BAZI KENTLERİN TARİHİNİ YAZMAK ZORDUR
GÜZEL İSTANBUL

 

Aralık 2008
PzrPztSaÇaPeCuCts
123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031
Aylık Arşiv
Ocak 2008
Şubat 2008
Mart 2008
Nisan 2008
Temmuz 2008
Eylül 2008
Ekim 2008
Kasım 2008
Aralık 2008
Yıllık Arşiv
Son Fotoğraflar
ayvansaray
boğaz ve gemi
SÜLEYMANİYE CAMİ
SULTANAHMET CAMİ
SULTANAHMET CAMİ
AYASOFYA CAMİ
Kadırga-Kumkapı
KADIRGA


Sokollu cami girişinden aşağıya inerek Kadırga meydanı'na varırız. Burası, adının da ima ettiği gibi, bir limandı. Bizans zamanında şehrin marmara kıyılarındaki irili ufaklı girintiler liman haline getirilmişti. Gemiciliğin daha sonraki teknolojik gelişme seyrinde temelde kürekle yürüyen küçük tekneler( çektiriler, kadırgalar vb.) yerlerini büyük yelkenlilere bırakınca bu küçük limankar pratik olmaktan çıktı ve terk edildi. Zamanla dolarak bugünkü hallerine geldiler; çeşitli yeni işlevler yüklenen düz alanlar. Kadırga Meydanı ve bitişiğindeki, denize daha yakın Cinci(Cündi) meydanı, 1950'lere kadar İstanbul'un başlıca bayram yerleriydi. Karagözcüler tuluatcılar, cambazhaneler buraya gelirdi.

Meydanın doğu ucunda karşılıklı iki küçük kahve vardır. Bunlar eskiden, Küçük Ayasofya'da tulumbalarını gördüğümüz tulumbacıların devam ettiği kahvelerdi. Şimdi salaş bir  tarzda üstü kapatılan havuzlu alan eskiden bahçeydi ve daha sevimliydi. Oradaki, Abdülmecit zamanından kalma karakol da benzerleri gibi sevimli bir binadır. Karşı sırada, ilk yapılışı ta Beyazıt zamanına uzanan ama bugüne kadar çeşitli onarımlardan geçen Kadırga hamamı vardır.

Caddeden batıyönüne ilerlerken, solda, bir taraçayı andıran dört köşe küçük bir bina görülür. Bu, Esma Sultan[ 18.yüzyılda III. Ahmet'in kızı ] namazgâhıdır. Namazgâh, genellikle yol üstünde olanların namazlarını vakit kaybetmeden kılmaları için yapılan bir açıkhava ibadethanesidir. Suriçi İstanbul'da bunlardan yalnızca bu örnek kalmıştır. Yapının altındaki muslukların başında abdest alınır ve merdivenden taraçayı andıran üst kata çıkılarak namaz kılınır.

Meydanın güneybatı ucundan denize doğru inilen dar sokaklara girildiğinde, Marmara surları'nın bir bölümüyle daha karşılaşıyoruz. Bu surların şimdiki deniz kıyısından bir hayli içerde olması, yukarda değindiğimiz küçüklimanlardan bir başkasının kıyısında olduğumuzu bize gösterir; bugün Kumkapı adıyla anılan semt o zamankar Kontoskalion adıyla tanınan limandı. Bu surların kemerleri içinde şimdi küçücük, hayli mütevazi evler duruyor.

Yeniden Kadırga caddesi'ne çıktığımızda, yolun sağında oldukça büyük bir Rum Ortodoks kilisesi görülür. Atia Kiryaki. Kilise vakfının dükkânları caddede sıralanır. Onların üstündeki yükseltide kilise vardır(karşı sırada da, şimdi kullanılmayan eski okul binası). Osmanlılar İstanbul'u fethettikten sonra, kubbeyi camilere özgü bir mimari öğe saymış gayrımüslimlerin ibadethanelerinde kubbe kullanılmasını istememişlerdi. Bu nedenle, ancak 19. yüzyıl sonlarında, Tanzimat fermanı ve onu izleyen hukuki düzenlemeler sonucunda, Hıristiyanlar da yeniden kubbe yapmaya başladılar. Aya Kiryaki bu dönemin erken örneklerinden biridir. Mimarı Tiadis'tir.

Aya Kiryaki'nin biraz ilerisinde, onunla aynı zamanda  yapılmış bir başka güzel Ortodoks kilisesi, Panayia Elpida var. Geçen yüzyıl sonunda, Kumkapı-Gedikpaşa arasında oturan ve deniz tarafındakileri daha zengin olan Rumlar tarafından aynı zamanda yaptırılmış iki kilise. Özenli güzel yapılar. Ermeniler'in Surp Harutyun kilisesi de Aya Kiryaki'nin karşısına düşen sokaklar içinde.

KUMKAPI


Kumkapı yakınlara kadar, ahalisinin çoğu Rum ya da Ermeni olan bir balıkçı semtiydi. Bu  geçmişten bugüne, belirli bir mimarininn ayakta kalabilmiş - bazıları oldukça güzel - konut örnekleri, Rum ve Ermeni kiliseleri, bir de İstanbul'un en gelişkin orta sınıf balık tavernaları kaldı. İstanbul tavernacılığının son " klasiklerinden " bazıları iz bırakmadan kayboldu(Minas, Yorgo), bazılarının çocukları aile mesleklerini sürdürüyor, bazıları da halâ hayatta. Ama şimdi Kumkapı baştan aşağıya meyhane; Paris'teki Moufftarde gibi, kendilerine özgü kişiliği olan, çok sayıda insana lezzetli meze ve balıklarla hoş vakit geçirtebilen ve " ticari turizm "i " otantizim " le oldukça iyi dengeleyebilen bir bölge.

Demiryolu köprüsünün altından geçerek yeniden kıyıya çıkabiliriz[ burada eski küçük dalgakıranıyla eski Kumkapı limanı ortadan kalkktı, şimdi bunu çevreleyen çok daha geniş dalgakıranla yeni liman ve balık hali vardır]. Ya da, Kumkapı tren istasyonundan sonra kalıntıları görülmeye başlayan deniz surlarına paralel giden iç sokaklardan batıya doğru yolumuza devam edebiliriz.Burada, bazı çok eski Rum evleri de(şimdi genellikle depo haline getirilmiş) görebiliriz. Bunlar hatta Bizans'tan kalma bile olabilir, ama daha sonra yapılmış olsalar sa Bizans konut tarzına uygundur.

Kumkapı'yı izleyen Nişanca semtinde, Şarapnel sokağı'nda, Ermeni Gregoryan Patrikhanesi ve kiliseleri var. Bizanslılar, başkentlerinde kayda değer bir Ermeni nüfusun barınmasına imkan vermemişlerdi. Onun için bu dönemde Ermeniler, Galata gibi tam da şehir içi sayılmayan yerlere yerleşmişlerdi. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u ele geçirince şehirde nüfusun son derece azaldığını gördü ve imparatorluğun her bölgesinden Türk-Müslüman ya da gayrımüslim nüfusu yeni başkentine yerleşmeye teşvik etti. Teşvik yetmezse zorladı da. Böylece yeniden canlanmaya başlayan şehre gelenler arasında birçok Ermeni de vardı. Altı yerden geldikleri için Altı cemaat diye anılırlardı. Bu sonradan On iki cemaat 'e yükseldi.

Fatih, Rumortodoks patriğiyle uzun uzun görüşüp anlaştı ve böylece dünya ortodokslarının ekumenik petriği Osmanlı başkentinde ruhâni görevini yapmaya başladı. Benzer bir işlemi, Fatih, devletinin önemli cemaatlerinden Ermenilerle de gerçekleştirmek  üzere, iyi tanıdığı Bursa Piskoposu Howakim'i İstanbul'a çağırdı ve 1461'de onu İstanbul Ermeni Gregoryan Patriği yaptı. Ancak Gregoryan kilise örgütlenmesi farklı olduğu ve merkezi Ermenistan'da, Erivan yakınındaki Eçmiadzin'de bulunduğu için, İstanbulpatriği, önemli bir kişi olmakla birlikte, Ortodoks patriği ya da papa gibi tek otorite olmadı.

İlk Ermeni patriği Samatya'da kurulmuştu(bunu Samatya bölümünde de göereceğiz). 17. yüzyıl ortalarında Kumkapı-Nişanca'ya taşındı ve orada kaldı. Patrikhane binası, 19. yüzyılın güzel ahşap binalarından biridir. Karşı sıradayan yana inşa edilmiş(son olarak 1913'te) üç kilise ve iki şapel vardır. Ortadaki, en büyük kilise, Surp Asdvadzadzin(yani Meryem Ana), patrikhane kilisesi olarak kullanılmaktadır. Alt katındaki ayazmadan, buranın Bizans döneminde Ortodokslara ait  olduğu kanıtlanır. Ermeni cemaatinin 19.yüzyıl büyüklerinden II.Mahmut'un çok sevdiği Kazaz Artin'in mezarı ve heykeli de buradadır.

Kumkapı'dan batıya yürüdüğümüzde Yenikapı'ya geliyoruz. burada eskiyi  hatırlatan hemen hemen hiçbir şey yok(19. yüzyıldan kalma Rum Ortodoks Atios Teodoros kilisesi ile kıyıya çok yakın Surp  Tateos Ermeni kilisesini saymazsak). Zaten çok eski değil., çünkü burası da Bizans döneminde Marmara kıyısındaki en geniş liman olan Elefterios ya da Teodosios limanıydı. Eski şehrin tek akarsuyu Lykos buradan denize dökülürdü. Bu kimanlar önemlerini kaybettikten sonra, Lykos buranın dolmasına katkıda bulundu(sonra kendide kuruyp yok oldu). Akarsu alüvyonlarıyla dolan yerlerde verimli toprak olur. Nitekim bu bölge (Langa ve  Vlanda) uzun zaman İstanbul'a kaliteli sebze yetiştirdi. Sonra bostanlar da yerlerini beton bloklara bıraktılar. Arada tek tük kalmış birkaç küçükbostan hâlâ görülebiliyor.

Gelen Yorumlar
Toplam 2 yorum, 1-2 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
fotograf
daha fazla fotograf istiyoruz
oğuzhan karakaş eklemiş. | 07 Şubat 2007 Saat 13:02
FOTOGRAF
katiliyorum tanitim cok az ........
Mehmet Bakar eklemiş. | 03 Mayıs 2007 Saat 20:32
Yorum Ekleyin
Başlık
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.

Ara