiğini gösteriyor. Geçmişte, nüfus yapısı da farkı belirginleştirirdi. İstanbul'da semtden semte değişiklik, halâ izlerini yakalayabildiğimiz bir kültürel olgudur.
AYIOS IOANNIS :
Biz gene, kitaplığa sapmadan önceki caddeye çıkalım. Aynı yönde biraz yürüyünce, bu sefer solda, birpastanenin köşe yaptığı sokağa sapacağız. Birkaç adım sonra, camiye çevrilmişbir Bizans kilisesiyle karşılaşacağız. Şimdi Hırami Ahmet Paşa Camii adıyla bilinen bina Ayios İoannis(Aya yani) kilisesi olarak yapılmıştı. Tarihi hakkında fazla bir şey bilinmiyor. Fatih camii yapılırken Apostolii Kilisesi'ni terk etmek zorunda kalan Patrik Gennadios, biraz sonra göreceğimiz Pammakaristos kilisesine taşınmıştı. O tarihte burayı rahibelerin kullandığı anlaşılıyor. Pammakaristos Patrikhane kilisesi haline gelince, oradaki rahibeler de bu küçükkiliseye gönderilmiş. Bu da, kiilisenin camiye çevrildiği 1586 yılına kadar böyle devam etmiş, daha sonra rahibelerin başına ne geldiğini bilmiyoruz.
Ayios İonnis, küçücük, Yunan haçı planına göre yapılmış, üç apsisli bir kilise. Ortadaki apsis oldukca çıkıntılı. Yapılış tarihi 11. ya da 12.yüzyıl olmalı. Son zamanlardaki onarımla bir hayli değişmiş(sütunları da yenilenmiş) ve biçimi bozulmuş durumda. Minaresi de ortadan kaybolmuş.
Tamamen değişen, beton apartmanlardan oluşan çevre, bu küçücük binayı neredeyse Brecht'vari bir yabancılaştırma etkisi haline getiriyor. Bu da İstanbul'un bir özelliği : bir köşeyi dönünce, orada göreceğinizi hiç ummadığınız bir yapıyla karşılaşıverirsiniz.
PAMMAKARISTOS : (FETHİYE CAMİİ)
Şimdi gene, bir türlü sonuna gelemediğimiz caddeye dönüp aynı yönde devam edelim. Birazdan Teotokos pammakaristos ya da şimdiki adıyla Fethiye Camii karşımıza çıkacak.
Bina geniş bir bahçe içinde. Büyük kısmı cami olarak kullanılıyor; bir kısmı ise şimdi müze haline getirildi.
"Tanrı'nın sevinçli annsei" anlamına gelen Teotokos Pammakaristos, 12. yüzyılda İonnis Komnenos ve karısı Anna Doukania tarafından yaptırılmıştır. Şimdi müze olan "pareklession" (ikinci şapel) ise 14. yüzyılın başında Mihail Glabas tarafından, kendisinin ve ailesinin mezar şapalei olmak üzere eklenmiş. Gene bu yüzyılda, kiliseti bir ambulaturla çevrelemek gereği duyulmuş. Bir süre patrikhane'nin kilisesi olarak kullanıldıktan sonra, 1591'de, III.Murat'ın zamanında Gürcistan ve Azerbaycan'ın fethedilmesiyle, "fethiye" adında camiye çevrilince, Ortodoks kilisesi de Haliç kıyılarına taşınmış. Bu sefer, binayı camiye çevirmekiçin değişiklikler yapılmış. Böylece, binada inşaat ve tadilatın bir türlü sonu gelmemiştir.
Bugünde cami olan daha geniş bölümde namaz mekânını genişletmek için çok şey değiştirilmiş, bu arada iç duvarlar yıkılmış ve bütün bunlar görünümü değiştirmekten öte, bozmuştur da. Bu aradaüçlü apsis de üçgen bir çıkıntı haline gelmiştir.
Gennadios burada patrikken Fatih Sultan Mehmet'de onu sık sık ziyaret eder ve çeşitli konularda uzun uzun konuşur, tartışıdırdı.
Müze olan küçük şapeliyi onarım gördüğü için çok daha ilginçtir. Şehirde, Kariye ve Ayasofya'dan sonra mozaikleriyle ünlü üçüncü Bizans kilisesidir. Kariye'dekiler kadar olmasa da Bizans Rönesans'ının dikkate değer mozaikleri burada görülebilir. Kubbenin içinde Pantokrator Tanrı vardır. Onu, on iki peygamberin tabloları kuşatır. Apsiste, kemerlerde, tonozlardan başka pebirçok mozaik vardır. Bu arada, İsa'nın vaftiz oluşunu resmeden mozaik özellikle ilginçtir.
Caddeye dönelim ve kıvrımı izleyerek hafif yokuştan aşağıya yürüyelim. Az sonra, solumuzda, Drağman cami'ni(Draman) görüyoruz. şehrin bu semtinin de adı olan Draman, "tercüman" anlamına gelen "dragoman"ın halk dilinde bozulmuş biçimidir. Bu da, camiyi yaptıran, Kanuni Sultan Süleyman'ın Rum asıllı Dragoman'ı Yunus Ağa'dan gelmektedir. Yunus ağa Türkçe, Rumca ve İtalyanca'yı çok iyi biliyordu. Venedik Docu'nun gayrı meşru oğlu Alviso Gritti(Beyoğlu semtinin adının ondan geldiği söylenir) ile birlikte, Osmanlı devlet örgütü üstüne kısa ama çok önemli bir inceleme yazmıştır.
Yazık ki, zamanında Sinan'ın yaptığı cami, artık yaptıran kadar ilginç değil; daha öncede onarım görmekle birlikte, yüzyıl başında tamamen yıkılıp betondan yeniden yapıldığı için eski haliyle herhangi bir ilgisi kalmamıştır.
KEFEVİ CAMİİ :
Aynı yoldan devam ediyor, birkaç blok yürüyoruz. Gene solumuzda ilginç görünüşlü bir cami beliriyor : Kefeli ya da Kefevi camii. Buradan gelince cami biraz yukarda kalıyor ve daha görkemli olabilecek gibi görünüyor, ama yanına geldiğimizde oldukça küçük olduğunu görüyoruz. Bizans döneminden kalan binanın başlangıçta ne olduğu ve bugüne kadar ne gibi dönüşümlerden geçtiği, tartışılan ama kesin bir sonuca bağlanamayan bir konudur. Doğuya değil kuzeye baktığına göre muhtemelen kilise değil, bir manastır olarak inşa edilmişti. Bir söylentiye göre fetihten sonra Kırım'ın Kefe şehrinden buraya gelen Katoliklere kilise olarak verilmişse de, Osmanlılar tarihi yarımadada Batı'ya özgü din ve mezheplerin yerleşmesine izin vermediği için, bu söylenti çok akla yakın değildir. Binanın bir Ermeni kilisesi haline gelmiş olduğunu da düşünebiliriz. Balat'daki Surp Hreşdagabet'in yerinin Rumlardan alınıp Ermeniler'e verildiği, bunun nedenin de Ermeni kilisesi olan Kefeli'nin alınıp camiye çevrilmesi olduğu söylenmektedir. Bu bize daha olabilir görünüyor.
Bina, iki sıra penceresi olan dar uzun bir dikdörtgendir. Kayda değer bir mimari özelliği yoktur. İlk olarak 12. yüzyılda yapıldığı tahmin ediliyor. Kefeli'nin tam karşısına düşen blokta, o bloğun öbür ucunda, bir başka Bizans kalıntısı var. Türkler buna Boğdan sarayı adını vermiş. Boğdan, bugünkü Moldovya'ya Osmanlıların verdiği addır. Bugün topu topu birkaç taşı kalmış bina(göz göre göre yıkılıp kayboldu) muhtemelen Boğdan hospodarlarının(voyvodalar) sarayının şapeli olarak kullanılmıştı. 12. veya 13. yüzyılda Aziz Nikolaos'a adanmış bir şapel olarak yapıldığı sanılıyor. Kriptasında 1918 yılında yarı gizli bir kazı yapılarak üç lahit bulunduğu, ama bazı sonuçlarının yayımlanmadığı, yanılmıyorsam ilkin Türk ansiklopedisi'nin ilgili maddesinde yazılmıştı.
Geri dönüp Kefeli camii'nin önünden, az önce gittiğimiz yönde yürümeye devam edelim ve soldaki ilk sokağa sapalım. Bir iki blok daha ilerleyince sağımızda Odalar Camii'ni ya da bu caminin kalıntılarının bulunduğu yeri göreceğiz. Aynı yerde, yakınlarda yeniden inşa edilen Kasım Ağa camii var. Her iki cami de Teotokos Manastırı'nın bulunduğu alanda ve o binaların kalıntıları üstüne kurulmuştu. Burada daha ilginç olan "İpek" adıyla da anılan sarnıçtır, ama çevrede görülen derme çatma, aynı zamanda da tahripkar yapılaşma sonucunda, her türlü tarihi kalıntı acı veren bir viraneye dönmüş durumdadır.
Buradan ana cadde olan Fevzipaşa'ya ve onun yanındaki, şimdi derme çatma bir stadyum haline gelen açık Bizans sarnıcı Aetikos'a bir şey kalmadı. Aetikos, İS. 15. yüzyılda yaşamış Konstantinopolis valilerindendi. Bu sarnıcın da stadyum olmadan önce bir çukur bostan olduğu biliniyor. Şimdi sadece bazı duvar kalıntılarına bakabilir ve büyüklüğüne şaşabiliriz.
Buradan Nurettin Tekke'si Sokağı'na çıkınca, aynı adı taşıyan, Cerrahi tekkesi'ni göreceğiz. Tekke son zamanlarda turistik bir ün de kazandı. Türklerin yanı sıra yabancılar da gelip yanaklarına şiş batıranları vb.huşu içinde seyrediyorlar.
caddeye çıktıktan sonra, yola başladığımız yöne, yani doğuya dönüp, cadde boyunca ilerleyelim. Stadyumu geride bıraktıktan az sonra, solumuzda, Semiz Ali Paşa Medresesi'ni göreceğiz. Bu da, binayı yaptıran kişinin binasından daha ilginç olduğu durumlardan biridir.
Ali Paşa Hersekli bir devşirmeydi. Enderun'dan yetişmiş, Mısır'da ve Rumeli'de Beylerbeyi olmuş, sonunda, Rüstem paşa'nın ardından, sadrazamlığa yükselmişti. Barışcı bir devlet adamıydı ve sadrazamlığı sırasında eceliyle öldü. Nükteleri kadar şişmanlığıyla da ünlüydü. Söylentiye göre : koca imparatorlukta onu taşıyabilecek yalnız iki at bulunmuştu. Medrese Sinan'ın eseri olduğu halde kayda değer bir özelliği yoktur.
ATİK ALİ PAŞA :
Bu medrese ve hemen karşısındaki cami Zincirli kuyu adıyla da bilinir. caminin yapılışı daha eski, yaptıran da bir başka Ali Paşa'dır; daha önce Çemberlitaş'daki camisini gördüğümüz, II.Bayezid'in veziri Atik Ali Paşa. Hadım ağalar arasında yetişen Alipaşa, Şehzade Ahmet'in yanında girdiği bir savaşta ölmese, herhalde tahtı sonunda eline geçiren Yavuz Selim tarafından idam ettirilecekti. Buradaki cami Çemberlitaş'daki kadar ilginç değildir. Sıralı taş ve tuğladan yapılmış, dikdörtgen bir binadır ve gene fatih öncesi Osmanlı cami mimarisinin özelliklerini taşır. Altı kubbesiyle, küçükbir ulucami örneğidir(İstanbul'da bunlardan çok az örnek bulunur). Hamamı ve medresesi de vardır.
Burada ayrıca, Nakşidil sultan türbesi'nin tezyinatını yapan Hattat Rakım efendi'nin barok türbesini görüyoruz. Bu da güzel bir yapı.
Ali paşa Camii ile Rakım efendi türbesi arasındaki dar yoldan geçip sağa kıvrıldığımızda, soldaki ilk köşede iki tarihi eser daha görüyoruz. Önce, oldukça yıkık durumdaki Halil Efendi medresesi. Yapılışı 1575'dir. Ayrıca bir de güzelçeşme vardır bu meydanda.
Karşıdaki caminin adı Üçbaş'tır. Bu tuhaf adın, camiyi yaptıran Nureddin Hamza'nın doğduğu köyden geldiği anlaşılıyor. Ama rastladığı her tuhaflık karşısında hayal gücü açılan Evliya çelebi, buna da ilginç bir açıklama buluyor. Çok usta bir berber, k,ç,k bir para karşılığı aynı anda üç kişiyi tıraş ediyormuş ve müşterisi öyle bolmuş ki, biriktirdiği parayla bu camiyi yaptırmış. Evliya'nın açıklaması, her zamanki gibi gerçeklikten daha güzel ve şimdiki, tamir sonrası haliyle, caminin kendisinden çok daha ilginç. Üçbaş cami'nin yanında gene fazla ilginç olmayan bir medrese de var.
NİŞANCI MEHMET PAŞA :
Caddeden ileri yürüyelim. Bir zamanlar güzelolduğunu anlatan birkaç yapı, olmadık terde ortaya çıkan mezarlıklar ve biraz sonra sağımızda bir mezarlık ve solumuzda Nişancı Mehmet Paşa Camii'ne geliyoruz. Külliyesi de olan çok güzel bir klasik dönem camisidir bu. Nişancı, padişahın tuğrasını saklayan ve kullanan devlet adamı olarak, Divan-ı Hümayun'un doğal üyesiydi. Mehmet Paşa 1596'da öldüğüne göre, III.Murat döneminde nişancılık yapmış.
Bu camii de bütün klasik dönem eserleri gibi Sinan'a atfedilmekle birlikte, güvenilir bir belge olan Sinan Tezkiresi'nde adı geçmez. Dolayısıyla, Sinan'ın sağlığında yanında yetişen Davut Ağa veya mehmet Ağa gibi bir mimarın eseri olmalıdır. İşini iyi bilen birinin elinden çıktığı bellidir. Sinan'a "ben de artık usta oldum", demek istediği de düşünülebilir, çünkü onun geliştirdiği sekizgen planı çok iyi uyguladığı gibi, buna bazı ilginç ayrıntılar da eklemektedir.
Plan, bazı bakımlardan, Azapkapı'daki Sokollu Cami'ni andırır. Kubbeyi çevreleyen sekiz yarım kubbenin dördü büyük, dördü küçüktür. Kubbe sekiz sütun üzerine oturur. Bunlar duvarlara kemerle birleşir, ayrıca destek kubbesi olarak binanın dışına yükselir ve yarım kubbeler arasında kubbeyi kuşatırlar. Büyük yarım kubbeler kanatlarda yer alırken, köşelerdeki küçük yarım kubbeler pandantif yerine köşe kemeri oluşturur.
Bütün bu kavisler, dışarıdan, uyumlu bir görünüm sağlar ve merkezi kubbeyi vurgular. Minare ana binaya yakın yapılmıştır. Bu da, kubbe kavisleriyle dikey yükselen minare kontrastını kuvvetlendirrir.
İç görünüm de güzeldir. İyi cins mermer kullanılmıştır. Mihrabın iki yanındakiiki kürsüye, pencere boşluğundan ve duvar içinden merdivenle çıkılır. İki yanda, tabhaneyi hatırlatan uzun dikdörtgen mekânlar vardır. Üst geleri caminin üç yanını dolaşır.
III. Mustafa döneminin ünlü 1766 depreminden sonra, bu caminin de onarıldığı anlaşılıyor. Külliyesinde olduğu bilinen tekke, zaviye ve medrese belki de bu sırada ortadan kalkmıştı. Yalnız Mehmet Paşa'nın sekizgen türbesi ayaktadır. Avlu oldukça geniştir, tuğla ve taştan yapılmıştır. Kemerleri sivridir. Ortada, sekiz mermer direğe oturan mahruti çatısı ile sadırvanı yer alır.
Caddenin karşısında, köşede, bir açık türbe var; Keskin dede Türbesi. Eskiden bu türbe, Keskin dede mescidine bitişikmiş.
Camiden çıkıp gene Nişanca caddesi'nden ileri yürüyünce, bir iki blok sonra, solumuzda, Kumrulu mescidi'ni görüyoruz. Gördüğü onarımlarla biçimi bir hayli değişmiş olan bu mütevazi bina, İstanbul'daki en eski Osmanlı eserlerinden biridir. Fatih cami'nin mimarı Atik(Azatlı) Sinan tarafından kendi adına yapılmıştır. Sinan'ın hayatı üstüne, Fatih camii'ni gezerken, yeterince bilgi vermiştik. İdamına değinen mezar taşı buradadır.
Mescidin adı, binaya bitişik(ve şimdi akmayan) çeşmedeki ayna taşında bulunan, hayat pınarından su içen iki kumru kabartmasından gelir. Belli ki Bizans'tan kalmadır. Sinan'ın kendisinin Rum kökenli olduğunu görmüştük. Herhalde, Müslüman olarak da meşrebi, böyle bir kabartmayı kaldıracak kadar genişti. Ayrıca, Fatih gibi, İtalya'dan Bellini'yi davet edip portresini yaptıran bir padişahın döneminde yaşamıştı. Ama bu kabartma, 1460 sonlarından bugüne kadar bir cami duvarında durabildi ve kimsenin itirazına uğramadı. Bugünse, birilerinin gelip bunu sökmesi, hatta parçalaması, şaşırtıcı olmaz.
Kumrulu mescidi ile, yolun başındaki önemli uğrağımız Fatih Camii'ne iyice yaklaştık. Burada turu bitirebiliriz. Eğer uygun bir saat'de iseniz; bu yakınlarda oldukça iyi bir lokanta var. Akdeniz Caddesi'nden inerken solda, ilk sokaktaki Hünkar. Bu geziyi, klasik Osmanlı mutfağını yaşatmaya çalışan bu lokantadaki bir yemekle tamamlayabilirsiniz. Yalnız, Akdeniz'den önceki Emir Buhari Sokağı'nda, aynı adı taşıyan caminin haziresindeki Cevad Paşa Türbesine de göz atabiliriz. Bu yapı, mimarKemalettin Bey'in Berlin'de öğreniminden döndükten sonra İstanbul'da yaptığı ilk bina olması bakımından ilginçtir. Aynı sokakta, İstanbul'da bulunan Emir Buhari tekkelerinin ilki de bulunuyor. Emir(Ahmed) Buhari Anadolu'ya Nakşibendiliği getiren şeyhlerden biridir. Türbesi de buradadır. Ancak, eski tekke bu yüzyılda ortadan kalkmış, şimdi görünen bina yeni yapılmıştır.