SİTEMİZİN RESMİ AÇILI TARİHİ OCAK 2010 TARİHİDİR.
| Pzr | Pzt | Sa | Ça | Pe | Cu | Cts |
| 1 | 2 | 3 | 4 | |||
| 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 |
| 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 |
| 19 | 20 | 21 | 22 | 23 | 24 | 25 |
| 26 | 27 | 28 | 29 |
Önce dört element vardı. Hava dünyayı kucakladı, canlıların nefes almasını sağladı. Toprak yaşayacakları zemini oluşturdu. Su, toprağa serpildi ki üzerinde bitkiler yeşerip büyüsün. Ve ateş dünyayı aydınlattı, yaşama ilk soluğu verdi. Bir gün ateş yeşil çimenler üzerindeki çiy tanesini gördü. Çiy tanesi öyle kusursuzdu ki hemen ona aşık oldu. Ateş aşkını daha yakından görmek için yıldırıma dönüştü. Masum güzelliğini seyretmek için yaklaştı, yaklaştıkça sabırsızlandı. Kalbi öyle çok atmaya başladı ki sonunda, çimeni yakıverdi. Alev alan çimen o haliyle donup kaldı. Ortaya, göbeğinde aşkının yanığı siyahlıkta ateş kırmızısı lale çıktı.
O günden beri aşıklar laleye tutuldular. Ona " aşk kumaşı ", " sevgilinin yüzü ", gibi isimler verdiler, şairler güzelliğine kasideler yazdılar. onu en gözde sarayların en gözde çiçeği yaptılar.
oysa lale daha 16. yüzyıla kadar taşralıydı. Bırakın saraya girmeyi, 15. yüzyıl şairlerinden Necati bey'in gazelindeki gibi diğer çiçekler tarafından gül devri sohbetlerine bile alınmıyordu. Lalenin asıl vatanı Orta Asya'nın Tien Şan ve Pamir dağlarıdır. Zor kış şartlarının yaşandığı bu bölgelerde baharı müjdeleyendir. Nisan'ın Mayıs'a döndüğü zamanda kısa bir süreliğine açar. Altı yapraklıdır. Narin ve kırılgandır, koklandığında hemen solar.
Orta Asya'dan Anadolu'ya:
lalenin Türklerin kültür hayatında yer alışına dair ilk izler, Kazakistan'da yapılan kazılarda bulunan altın plakalar üzerindeki motiflerde görülür. Kazakistan Devlet Sanat Müzesi'ndeki gümüş kemer ve küpede olduğu gibi lale motifleri aşkı, mutluluğu, baharın yarattığı sevinci sembolize eder. Türkler'in göçüyle lale önce Horasan ve İran'a, sonrada Selçuklular ile Anadoluya gelmiş oldu. Kılıçarslan tarafından yaptırılan Alaeddin köşkünün çinilerinden ( Berlin İslam Müzesi ) birindeki lale figürü Anadolu'da bilinen en eski lale tasviridir. Karatay medresesi'nin pencerelerinin içindeki çinilerde de lale motifleri görülür. Alaeddin Keykubad'ın Kubadabad sarayının lalezarlarının güzelliği ise, İbn Bibi'den Mevlana'ya kadar pek çok düşünür ve şaire ilham kaynağı olmuştur.
Kutsal Çiçek:Türklerin insana ve doğaya olan aşkı " yaradandan ötürüdür. " Lale bu aşkın vücut bulmuş en güzel şekillerinden biridir. Lale soğanı sadece bir çiçek verdiği için Tanrı'nın birliğini temsil eder, şekil itibarıylada Tevhidin sembolü olan elife benzer. Yılın tek bir ayında güzelliğini sergiler ve hemen solar. Tıpkı yaşamın bulunmaz değerde, fakat geçici olması gibi. Üstelik Allah, hilal ve lale kelimeleri Arapça'da aynı harflerle yazılır. Harflere sayısal değerler veren ebced hesabına göre de aynı rakamı verir: 66. Ayrıca lale, tersten bakıldığında Türklerin kutsal alameti hilale benzemektedir.
Baharın sevinci, Tanrı aşkıyla birleşince, bu narin çiçek en yüksek makama oturtuldu. "İsm-i Celal'e " sahip olan lale, Süleymaniye ve Sultanahmet camilerinin çinilerindeki gibi mercan kırmızısı rengiyle ya da Rüstem Paşa camii'ndeki 41 çeşidiyle ibadethaneleri, saray ve köşkleri, sultanların tılsımlı gömleklerini ve savaş araçlarını süslemeye başladı. Yani doğmuş bebeklerin kulaklarına, onun gibi güzel olsun diye lale isimleri fısıldandı. lale soğanları cariyelerle takas edildi. Hatta lale ile rüşvet bile verildi.
İstanbul ve lale.
istanbul'un fethiyle, Allah'ın çiçeği ait olduğu yeri buldu. kısa zaman içersinde kent bir lalezara dönüşüverdi. Yıllar sonra şehrin güzelliği karşısında büyülenen bir İngiliz asilzade, " keşke Shakespear, Romeo ve Juliette'teki bahçe sahnesini yazmadan önce Boğaziçi'ni görmüş olsaydı " diye dile getirir. Ancak Türklerin bu sevgisini en iyi anlatan şüphesiz Fransız şair ve devlet adamı Lamartine dir. :" gezmiş olduğum, hayranlık uyandıracak güzelikteki Topkapı sarayı'nın genel karakteri ne büyüklük, ne rahatlık, ne de haşmettir. Bu saray aslında ışığa açılmış pencereleriyle, yaldızlı tahtadan yapılmış çadırlar topluluğudur. Bu sarayların karakteri, Türk ulusunun karakteridir. : Akıl ve tabiat sevgisi.(....) bu sarayda sadece, ağaçların vahşi ormandakiler gibi özgür fışkırışları, su mırıltıları, güvercinlerin ötüşleri vardır. (....) Taraçalar, bahçelerin, denizin üstünde uçar gibidir. (....) kişi yoksulsa da hiç değilse bir ağaca, kuşlara, bir koyuna, bir toprak parçası üstündeki kulübenin çevresinde ötüşen güvercinlere malik olmak ister. Onun için, nerede yüksek, zarif, tanrısal güzellikte bir tabiat parçası varsa, orada muhakkak bir cami, bir saray ya da bir türk kulübesi görülür. (....) Türkler filozof bir millettir, her şeyi tabiattan çıkarır, her şeyi Allah'a bağlarlar. Allah hep düşüncelerinde, dillerindedir. Ama bu köksüz, özsüz bir düşünce değildir. Elle tutulur, apaçık, meydanda pratik bir gerçektir."..
Avrupa'da Lale çılgınlığı:
1546'da Yakındoğu'ya bir araştırma gezisi için gelen Fransız hekimi P.Belon hatıralarında laleden " lils rouges(kırmızı zambak)" diye bahseder. Avrupalı laleyi bir zambak çeşidi ( lilium ) sanmıştır. 1554 yılında lale Avrupa'ya ilk resmi yolculuğunu yapar. Avusturya-Macaristan büyükelçisi Busbecq ülkesine dönerken yanında lale soğanlarını da götürür. Bu sefer de adı kayıtlara bir yanlış anlaşılmadan dolayı " tulipa" olarak geçer. Busbeq'in tercümanı, lale yerine kendisine Anadolu'da kadının başörtüsü olarak kullandığı örtüyü sorduğunu sanmış ve cavabı " tülbent" olmuştur. Böylece Avrupa ile tanışan lale beraberinde bir çılgınlığı da getirmiştir : Tulipomanie . yani lalenin artık bir borsası da vardır.(1634-1637). Zenginliğin sembolüdür. Ona sahip olabilmek, hele yeni bir türünü yetiştirebilmek en üst düzeyde ayrıcalıktır. Soğanlarından hangi renk çiçek çıkacağına dair bahislere bile girilir. Bu çılgınlık lale borsasının çöküşüne kadar sürer. Uğruna cinayetler işlenen çiçek bu seferde intiharlara neden olacaktır.
Saraya kabul ve Lale devri:
Avrupa lale çılgınlığını yaşarken, Osmanlı'da uzun ve zarif lale türleri yetiştirilmeye başlanır. Yavuz Sultan Selim'in Kefe'den getirttiği soğanlardan, ünlü Türk lalesi " lale-i Rumi " elde edilir. Kanuni Sultan Süleymen devrinde sümbül, karanfil ve gülün yanında yerini alarak " dört çiçek üslubu " ile ölümsüzleşir. I. Ahmed, kendi yetiştirdiği yeni bir lale formuna sahiptir. Sultan İbrahim zamanında " çiçekcibaşılık " makamına ihtiyaç duyulur. IV. Mehmed devrinde ise Meclisi şukufe adında bir çiçek enstitüsü kurulur. Mecliste yeni lale formları incelenir ve sınıflandırılır, kusursuz bulunan lalelere özel isimler verilirdi. IV. mehmed'in oğullarının sünnet ve kızkardeşinin düğün töreni ihtişamı ile belki de Lale devrinin habercisiydi. Edirne'deki şenlikler 33 gün sürmüş, içinde laleleri ve öten bülbülleri ile yapma bahçeler, fiskiyelerle donatılmış çardaklar, sekiz teker üzerinde yürüyen köşkler masalsı bir ortamda halkın arasından geçirilmişti.
Oğlu III. Ahmed tahta geçtiğinde, imzalanan Pasarofca antlaşması ile barış dönemine girilmiş olur. İmar ve ıslahat faaliyetleri, matbaanın kuruluşu, el sanatlarının geliştirilmesi bu döneme rastlar. Ancak İstanbul'un çiçek bahçeleri, mesire yerleri ve köşklerle güzelleşmesiyle beraber, bitmek tükenmek bilmeyen eğlencelerde Osmanlı'nın hayatında yerini almaya başlar. Özellikle Kağıthane masalsı bir yer haline gelir. Bahar geldiğinde gündüzleri her yer laleye çalar, geceleri bahçelerdeki laleler kapanırken, müziğin eşliğinde gökyüzünde havai fişekler açmaya devam eder. Saraylarda, köşklerde, evlerin arka bahçelerinde, yol kenarlarında, saksılarda hep lale vardır. Öyle ki o devirde İstanbul'da üretilen lale tipleri tam 1108 adettir. Osmanlı'da lale çılgınlığı öyle büyür ki dönemin Paris gazetelerine bile konu olur.
Ama her dönem gibi lale devri de sona erecektir. Üstelik kanlı bir isyanla. Ekonomik, sosyal ve kültürel nedenler, siyasi uzantılarla desteklenmiş ve sarayın artık halkı rahatsız etmeye başlayan zevke dalışı, Patrona Halil isyanını körüklemiştir.
Sonun başlangıcı:
Rengini pek çok şairin kana benzettiği lale, bir kere daha kana bulanmıştır. lale devri sona erer, ama lale merakı devletin üst kademelerinde uzun bir süre devam eder. Zamanla lale merakının boş bir uğraş olduğu yönünde düşünceler artmaya başlar. Lale yetiştirme teknikleri ile birlikte zarif Osmanlı lalesi de yok olur gider.
Lale Orta Asya'dan Anadolu'ya Türklerle yolculuk etti. taşralıydı, sarayın gözdesi haline geldi. narin bir çiçekken savaşlara katıldı, sultanları korudu. Hem içi dolu bir kadeh, hem kutsal bir fenomen oldu. Devir geldi yüzbinlercesi bahçelere dikildi, devir geldi hepsi söküldü.
Lale, çimende açan ateş; belki de taşraya dönüp, soylu yolculuğuna yeniden başlamalı.......