
Kumkapı yakınlara kadar, ahalisinin çoğu Rum ya da Ermeni olan bir balıkçı semtiydi. Bu geçmişten bugüne, belirli bir mimarininn ayakta kalabilmiş - bazıları oldukça güzel - konut örnekleri, Rum ve Ermeni kiliseleri, bir de İstanbul'un en gelişkin orta sınıf balık tavernaları kaldı. İstanbul tavernacılığının son " klasiklerinden " bazıları iz bırakmadan kayboldu(Minas, Yorgo), bazılarının çocukları aile mesleklerini sürdürüyor, bazıları da halâ hayatta. Ama şimdi Kumkapı baştan aşağıya meyhane; Paris'teki Moufftarde gibi, kendilerine özgü kişiliği olan, çok sayıda insana lezzetli meze ve balıklarla hoş vakit geçirtebilen ve " ticari turizm "i " otantizim " le oldukça iyi dengeleyebilen bir bölge.
Demiryolu köprüsünün altından geçerek yeniden kıyıya çıkabiliriz[ burada eski küçük dalgakıranıyla eski Kumkapı limanı ortadan kalkktı, şimdi bunu çevreleyen çok daha geniş dalgakıranla yeni liman ve balık hali vardır]. Ya da, Kumkapı tren istasyonundan sonra kalıntıları görülmeye başlayan deniz surlarına paralel giden iç sokaklardan batıya doğru yolumuza devam edebiliriz.Burada, bazı çok eski Rum evleri de(şimdi genellikle depo haline getirilmiş) görebiliriz. Bunlar hatta Bizans'tan kalma bile olabilir, ama daha sonra yapılmış olsalar sa Bizans konut tarzına uygundur.
Kumkapı'yı izleyen Nişanca semtinde, Şarapnel sokağı'nda, Ermeni
Gregoryan Patrikhanesi ve kiliseleri var. Bizanslılar, başkentlerinde kayda değer bir Ermeni nüfusun barınmasına imkan vermemişlerdi. Onun için bu dönemde Ermeniler, Galata gibi tam da şehir içi sayılmayan yerlere yerleşmişlerdi. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u ele geçirince şehirde nüfusun son derece azaldığını gördü ve imparatorluğun her bölgesinden Türk-Müslüman ya da gayrımüslim nüfusu yeni başkentine yerleşmeye teşvik etti. Teşvik yetmezse zorladı da. Böylece yeniden canlanmaya başlayan şehre gelenler arasında birçok Ermeni de vardı. Altı yerden geldikleri için
Altı cemaat diye anılırlardı. Bu sonradan
On iki cemaat 'e yükseldi.
Fatih, Rumortodoks patriğiyle uzun uzun görüşüp anlaştı ve böylece dünya ortodokslarının ekumenik petriği Osmanlı başkentinde ruhâni görevini yapmaya başladı. Benzer bir işlemi, Fatih, devletinin önemli cemaatlerinden Ermenilerle de gerçekleştirmek üzere, iyi tanıdığı Bursa Piskoposu Howakim'i İstanbul'a çağırdı ve 1461'de onu İstanbul Ermeni Gregoryan Patriği yaptı. Ancak Gregoryan kilise örgütlenmesi farklı olduğu ve merkezi Ermenistan'da, Erivan yakınındaki Eçmiadzin'de bulunduğu için, İstanbulpatriği, önemli bir kişi olmakla birlikte, Ortodoks patriği ya da papa gibi tek otorite olmadı.
İlk Ermeni patriği Samatya'da kurulmuştu(bunu Samatya bölümünde de göereceğiz). 17. yüzyıl ortalarında Kumkapı-Nişanca'ya taşındı ve orada kaldı. Patrikhane binası, 19. yüzyılın güzel ahşap binalarından biridir. Karşı sıradayan yana inşa edilmiş(son olarak 1913'te) üç kilise ve iki şapel vardır. Ortadaki, en büyük kilise,
Surp Asdvadzadzin(yani Meryem Ana), patrikhane kilisesi olarak kullanılmaktadır. Alt katındaki ayazmadan, buranın Bizans döneminde Ortodokslara ait olduğu kanıtlanır. Ermeni cemaatinin 19.yüzyıl büyüklerinden II.Mahmut'un çok sevdiği
Kazaz Artin'in mezarı ve heykeli de buradadır.
Kumkapı'dan batıya yürüdüğümüzde Yenikapı'ya geliyoruz. burada eskiyi hatırlatan hemen hemen hiçbir şey yok(19. yüzyıldan kalma Rum Ortodoks Atios Teodoros kilisesi ile kıyıya çok yakın Surp Tateos Ermeni kilisesini saymazsak). Zaten çok eski değil., çünkü burası da Bizans döneminde Marmara kıyısındaki en geniş liman olan Elefterios ya da
Teodosios limanıydı. Eski şehrin tek akarsuyu
Lykos buradan denize dökülürdü. Bu kimanlar önemlerini kaybettikten sonra, Lykos buranın dolmasına katkıda bulundu(sonra kendide kuruyp yok oldu). Akarsu alüvyonlarıyla dolan yerlerde verimli toprak olur. Nitekim bu bölge (Langa ve Vlanda) uzun zaman İstanbul'a kaliteli sebze yetiştirdi. Sonra bostanlar da yerlerini beton bloklara bıraktılar. Arada tek tük kalmış birkaç küçükbostan hâlâ görülebiliyor.