SİTEMİZİN RESMİ AÇILI TARİHİ OCAK 2010 TARİHİDİR.
| Pzr | Pzt | Sa | Ça | Pe | Cu | Cts |
| 1 | 2 | 3 | 4 | |||
| 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 |
| 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 |
| 19 | 20 | 21 | 22 | 23 | 24 | 25 |
| 26 | 27 | 28 | 29 |
Bu bölümde incelenecek başlıklar:
Taksim-Tarlabaşı-Melkit kilisesi-Süryani kilisesi-
Pera, Yunanca "karşı yaka" veya " öte" anlamına gelir. Buradaki yerleşim Bizans'ın bir parçasıydı ve Bizans da şimdiki Paris gibi bir takım "arrondisement" lara bölünmüş olduğundan, Galata ("karşı yaka" o zaman yalnızca bu bölüm idi) Konstantinopolis'in XIII. mahallesiydi. Buranın bilinen ilk adı, incirlik anlamına gelen "Sykai" dir. Galata'nın etimolojisi ise hala çözülememiştir. Galatealılar'dan ya da burada mandıralar olduğu için " süt " anlamını veren "galaktos" dan geldiğini düşünenler var. Ayrıca, Cenova kentinde de bir "Galata" semti olduğunu biliyoruz.
Bizans'ın bir mahallesi olmakla birlikte(burada kiliseler, hamamlar, bir forum ve İustinianos'un yaptırdığı bir tiyatro olduğu söyleniyor), tarihi önemini bir Ceneviz kolonisi olarak kazandı. Bu bakımdan "Pera" adının simgesel bir önemi ve anlamı vardır; çünkü Pera, tarihi boyunca, İstanbul'da, tam da İstanbullu olmayan bir şeyi, yada şeyleri temsil etmiştir. Daha önce de değindiğimiz gibi, İstanbul'un coğrafi konumu ona Doğu ve batı Akdeniz arasında bir geçiş yeri olmak gibi bir alınyazısı kazandırmıştı. İşte bu Batı Akdeniz'in İstanbul'da ayağını bastığı yer, 14. yüzyıldan itibaren Galata ve Pera idi. Bu bakımdan, yalnız Haliç'in "karşı yakası" değil, sanki bütün bu kültürel dünyanın "öte" si anlamına geliyordu. Şehir Osmanlıların eline geçtikten sonra da bu durum değişmedi. Osmanlılar sur içindeki birkaç Latin-Katolik kilisesini "karşı yaka" ya gönderdiler. Batı'daki devletlerle (önce, Batı Akdeniz, sonra Atlantik ve Kuzey ülkeleri) diplomatik ilişkiler geliştikçe, o devletlere Pera'da toprak bağışlandı, onlar da elçilik binalarını burada inşa ettiler. Zamanla bu elçilikler civarında koloniler gelişti: ticaretle uğraşanlar, dini kurumlar, eğitim kurumları vb... Derken Batı'da sanayi devriminin patlamasıyla birlikte, dünyada Batı'nın rolü görülmedik derecede arttı, güçler dengeside Batı lehine aynı ölçüde değişti. Hayatın standardını biçimlerini artık Batı kararlaştırıyordu. Dolayısıyla, 19. yüzyıldan başlayarak, Pera, Osmanlı devletinin "Büyük gümrük kapısı" haline geldi. Yalnızca malların geldiği gümrük değil(bu da vardı tabii), İngilizcedeki " customs" kelimesinin öbür anlamıyla âdetlerin de geldiği kapı. Böylece modern hayatımızın birçok "ilk" i Türkiye'ye buradan geldi ve buradan yayıldı; örneğin ilk "kuru temizleyici", ilk " Havana puroları", ilk " kafe şantan", ilk " cenaze levazımatcısı" gibi...
GALATA:
"Ecnebi" Pera'Yı gezmeye, oldukça Türk ve Müslüman bir yapıdan, Unkapanı köprüsü'nün Galata ayağının dibindeki Sokollu camii'nden başlamak gerekmektedir. Burası Azapkapı bölgesidir. "Azap" burada "ıstırap" değil, bir tür deniz piyadesi olan "azeb" den gelmektedir. Osmanlı deniz kuvvetleri buradan Kasımpaşa'ya uzanan bölgede üslenmişti.(hala da bir ölçüde böyle). Tersane, cephane, kaptan-deryalık vb. buradaydı.
Cami, daha önce Kumkapı semtinde gördüğümüz Sokollu cami gib, Sinan'ın camilerinden biridir. Onun kadar güzel olmasa da ilginç ve bazı hoş estetik yanları olan bir yapıdır. Alt tarafında dükkanlar bulunduğu için değişik bir girişi vardır ve yüksekte kalan son cemaat yerinin üstü ve çevresi kapalıdır. Cami, sonraki Selimiye için yapılmış deneylerden biri olduğu izlenimini verir. Bu da sekiz dayanıklı bir plana göre yapılmıştır. Kubbenin çevresinde destek kuleleri ve sırayla biri büyük, biri küçük sekiz yarım kubbe bulunur. Mihrap kısmı arkada bir çıkıntı yapar. Minare, camilere uygun olmayacak bir şekilde soldadır. Bunun nedeni, gerekli yerin denize fazla yakın olmasıdır.
Köprünün başından yukarıya, Beyoğlu'na doğru tırmanan yolun sonundaki büyük kapı eski tersanenin kapısıdır. Buradan biraz daha tırmanacak olsak, gene solda, tuğla ve taştan küçük bir türbe görürüz. Türbenin bina olarak çarpıcı özellikleri olmamakla birlikte ilginç efsanesi vardır. Doğurmasına çok az kala ölmüş bir kadın buraya gömülmüş. Ertesi gün mezardan çocuk sesi işitilince mezar yeniden kazılmış ve gerçekten çocuğun sağ olduğu görülmüş. Bu mucize karşısında kadının mezarı üstüne bir türbe yapılmış ve adına "loğusa kadın türbesi" denmiş.
Sokollu camii'nden galata köprüsü'ne kadar uzanan kıyı alanı Perşembe pazarı olarak bilinir. Yakın zamanlarda deniz kıyısından içeriye doğru birçok eski-püskü bina yıkıldı ve buralara parklar yapıldı. Parkta, Sinan'ın, onun kendi alanındaki başarısına erişmekte güçlük çeken bir heykeli var. Perşembepazar'ı, ana yolun kuzeyinde ve Güneyinde kalan kısımlarıyla İstanbul'un en büyük motor, torna, yedek parça gibi malzemelerinin bulunduğu fantastik bölgelerinden, iş merkezlerinden biriydi. Şimdi buradaki imalathanelerin çoğu Dolapdere yolunda muazzam ve sevimsiz bir komplekse taşındı. Bu tarih parçası böylece değişime zorlandıktan sonra, geriye kalanın da bir an önce yıkılmasında yarar var, çünkü bu renkli hayat tarzı değiştikten sonra geriye kalan yalnızca çirkinlik.
Kalan duvarlar arasında Ceneviz surlarından bir parçası, üstünde daha yeni duvarlarla, hâlâ duruyor. İstanbul'a gelip koloni kuran ilk İtalyanlar Amalfi'den gelmişlerdi. Venedik, Ceneviz ve Pisalılar izledi. Başlangıçta bu İtalyan kolonileri suriçi İstanbul'da, Eminönü çevresine yerleşmişlerdi. Bizans'ın onlarla, onlarında Bizans'la ve birbirleriyle ilişkileri hiçbir zaman düzgün yürümedi. 2. yüzyılın ortasında, tırmanan gerginlikler sonucu Ortodoks ve Katolik kiliseleri resmen ayrılmıştı. 12. yüzyılın sonlarında en büyük kavgalardan biri koptu ve şehir halkı Latinlere saldırdı. Bu epey kanlı bir kıyım oldu. 1204'te Venedikliler şehri işgal ederek intikam aldılar ve korkunç bir talan yaptılar. Buü ünlü, dördüncü Haçlı seferiydi, ama Kudüs'e gitmektense İstanbul'u fethetmek tercih edilmişti. Bundan sonra Bizans yeniden başkentini ele geçirince Venedik'le ilişkileri doğal olarak düzelmedi. Galata'da bu nedenle, Venedik'in ezeli rakibi Cenova'ya bırakıldı. Başlangıçta Cenevizlilerin burada sur yapmalarına izin verilmemişti. Ama Cenevizliler yüksek, muhkem(korunaklı) evler yaparak sura benzer bir şey ördüler. Bu dönemde Bizans sürekli çöküyor, İtalyanlar sürekli güçleniyordu. Bir zaman sonra, Cenevizlilerin resmen sur yapmasını engelleyecek gücü de kalmadı Bizans'ın. Karşılıklı güvensizlik temeline dayanan bu ilişkiler zaman zaman savaşmaya varan gerginliklerle devam edip durdu.
Galata'nın Cenova'yı andırdığı söylenir. Doğrusu fazla değil benzerlik. Dar sokaklar ikisinde de var. Ayrıca, Cenova'da toprak yüksek ve oldukça düzensiz bir biçimde engebeli. Ama bunların ötesinde her şey çok farklı. Olan ortaklık ya da benzerlik, Cenova kadar birçok başka Avrupa kentinde de bulunabilir.
Ceneviz surlarının büyük kısmı, 1453'ten sonra Fatih Sultan Mehmet'in emriyle yıkıldı. Ama bunların yer yer ayakta kalmış parçaları bu yüzyılda bile görülebiliyordu. Hâlâ da, ünlü Galata kulesi dışında birkaç kule ve bazı duvar parçaları vardır. Ceneviz kolonisinin güneybatı köşesi bizim şimdi bulunduğumuz noktadaydı. Buradan, sırtın doğal yükselişini inceleyerek tırmanıyor, doğuya kıvrılıyordu. Galata kulesi, surun kuzey sınırını - yaklaşık olarak- gösterir. Buradan yeniden denize doğru iniyordu ve güneydoğu köşesi de, bugünkü Tophane çevresiydi.
SALİHA SULTAN SEBİLİ:
Saliha Sultan sebili, sitemizin tarihi yerler / çeşmeler-kemerler bölümünde detaylı olarak aktarılmıştır. Lütfen bakınız: Tarihi yerler / çeşmeler - kemerler.
ARAP CAMİİ:
Yanıkkapı'yı geçip yeniden denize doğru kıvrılıyoruz. Biraz sonra da, yeni restore olmuş ahşap bir binanın karşısında Arap camii'nin girişlerinden birine geliyoruz. Buradan, geniş avluya geçiliyor. çevredeki Türklerde bu binanın, adına uygun Araplar tarafından yapılmış olduğuna dair köklü bir inanç var. Gerçekten de 8. yüzyılda kenti kuşatan Arap ordusunun buralara gelmiş olması mümkün; gelgelelim, sanat tarihiyle iyi kötü ilişkisi olan herhangi biri binaya baktığında, bunun Arap tarzıyla bir ilgisi olmadığını, tersine, bir Latin kilisesi olduğunu hemen anlar. Cenevizliler burayı koloni yaparken bu binayı da Azizi Dominik adına bir Katedral olarak inşa etmişlerdi. İçinde bir de AQziz Paul şapeli olması mümkündür. Üzerine minare külahı kondurulmuş dört köşe çan kulesi, Latin kilisesi ile Arap camii arasındaki uyumsuzluğun en açık kanıtıdır. Bu kulenin altından geçerek avludan sokağa çıkarken geçitte çeşitli süslemeler dikkati çeker. Arap camii 1900'lerde onarılırkenbulunan çeşitli Katolik mezar taşları şimdi Arkeoloji müzesi'nde dir. 1453'den sonraya ait bir tari
h taşıyan taş olmaması, Fatih Sultan mehmet'in o sıralarda binayı Cenevizlilerden alıp cami haline getirdiğinin kanıtı sayılabilir.
II. Bayezid döneminde İspanya'dan Yahudi göçmenlerden başka az sayıda Endülüslü Arap da gelmişti. Bunların bir dönem bu camiiyi kullanmış olmaları ve adını oradan aldığı da düşünülebilir.
OSMANLI YAPILARI:
Arap camii'nden doğuya doğru yürürken kuzeye sapan sokak üstünde çeşitli taş evler görülür ki bunlar yakın zamana kadar " Ceneviz evleri " diye bilinirdi. Oysa, hayır, Türk evleridir bunlar ve çok daha yenidir. Türk evleri genellikle ahşap olduğu, bu bölge de Ceneviz bölgesi bilindiği için, böyle bir yorum yapılmış olmalı. Ahşap evlerde olduğu gibi bunlarda da ikinci katın yukarısında dört beş çıkıntı ile neredeyse zikzaklar yapan çıkmalar vardır. hepsi de şimdi iş yeri olarak kullanılmaktadır. Vefa semtinde bulunan Atıf efendi kitaplığı ile benzerlikler gösteren bu evlerin 18. yüzyıl yapısı olduğu tahmin ediliyor.
Tekrar ana caddeden doğuya, Karaköy'e doğru ilerleyince, sağda akrşımıza rengi gene kırmızımtırak, tepesinde dokuz kubbesi olan bir han çıkıyor. Bu, istanbul'un en eski Türk yapılarından olan, Fatih bedestenidir. Yaşına göre iyi dayanmış, ama özellikle içinin şimdiki durumu bu uzun tarih hakkında çok az bilgi veriyor. Bedestenin ilkerisinde ki sokaktan sağa saptığımızda, sağda bir başka eski iş hanı görüyoruz. Bu da Rüstem paşa'nın Sinan'a yaptırttığı Kurşunlu han. Açık avlusuyla klasik kervansaray tipinde, iki katlı bir bina. Bir hayli aşınmış durumda. Girişin yanında, belki de Roma'dan kalma bir sütun başlığı, çeşme yalağı olarak kullanılıyor.
Bu hanın yanında, cephesi dar, birkaç katlı bir balık lokantası vardır. Çok iyi balık pişirmekle birlikte, herhalde müşteri cirosunu arttırmak için, biradan başka içki vermez. Bu da, rakı içmeden balık yiyemeyen İstanbulu adabına uymaz. Eskiden, deniz kıyısında başka balık lokantaları vardı ve bunların hemen önünde, karşı kıyıdan yolcu taşıyan dolmuş sandallarının yanaştığı tahta iskelede dururdu. Genel yıkım sırasında bunlar da ortadan kalktı.
Yeniden caddenin karşı tarafına geçip ara sokaklara saptığımızda Bereketzade camii ve Medresesi'nin ve başka 18. yüzyıl evlerinin arasından geçiyoruz. Tünelin alt girişi bu sırada. Onun az ilerisinde, soldaki perçemli sokağı'nın içinde, artık kullanılmayan Zülfaris Sinagogu(kal Kadoş galata) var. Yüksek bir duvarınarkasında, dikkatle bakmadıkça hiç göze batmayan bir bina. Eskiden beri burada sinagog varmış, ama bu bina 1890'da ünlü banker Kamondo'nun maddi yardımıyla inşa edilmiş.
Bir kapısı bu sokağa açılan Selanik pasajı'nın öbür ucuda Karaköy meydanında. Osmanlı imparatorluğu'nun en yoğun Yahudi yerleşimi şehirlerden biri Selanik'ti. Yunanistan'ın bağımsızlığını kazandığı yıllarda burada Yunalıdan çok Yahudi olduğu söylenir. Bu oran, II. dünya savaşı'nda Alman işgali ile radikal biçimde değişti. Merkezi Selanik olan Sabetay sevi hareketinin ( bu son derece ilginç, karmaşık ve az bilinen bir olaydır) sonucunda Müslüman olan Yahudiler, bugün de Selanik dönmeleri olarak tanınır. Bu pasajın da Selanik yahudileri ile ilgisi vardır.
Karaköy meydanı:
Karaköy Meydanı, sitemizin tarihi yerler/meydanlar bölümünde dataylı olarak verilmiştir.