SİTEMİZİN RESMİ AÇILI TARİHİ OCAK 2010 TARİHİDİR.
| Pzr | Pzt | Sa | Ça | Pe | Cu | Cts |
| 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | ||
| 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 | 12 |
| 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 | 19 |
| 20 | 21 | 22 | 23 | 24 | 25 | 26 |
| 27 | 28 | 29 | 30 | 31 |

Bu yolculuğa Belediye sarayı'nın yakınlarından başlıyabiliriz. Yeraltı geçidinin batı yakasında, köşede yer alan parkın içersinde, bir hayli eski olduğu anlaşılan bir bina yıkıntısı görünüyor, ayrıca, parkın çeşitli yerlerinde de sütunlar, kaideler, başlıklar serpilmiş. Burası, İustinianos zamanında yapılmış büyük kiliselerden Polieuktos'un bulunduğu yerdir. Bu kilisenin, eski Anikia İuliana sarayının kilisesi olduğu söyleniyor. Kalıntılar 1960'larda yeraltı geçidi yapılırken ortaya çıkarılmıştı ve o sırada Kalenderhane restorasyonu için İstanbul'da bulunan Dumbarton Oaks kurumundan Martin Harrison kazıyı yürütmüştü. Burada bulunan geometrik desenli bazı mozaik levhalar da o zamanki küçük mozaik Müzesi'ne konmuştu.
İustinianos'un dönemi, Bizans tarihinde, biraz Osmanlı tarihinin Kanuni dönemini andırır; her iki dönemde de devletin güçlenmesi ve iç ve dış başarıları, başta mimari olmak üzere genel olarak sanat etkinliğini de canlandırmıştı. Polieuktos kilisesi, Ayasofya'dan önce, Prenses Iuliana'nın çabasıyla, 2500 metrekarelik bir alan üzerinde yapıldı ki, bunun, İstanbul'da Ayasofya'dan sonra en geniş kilise alanı olduğunu söyliyebiliriz. Bina büyük bir ihtimalle bazilika planındaydı, ama dekoratif bir kubbesi de herhalde vardı.
Polieuktos'tan Marmara yönüne, Horhor denilen semte ilerleyince, az sonra solda, üniversitenin elinde olan, Hamdullah Suphi'nin babası Suphi paşa'nın konağı görünür. (onun babası da ünlü Sami paşa) Haliç'e doğru ilerlediğimizde, önümüzde ilkin Valens ya da Türkçe adıyla Bozdoğan kemeri'ni görürüz. Kemer Roma zamanından kalmadır ve İmparator Valens tarafından 375'de yaptırılmıştır. İstanbul'un üçüncü tepesiyle[Beyazıt kulesinin olduğu tepe], dördüncü tepesi[Fatih caminin olduğu tepe] arasında Unkapanı'ndan yenikapı'ya kadar uzanan derin bir vadi vardır. Şehir dışından gelen ve saray çevresine taşınması gereken suyu, bu çukur vadinin üstünden aşırmak için böyle büyük bir kemere ihtiyaç olmuştur. İstanbul'un ana su kaynağı, başından beri, Belgrad ormanlarıydı. Oradan çeşitli kemerler ve su yollarıyla Edirnekapı ve Eğrikapı çevresinden kent suyu aktarılıyordu. Kemerin büyük kısmı ayaktadır.[1000 metrenin 900'ü duruyor]; en yüksek olduğu bölümiki katlıdır ve caddeden yüksekliği 20 metreyi bulur. Özellikle Tepebaşı tarafından bakıldığında kent siluetini süsleyen güzel yapılardan biridir. Kemerden dökülen su, Süleymaniye ve Beyazıt camileri arasında kalan Nymphaeum maximum denilen havuzda(Nimfaion Maksemi) toplanıyor ve sonradan kentin çeşitli bölgelerine dağılıyordu. Bu havuzun şimdi hiç bir izi yoktur.
Gazanfer ağa ve medresesi:
Kemerin hemen dibinde Gazanfer Ağa Medresesi var. Burası bir zamanlar Belediye Müzesi'ydi, ama şimdi, belki de içeride nemlilik önlenemediği için boşaltıldı. III.Mehmet'in Akağalar başı Gazanfer Ağa tarafından 1599'da yaptırılmıştır. Medresede bir sebil ve Gazanfer Ağa'nın türbesi de bulunur. Sebil sekizgen, türbe ise ongendir. On dört hücresi olan medresenin dershanesi, kemere yakın olan kanattadır. Şehirdeki, külliye parçası olmayan bağımsız medreselerin büyülçe bir örneğidir. Mimarı Davut Ağa olabilir. Bina şimdi Karikatür Müzesi haline getirilmiştir.
Gazanfer Ağa aslen Macar'dı. II.Selim'in şehzadeliği sırasında onun yanına girmişti. Selim padişah olunca yanında kalabilmek için hadım edilmeye razı oldu. Çünkü başka türlü padişahın hareminde bulunabilme imkânı yoktu. Kardeşi Cafer, bu ameliyatı atlatamadı, ama Gazanfer daha otuz yıl yaşayıp Selim'den sonra oğluna ve torununa da hizmet etti.
Caddenin epey ilerisinde ve sağda, 18. yüzyıl sonlarından kalma Şebsefa kadın camii görülüyor. Fatma Şebsefa kadın, I.Abdülhamit'in hareminde ki kadınlardan biriymiş. Cami, yapıldığı zamanın özelliklerine uygun olarak, barok üsluptadır. Yüksekçe olduğu için merdivenli ve beşik tonozlu bir son cemaat yerinden girilir. taş ve tuğladan yapılmadır. bahçesinde ki okul şimdi imamın konutu olarak kullanılıyor.
Köprüye giden Atatürk caddesi yapılırken(1950'lerde) epey tarihi bina feda edilmişti. Modern zamanlarda yapılan binalar, bunu dengelemek istercesine, az çok özenlidir. Solda Sedat Hakkı Eldem'in yaptığı Sosyal Sigorta binaları, sağda, 1960'larda Belediye'nin yaptırdığı İstanbul manifaturacılar çarşı'sı var. Şimdi arabesk müzik merkezi olan bu çarşıda Bedri Rahmi ve Füreyya'nın seramik panoları da görülür. Binalar arası bir açıklıkta İstanbul'un ilk kadısı Hızır Beyin ve Cihannûma yazarı, tarih ve coğrafya bilgini Katip Çelebi'nin mezarları var[tabii taşları sonradan yapılmış olarak]. Buradan biraz içeride de "Konstantin'in mezarı" diye bilinen, Panayia adlı ama oldukça yeni bir şapel ve ayazma bulunuyor. Şapel bir bahçe içinde, herhalde bir mezar şapeli. Ama Konstantinos'un cesedi hiç bir zaman bulunamadığı için burada mezarının olması da düşünülemez.
Caddenin karşı tarafında, tarihden kaldığı belli olan destek duvarları görünür. Gerçekten de Bizans'dan kalmadır ve buradaki yar gibi yükselen toprağın kaymasını önlemek için yapılmıştır bunlar. İçinde sarnıç da varddır. Bizans zamanında buranın bir iç surla çevrilmiş aristokratik bir mahalle olması ihtimali de akla geliyor. Yukarıda, şimdi Zeyrek adıyla bildiğimiz semt var. Çok sayıda güzel ahşap evlerinden ötürü SİT alanı haline getirildi, ama parasızlık nedeniyle geniş ölçekli bir restorasyona başlanamadı. Caddeden yukarı tırmanan sokakların ilginç özellikleri olduğu için bunların hepsini, vakit varsa, gezmelidir.
Biz belli başlı binaları bir sıra içinde görmek üzere Şebsefa kadın Camii'nin karşısına gelen yokuştan tırmanacağız şimdi. Az sonra, bir köşede, küçük bir mektep binasıyla karşılaşıyoruz. Bu sevimli binayı yaptıran kişi oldukça ilginç ve önemlidir. Zembilli Ali efendi. Mektebin bahçesinde mermer bir taşın altında gömülü olan Ali efendi, II.Bayezid'den başlayarak Kanuni Sultan Süleyman'ın ilk saltanat yıllarına kadar şeyhülislamlık yapmış aydınlık görüşlü bir adamdı. Evinin penceresinden, halkın şikayet ve dilekçelerini içine koyacağı bir sepet sarkıttığı için Zembilli Ali Efendi olarak tanınmıştır.
Okulu geçip ana yoldan ilerleyelim. Biraz sonra mahalle çarşısına ve burada ki Çinili hamam'a gideceğiz. Hamam, Sinan'ın eserlerinden ve ünlü Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin'in hayratı olarak yapılmış. Çifte hamamdır ve iki kısmın kapıları da cephededir. Camekânın ortasında havuz bulunur. Hamamın bazı bölümlerini süsleyen çiniler belli ki orjinal değildir, sonra ki yıllarda konmuştur. 17. yüzyılda bu hamamın para için bir şeyhi öldüren iki tellakı, bellerinde peştemallarıyla hamam kapısına asılarak idam edilmişlerdi.
PANTOKRATOR: (cami adıyla Zeyrek camii)
Hamamı gördükten sonra aynı yoldan geri dönüp solda ki ilk sokağa sapalım. Sokağın sonuna doğru Şeyh Süleyman Mescidi adıyla bilinen tuhaf bir yapıya geleceğiz. Birinci katı, daha doğrusu, kat olmadığı için, alt tarafı dört köşe, üstü ise sekizgen bir bina bu. İçi ise bütünüyle sekizgen. Altında da bir kriptası var. Büyük bir ihtimalle az sonra ziyaret edeceğimiz Pantokrator kilisesi'nin manastır külliyesinin bir kısmı olarak yapılmıştı. Belki bir kitaplık binasıydı. Burada, şimdi harabe haline gelen Haliliye Medresesi'ni de görüyoruz.
Mescidi geçip sağa dönerek yürüdüğümüzde, Çırçır caddesi ve İbadethane sokağından geçerek Pantokrator'a ya da cami olarak adıyla Zeyrek camii'ne geliriz. Pantokrator bugüne kalabilmiş önemli Bizans kiliselerinden biridir(ama günümüzde oldukça harap bir haldedir). Kilise aslında üç kilisenin bir araya gelmesinden oluşuyor. Bu üç kilise de, ayrıca, oldukça geniş bir manastır kompleksinin içindeydi. Kompleksi ve ilk kilise olan güneydeki Pantokrator'u, II. Komnenos'un karısı İmparatoriçe Eirene yaptırdı(12. yüzyılın ilk çeyreğinde). Eirene'nin ölümünden sonra II. Komnenos burada bir kilise daha yaptırmaya karar verdi ve pantokrator'un birkaç adım kuzeyinde ki Meryem'e adadığı bir kilise daha inşa etttirdi. Böylece birbiirine çok yakın iki kilise ortaya çıkınca, İmparator Komnenos bunları birleştirmeye karar verdi ve aralarına, bu üçlünün en küçüğü olan üçüncü şapeli yaptırdı. Üç kilise bir arada, İstanbul'da Ayasofya'dan sonra ayakta kalan en büyük kiliseyi oluşturur.
İoannis Komnenos, bina bu şekilde tamamlandıktan sonra, bir de eksonarteks yaptırmış. Bu, herhalde, kilisenin cephesi boyunca uzanıyordu, ama şimdi tuhaf bir biçimde binanın ortasında kalıyor. Kiliseye buradan giriyoruz; kuzeydeki ve güneydeki kiliselerin narteksleri ortadali şapelin de önünü kapayarak, ortada buluşuyor. Güneydeki kilisenin üç apsisi var. Eski sütunların yerine Osmanlı döneminde payeler konmuş. Yunan haçı planı açıkça(kuzeydeki kilise de aynı plana uyuyor). Mermer döşeme ve duvar kaplamalarının çoğu duruyor. Güney kilisesinde, yerdeki örtüler kaldırılınca parlak döşeme süsleri görülebiliyor.
Binanın bütünü, Fatih zamanında camiye çevrilmiş olmakla birlikkte şu sıralarda yalnız güney kısmı cami olarak kullanılıyor. Fatih burayı ilkin medrese haline getirmiş, başmüderrisliğe de Molla Zeyrek Mehmet Efendi'yi tayin etmişti. Fatih külliyesiyle birlikte yeni medreselerin yapımı tamammlanınca burada ki medrese kapandı, bina cami oldu.
Ortada ki şapel aynı zamanda Komnenos'ların aile mezarı olmak üzere tasarlanmıştı. Burada mezarın yeri hâlâ görünür durumdadır. Orta şapel küçük oldğu için yan nefleri yoktur, apsisi de tekdir. Buna karşılık, biri kilisede ki en büyük kubbe olmak üzere, iki kubbesi vardır. Kuzeydeki şapelde de eski sütunların yerini payeler almış, iç süsleme ise tamamen ortadan kalkmıştır. Üç kilise birleştirilince ara duvarlar yer yer yıkılarak tek bir mekân elde edilmiştir.
Pantokrator bugün bir hayli kötü durumda. Camları kırık ve çocukların taşla cam kırma hevesi bir türlü durduralamıyor. Onun için içeride kuş ve kuş pisliği oldukça bol. Cami kısmını ayırmak için gerilmiş naylonlar atmosferin genel peşmürdeliğine katkı da bulunuyor. Bütün binada ciddi onarım ihtiyacı çok belirgin. Bu onarım yapılacak olursa, zaten kayda değer bir cemaati olmayan caminin bir müze haline getirilmesi çok yerinde bir karar olur. Bu, aynı zamanda, SİT haline gelen mahallede ciddi bir restorasyonla birlikte yürütülebilirse, Zeyrek yeniden şehrin güzel bir semti haline gelebilir. çeşitlikazılardakilise çevresinde bulunan renkli cam kırıntılarının, zamanla Batı Avrupa'daki renkli cam örneklerinden eski olduğu görüldü. Bu doğruysa, renkli cam bir Bizans icadı olmalıdır.
Pantokrator'un külliyesinin de bir hayli ilginç olduğu anlaşılıyor. Parçalarından biri Şeyh Süleyman mescidiydi. Ama kilisenin üstünde yer aldığı terasta başka yıkıntılarda görülüyor. Külliye daha çok sağlık alanındaki etkinliklere göre yapılmıştı. Önemli bir hastanesi, akıl hastanesi, ayrıca yaşlılar evi vardı. Zaten bütün çevre, herhalde bu kurumların bulunduğu birçok binanın yıkıntılarıyla doludur. Kazı yapılsa, sanırım başka ilginç parçalarda bulunacaktır. Bir yükselti üstünde olduğu için şehrin birçoktarafından görülebilir, ayrıca kendi manzarası da oldukça geniş ve güzeldir. Uğradığım bir sefer tam önüne yapılmış yapma çim futbol sahası epeyce tuhafıma gitmişti(Daha sonra bu neyse ki ortadan kalktı). Ama Pantokrator çevresinde her zaman tuhaf şeyler vardır. Daha önceki bir ziyaretimde çevresinde bir çok çadır kurulmuş olduğunu görmüştüm. O zaman bana, Ramazan ayında, gece sahur davulu çalan Çingenelerin geçici olarak gelip buraya yerleştiğini söylemişlerdi. Bu, çim sahadan çok daha sevimli ve renkli bir durumdu.
Pantokrator'un Bizans tarihi içindeki son yıllarında burada, Fatih'in tayiniyle sonradan patrik olan Gennadios'un bulunduğunu öğreniyoruz. Gennadios, Latin işgalinin çok olumsuz anıları nedeniyle, "Osmanlı sarığını Katolik serpuşuna tercih eden" Ortodoks din adamları arasındaydı. Zaten bu nedenle II.mehmet fetihden sonra onunla uzun uzun görüşmüş ve Osmanlı İmparatorluğu'nun "millet sistemi" ni oluşturacak ilk adımı onunla vardığı anlaşma ile atmıştı. Bu olgu da, bence, bu binayı ve çevresini, böyle bir tarihi oluşumu göstereck bir müze olarak restore etmeyi anlamlı kılıyor.
Tekrar Çırçır caddesinden geri dönüp sağda Hacı Hasan sokağı'na sapınca, biraz ilerde, solda köşe yapan Hacı Hasan mescidi'ni görürüz. Yaptıran, aslında Hacı Hasan'ın torunu olan Rumeli Kazaskeri Mehmet Efendi'dir(1505). Ahşap ve kiremit çatılı dörtgen cami binası kendi başına fazla ilginç değil. Ama şehrin eski camilerinden biri ve iddiasız olmasına karşılık orantıları son derece uyumlu. Camiye, eğimli arazi yüzünden sağda yapılmış minaresinden ötürü " Eğri minare " adı da verilmiştir. Binanın en ilginç kısmı bu minaredir. Tuğla ve taş kullanılmış, bu malzemeyle kırmızılı beyazlı bir tür satranç deseni çıkarılmıştır. Böyle süslü minarelere İstanbul camilerinde sık rastlanmaz.
PANTEPOPTES:
Caminin köşesinden sola, sonra da sağdaki ilk sokağa saptığımızda Bizans kilisesinden camiye çevrilmiş bir başka bina ile karşılaşıyoruz. Pantepoptes ya da Eski imaret camii. Pantokrator, "her şeye kadir" demekti; Pantepoptes'de " her şeyi gören " anlamına gelir.(ikisi de İsa'nın ya da Allahın sıfatları elbette.)
Burada da gözümüze ilk çarpan özellik, binanın perişanlığı. Çevresi herhangi bir güzelliği olmayan evlerle tamamen kuşatılmış durumda. Cami aynı zamanda Kuran kursu olarak kullanılıyor.
Kiliseyi, Komnenos hanedanının kurucusu olan Aleksios Komnenos'un annesi İmparatoriçe Anna Dalassena'nın 11. yüzyıl sonunda yaptırdığı biliniyor. Bir zaman oğluyla beraber saltanay süren bu İmparatoriçe, sonunda bu kilisenin kadınlar manastırına çekilerek hayatını buradatamamlamış, ölünce de kilisenin içinde gömülmüştü.
Bina son derece sevimli. On iki köşeli ve her yüzü pencereli bir kasnak kubbeyi taşıyor. Bu pencereler içeriye de epey ışık veriyor. Üç apsisten ortadakinin pencereleri Osmanlı değiştirilmiş ama yan apsislerin pencereleri ve mermer kornişi duruyor. Narteksin üstünde çapraz tonozlar var. İç narteksin üstünde nefe açılan bir galeri yer alıyor. Bu açılışta iki sütuna oturan güzel bir üçlü kemer var. Bu kilise de Yunan haçı planına göre yapılmış, ama Osmanlı döneminde sütunların yerine payeler konmuş. Özenle süslenmiş, kilisenin içi de, dışı da. Minaresi şu sıralar yıkık durumda.
Fatih döneminde bu bina ve manastır kısmı, medrese haline getirilen Zeyrek'in imareti olarak kullanılmıştı. Türkçe adı buradan gelmektedir. Fatih medreseleri yapılınca burası da Cami oldu.
Zeyrekgezisi aslında burada bitebilir; daha doğrusu, bu bölgenin en önemli binaları bunlar. Ama, bütün çevre son derece ilginç olduğu için bu tür görece anıtsal ya da kamusal binalar bulunmayan birçok sokağa da girip çıkılabilir. Şimdiye kadarki gibi bir rota çizmemekle birlikte, farklı yönlere gidildiğinde karşılaşılacak çeşitli görece önemli binaları biraz dağınık bir sırayla anlatmaya çalışacağım.
AŞIKPAŞAZADE:
pantepoptes'den devam ettiğimizde(Şair Baki sokağı'ndan), iki blok ötede, solda Esrar Dede sokağı'yla köşe yapan noktada, Aşık paşa camii'ne geliyoruz. Aşık paşa Osmanlı tarihinin erken döneminde, Osman ve Orhan Gazi'nin saltanatları sırasında yaşamış bir şair idi. Arap ve Fars dillerinin yoğun etkileriyle oluşmaya başlayan yeni Osmanlı dili ortaya çıkarken Aşık paşa daha sade bir Türkçe ile yazmaya özen göstermişti. "paşa"lığı ailenin ilk erkek çocuğu olmasından ileri gelir. Asıl adı Ali'ydi. Torunu Derviş Ahmed Aşıki, Aşıkpaşazade adıyla tanındı ve ilk önemli Osmanlı tarihcilerinden biri oldu. "Âşıkpaşazade tarihi" olarak tanınan Tevarih-i Âl-i Osman'ı yazdı. Âşıkpaşazade de dedesi gibi, ilk Osmanlı gazilerinin safında ve ideolojisindedir. Onlar gibi Türkçe'ye yatkındır. I.Murat'la başlayan Kapıkulu örgütünden ve orada cisimleşen merkezi otoriteden pek fazla hoşlanmaz. Dolayısıyla, II.Mehmet'le birlikte bazı seferlere gittiği ve bu arada İstanbul'un fethine katıldığı halde padişahın kurmaya çalıştığı düzene muhalif olduğu söylenebilir.
Fatih, İstanbul'u aldıktan sonra bilinçli bir şekilde Roma düzenini canlandırmaya kalkışmıştı. Bu projesinin mantığı, Rum'dan dönme devlet adamlarına daha fazla ayrıcalık vermesini gerektirmişti. Fetihden sonra, İstanbul'un kuşatması boyunca yeterince şevk göstermeyip Bizans'a yakın davrandığı gerekcesiyle Sadrazamı Çandarlı Halil Paşa'yı idam ettirdi. Çandarlı ailesi de, devletin kuruluşundan beri, Osmanl'ya paralel bir hanedandı. Padişah Osmanlı, başvezir de aşağı yukarı kural olarak Çandarlı'ydı. Dolayısıyla Çandarlı'nın idamı, onun Bizans'a yakınlığından çok, Osmanlı'ya rakip olabilecek bir aristokratik hanedanın etkisinin yok edilmesi amacıyla açıklanabilir. Halil Paşa'nın yerine muhtemelen Rum, ama belki de Arnavut olan Zağnos paşa sadrazam oldu. Onu Rum ve Hırvat asıllı Mahmut Paşa ve Gedik Ahmet Paşa izlediler. Ayrıca Fatih'in başka paşaları, örneğin Murat Paşa, Mehmet Paşa'da Rum asıllıydı. Bugüne kalmış bazı eserlerini Üsküdar bölümünde göreceğimiz Rum Mehmet Paşa hakkında Ahmed Âşıki'nin şu sözleri anlamlıdır:" Osmanlı hanedanının kapısında o vezir oluncaya kadar padişah yüce eşiğine gelen ulemaya ve dervişlere padişahtan sadaka verilirdi....Hemen ki Rum Mehmet geldi...bu sadaka kesildi...İyiliği men edici oldu. Sonunda başka vezirlere düşündüğü kendi başına geldi. it gibi boğdular." Fatih'in, devletin geleneksel bir gücü olan ulemayı ittiği doğrudur. Bu, kendisi de derviş olan Âşıkpaşazade'yi doğal olarak kızdıracaktı.
Hayli sofu Müslüman haline gelen Mahmut paşa'ya kötü bir şey söylemez. Ama Gedik Ahmet paşa'yı da sevmediği bellidir. "Sonunda padişah için sandığı kendi başına geldi." Fatih'in oğlu II.Bayezid, Gedik Ahmet paşa'yı, taht kavgası yaptığı kardeşi Cem'den yana olduğu şüphesiyle idam ettirmişti. Bu pek doğru bir yargı olmamıştı, ama Âşıkpaşazade'nin de Rum dönmeye karşı sofu Bayezid'den yana olduğu görülüyor.
Ama yalnız Rum değil, Mehmet'in ittifak kurmaya çalıştığı bütün gayrımüslim unsurlara karşıdır Âşıkpaşazade. Örneğin, Yahudi Yakub'a da çok kızar:"Onun zamanına kadar padişahın işlerini Yahudi tayfasına hiç vermezlerdi. Zira bunlar iş karıştırıcı tayfadır derlerdi. Hakîm(hekim olsa gerek) Yakub ki vezir oldu, Yahudi'nin ne kadar açı ve uğursuzu varsa...padişahın işlerine karıştılar."
Âşıkpaşazade, Âşıkpaşa camii'ni, dedesinin ruhuna adamak üzere yaptırmıştı. Cami, 16. yüzyıl başında yapılmış, ama 18.yüzyılda Darüsaade Ağası Hüseyin Ağa tarafından onarıldığı için bir parça değişikliğe uğramıştır. Bir bahçe içinde yapılmıştır. Bir külliye olarak düşünülmediği halde, yanındaki binalarla birlikte külliye özelliği gösterir. Çünkü sağ tarafında, kızı Rabia ile evlendirdiği müridi Seyyid Velayeti'nin tekkesi ve mescidi(şimdi kuran kursu) yer alıyor, karşısında ise Âşıkpaşazade'nin iki bölümden oluşan büyük türbesi var. Damadının ve onun ailesinin yattığı türbe de burada. Ayrıca, bahçe duvarında, artık suyu akmayan bir çeşme görüyoruz. Böylece, pitoresk bir çevre içinde, oldukça pitoresk bir külliye şekillenmiş oluyor.
OTANTİK MAHALLE PARÇALARI:
Buradan, Haydar caddesi'nden geriye yürüyüp Haydar Hamamı sokağı'na geçtiğimizde birkaç tarihi bina kalıntısı daha görüyoruz: Haydar hamamı(muhtemelen Haydara paşa hamamıydı) yıkık olmasına rağmen, eski güzelliğini belli ediyor. Aynı paşanın mescidinden ise yalnız yan duvar kalmış. Medrese de harap, ama hiç değilse daha büyük bir kısmı hala ayakta. Âşıkpaşazade'nin az ilerisinde, daha mütevazi ve çokşirin bir tekke ve Tahir Ağa camii var. Ağa'nın( saray kapıcıbaşılarından, sürre eminliği de yapmış) yalnız başının gömülü olduğunu öğrendiğimiz camsız türbesinin yanı sıra (gövdesi şam'da kalmış), Uşşakî tarikatının üçüncü Pir'i Selâhaddin Uşşakî'nin açık mezarı da burada. Az ilerideki Bıçakcı Alaaddin Cami'nin kendisi ilginç değil, ama önündeki 19. yüzyıl sonuna ait çeşme güzel. Haydar hamamı, onun sonundaki Aksak, Kaşıkcı ve Tepedelen çeşmesi sokakları mütevazi ahşap evlerin hâlâ çok sayıda ayakta durduğu, son derece sevimli sokaklar.
Haydar Hamamı sokağı'ndan ilerleyerek varılan Bıçakcı çeşmesi sokağı'nda, yer altında kalmış ilginç bir ayazma olması gerekiyor. Bunun hakkında ayrıntılı bir bilgiyi Reşat Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi' nde okudum(Semavi Eyice'nin yazdığı bir madde), ama kendim gittiğim zaman bulamadım, ayrıca mahallede varlığından haberdar bir kimseyi de bulamadım.
Bu bölgede görülebilecek bir başka cami de Yarhisar camisidir. Buna varmak için Haydarimareti sokağı'ndan batıya yürüyüp buradan Şebnem sokağı'na geçeriz. Bunun Kadı çeşmesi sokağı'yla kesistiği köşede Yarhisar ya da Mustafa Muslihiddin camii vardır. Asıl cami İstanbul'da yapılan ikinci camidir ve kayıtlara göre 1461'de inşa edilmiştir. yaptıran Yarhisarlı Mustafa Muslihiddin de Fatih zamanında kadılık yapmış, ulemadan biridir. Cami yüzyıl başlarında kötü bir yangın geçirip bir yıkıntı haline gelmiş, 1955 ve 1981'deki onarımlarla da şimdiki, çok parlak olmayan durumunu almıştır. Pandantifli kubbesi sade bir dörtgen üstünde durur, son cemaat yerinin üstünde iki kubbe vardır. Yarhisar'ın yakınında, Şeyhülislam Ahmet Muid Efendi'nin yaptırdığı ve kendi adıyla bilinen medresenin yıkıntısı duruyor.
Son olarak, kendisi değil, ama adı ve hikayesi ilginç olan bir başka camiye değinelim. Kırbaçcı(ya da Kırbacı) sokakta Sanki Yedim camii. Cami 1960 yılında betonarme olarak yeniden yapılmış ve yanan eski camiden eser kalmamıştır. Hikâyeye göre, camiyi yaptıran kişi[bunun Keçeci Hayreddin mi, yoksa Adanalı Şakir Efendimi olduğu kesinleşmemiştir.], canı biir şey yemekistese, "sanki yedim" der ve o istediğini yemez, parasını da bir yerde biriktirirmiş. Böylece günün birinde camiyi biriktirdiği bu paralarla(yani yemediği yiyeceklerle) yaptırmış. Hakkında buna benzer hikâyeler anlatılan başka camiler de vardır, ama Müslümanlar böyle boğazdan kesilen parayla yapılan hayratı pek sevmezler.
Yarı yıkık güzel ahşap konaklarla dolu olan Zeyrek semtinin bugünkü nüfusunun büyük bir kısmını Siirtliler oluşturuyor. Uzmanlara göre, bütün bu bölgede keşfedilecek daha çok şey vardır. Zeyrek'deki evlerden bazılarının bodrumlarından açılan dehlizlerde, Atatürk caddesi'ndeki eski Bizans sarnış ve destek duvarlarına kadar inilebildiğini de arkeologlardan işitmekle birlikte bunların yerini ya da içini göremedim.
Kaynak: İSTANBUL gezi rehberi / Murat Belge / Tarih Vakfı Yurt Yayınları./ 11. basım Nisan 2006 yazı aynen alınmıştır.