DERNEKLER HAKKINDA DÜŞÜNCELER
Buradaki soruları cevaplarken “fotoğraf” üst başlığına sadece “dernekler” çerçevesinden bakmaya çalışacağım. Yani fotoğrafın sanat olarak imkânları, mesleki uygulama problemleri, teknolojiyle ilişkisi ve olası mecraları vs. bu yazının ihmal ettiği konular olacak. Aynı biçimde uzun ya da kısa vadeli amaçlarla bir araya gelen fotoğraf gruplarını, son yıllarda bir iki örneğine rastladığımız, çoğalmasını ve uzun ömürlü olmasını umduğumuz haber-belgesel-röportaj alanında çalışan ilkeli profesyonel kapalı grupları dışarıda tutarak konuşacağım.
Bu kapsamda “fotoğraf” dediğim zaman aksi belirtmedikçe ülkemizde dikkatle incelenmesi gereken hobi fotoğrafçılığını, “fotoğraf örgütü” dediğim zaman da bu alanı örgütleyen dernekleri kastettiğimi belirtmek isterim.
Hobi fotoğrafçılığı dışında kalan örneğin basın-tanıtım-akademi gibi alanlar, gerek seviyeleri, gerek etik ve örgütsel durumları açısından ayrı sözlerin konusu olmakla birlikte zaman zaman oralara da temas etmenin kaçınılmaz olduğunu belirtmeliyim. Tıpkı, sadece İstanbul’da kümelenen, derneklerle aynı tabana hitap etmekle birlikte gerek oluşumları gerek çalışma yöntemleri açısından farklı yapılara sahip “özel fotoğraf kurumları” ve üniversite kulüpleri gibi. Bu arada sanal ortamda sayıları her gün artan fotoğraf platformları ki oluşumları, işleyişleri, süreklilikleri, ilişkilenme biçimleri açısından dernekler başlığının dışında ele alınmaları gerekir, denk gelirse yazıya dâhil olurlar. Burada belirteceğim fikirler, eleştiriler, yorumlar, uzakta olsa bile hariçte olmayan bir AFSAD’lının düşünceleri olarak kabul edilmeli. Aynı zamanda bir iç tartışmanın başlangıcı için dağınık notlar diye okunmalı.
NASIL BİLİRİM?
Fotoğraf Dernekleri hakkındaki “nasıl olmalı” sorusuna cevap aramadan önce “nasıl oldukları” konusunda birkaç şey söylemek isterim. Tabii ki durduğum yerden ve genel bir bakışla.
Fotoğraf dernekleri, kuruluş tarihleri itibariyle Türkiye’nin eski teşkilatları arasında yer alır. Fotoğrafla uğraşmak isteyenler, İstanbul başta olmak üzere memleket sathında yıllardır çalışan ve bir arada bulunmalarını sağlayan dernekler kurdular, kuruyorlar. Bu kuşkusuz olumlu bir durum. Hâlâ demokratik işleyişin yerleşmediği, darbelerden darbe beğenmek zorunda kalan bir toplumda örgütlü sosyal-kültürel yapıların, hele muhalif duruşa sahiplerse ne gibi risk potansiyelleri taşıdığı bilinirken, fotoğraf derneklerinin yurt sathındaki sayısı ve dağılımı oldukça heyecan verici. Ancak bu etkileyici manzara, derneklerin kendi yaşam çevrelerine, memleket ve dünya genelindeki hayata hangi açıdan baktıkları ve ne kadar müdahil olma niyeti taşıdıkları sorusunu da beraberinde getiriyor. Bu soru, her derneğin kendi adına vereceği cevapla bağlıdır. Cevap ne olursa olsun fotoğraf dernekleri sahici bir ihtiyacın karşılığıdır. Peki bu ihtiyacın giderilmesi için harcanan toplam enerji neye tekabül eder, değer mi değmez mi o ayrı bir konu. Avara kasnak, boşa kürek diyen de çıkabilir, derneklerin Türkiye fotoğrafını teslim ettiğini düşünenler de. Benim gibi “kamusal alanda var olan örgütlenmelerin yapısal değişimi tartışmasının zamanıdır” diyenlerin sayısı nedir ne kadardır o şimdilik meçhul.
Fotoğraf çekmek isteyenler-çekenler, neden bir araya gelmeye çalışıyorlar ve nasıl bir arada duruyorlar? Bu soruların cevabı Türkiye’de ve Dünya’da fotoğraf örgütlenmelerinin tarihinde gizli.
150 küsur yıl önce fizik ile kimyanın mucizevi birlikteliğiyle ortaya çıkan fotoğraf gerek bireysel gerek toplumsal hayatlarda giderek daha fazla yer alıyor. Ancak teknik görüntünün ortaya çıkmasını sağlayan ikilinin hayati unsurlarından biri olan kimya devre dışı kaldı. Optik fiziği marifetiyle duyarlı yüzeye intikal eden ışık, bir suret yaratabilmek için artık kimyaya muhtaç değil, başka ortamlara meyletti. Fizik ile kimya ayrıldılar. Bu ayrılık kesin bir terk ediş halinde yaşandı. Yıllar önce kullanılmış reklam sloganı “siz düğmeye basın gerisini biz hallederiz,” asıl şimdi gerçekliğe yaklaştı.
Artık fotografik görüntü oluşturabilmek için gerekli zanaat bilgisi ve pratiği, neredeyse gereksiz. Ortalıkta dolaşıp duran ve giderek çoğalan fotografik görüntünün üretimi iyice kolaylaştı. Günümüzde fotoğraf meraklıları açısından belki de bütün zamanların en parlak dönemi yaşanıyor.
Şimdi cevap yetiştirmeye çalıştığım, dernekler hakkındaki bu soruşturmaya neden olan etkenler arasında, değişen teknolojiyle başlayan yeni dönemin gündeme getirdiği/getireceği sorunların önemli bir faktör olduğunu düşünüyorum. Fotoğraf endüstrisi sayısal teknikle birlikte yeni bir pazar yarattı. Fotoğraf makinesi farklı işlevli aletlerle, cep telefonlarıyla birleşebilir hale geldi. Görüntü, bir yerden başka yere ses gibi yollanmaya başladı. Artık her zamankinden daha fazla sayıda insan ve nesne fotoğrafa maruz kalıyor, haliyle bu durum dernekleri de tartışma düzlemine getiriyor.
FARKLI KOŞULLAR, ARTAN KURS İHTİYACI
Derneklerin yapısal özellikleri, çalışma biçimleri, var oluş gerekçeleri, her birinde farklı özellikler gösterse bile sahip oldukları ortak bellek ve zihniyet acaba yeni dönemin ihtiyaçlarına cevap verebilecek durumda mı yoksa anambabam tarzı fotoğrafçılığın müzelik olması gibi o dönemin ürünü dernekler de kendini tarihin raflarında mı bulacak? Ne olacak?
Günümüzde fotoğraf çekmeyi öğrenmek isteyenler kurs veren derneklerin ve benzeri kuruluşların kapısını çalıyor. Fotoğraf denilen uğraşın zanaat kanadı iyice zayıfladığı halde, boş vakte ve gerekli ekonomiye sahip kesimlerde fotoğraf öğrenme arzusu giderek artıyor. Teknik olarak bir görüntü ortaya çıkarmak kolaylaştı ancak kurslara duyulan ilgi eksilmedi. Tam tersine gittikçe daha çok sayıda insan kurslara ilgi duyuyor. Fotoğraf derneklerinin ve fotoğraf kurumlarının açtığı kurslar dolup taşıyor. İlgili ilgisiz birçok kuruluş da üyelerine fotoğraf kursları veriyor.
Hatta denebilir ki, biraz da yeni çıkan gösterişli ve pahalı makineler sayesinde bir tür moda. Bu modanın eskiden olma ya da yeni yetme burjuvalar arasında hızla yaygınlaşması da vakıa.
Derneklerin durumundan konuşurken sözün fotoğrafın yaygınlaşmasına ve artan kurs taleplerine gelmesi kaçınılmaz. Bilindiği gibi marifet iltifata tabi olduğu kadar müşterisiz mal da zayidir. Derneklerin var oluş nedenlerinden, velinimetlerinden başlıcası fotoğraf meraklıları, hobi fotoğrafçıları ve sosyalleşme ihtiyacı içindeki günümüz insanıdır dersem yalan olmaz. Bu kurslar hala önemli bir ihtiyaca cevap veriyor, aynı zamanda da derneklere potansiyel üye sağlıyor, “usta, yarı usta, çırak, yamak, her neyse diğerlerine kitle tabanı oluşturuyor. Ama hangi derinlikte ve ne kadar süreliğine meçhul.
Özellikle büyük kentlerde son yıllarda iyice yapısallaşan “orta sınıftan kurs insanları” şeklinde tanımlayabileceğimiz kesimin geçici ilgisi bir yana, ilgisini sürekli kılmaya azmetmiş, derinleşme niyetini diri tutan çok sayıda fotoğraf meraklısı da derneklerde kendini var etmeye çalışıyor.
Kısacası fotoğraf, tarihinin her döneminden daha kolay elde edilir hale gelmiş olsa bile, insanların “kurs görmüş fotoğrafçı olmak” arzusu azalmadı. Tıpkı fotoğrafçı olduktan sonra da “yarış kazanmış, ödül almış” tescilli sanatçı olma azminin azalmadığı gibi. Bu iki araca, yani kurslara ve yarış plaketlerine birer toplumsal var oluş kanıtı olarak ihtiyaç duyuluyor. Ayni zamanda sosyalleşmenin bir aracı. Kolay elde edilir olmaları günümüz insanının talebi ve tercihi kuşkusuz.
TÜKETİM TOPLUMUNDA DERNEKLER İLE SANAL ALEMLER
Bu talepleri topyekun karşılayabilen derneklerin varlık nedenine göz atarken, Türkiye gibi tüketim ekonomisi kalıplarının içine gün geçtikçe daha fazla gömülen, kimlik arayışıyla birlikte hızlı bir değişim süreci yaşayan bir toplumdan söz ettiğimizi unutmamak gerek. Öte yandan tek kutuplu dünyanın hızla aşındırdığı moral değerlerin boşluğu giderek büyüyor. Yeni değerlere maruz bırakılan insanların mecbur oldukları yaşam biçimi ciddi iç sarsıntılar yaratıyor. İş ortamında ve sosyal hayatta alınmış ruhsal darbelerden muzdarip olanların sayısındaki artış biliniyor.
Yaşadığı hayata, topluma ve giderek kendisine yabancılaşan günümüz insanı şahsi çıkış yolları arıyor. Çalışacak bir iş bulanların haline şükrettiği toplumda, az buçuk hayatını güvenceye almış olanlar ise bunun karşılığında ağır bedeller ödemek zorundalar. Ömürleri yaratıcılık dışı alanlarda, mecburi işlerde maaş karşılığı çalışmakla geçiyor. Farkında olmayanlar için bir sorun yok ancak içinde bulundukları kıstırılmışlığı fark edebilenler açısından durum bir hayli vahim. İnsan doğasının temel ihtiyacı olan özgür yaratıcılığın adı bile anılmayan günümüz toplumunda fotoğrafa duyulan ilgi, kolay yoldan kendini ifade edebilme ve yaratıcılık sergileme ihtiyacıyla da açıklanabilir. Dernekler bu yanıyla hâlâ işlevsel. İnsan ilişkileri, ileri kapitalist ütopyalardaki gibi sadece sanal ortamlara havale edilmediği sürece, karşılaşmalar ve temaslar hâlâ kıymet taşıdığı sürece bu işlev devam edecek. Etsin de. Günümüzde baş döndürücü bir heves halinde yayılmayı sürdüren internetteki sanal ortam hayatları, refah toplumlarının ciddi problemleri arasında. Fotoğrafta da kendisini derneklerin yerine koymaya niyetli sanal ortam varlıkları mevcut. Bir ya da birkaç kişi tarafından var edilen, işleyişi kendinden menkul, sürekliliği keyfe keder sanal ortamların, haberleşme ve tartışma işlevlerinin dışına çıkarak derneklerin yerine ikame olma niyeti taşımaları halinde ciddi bir hata yapacakları açık. İnsanların hâlâ yüz yüze ilişki kurabildiği, sesleri ve bedenleriyle anlaşabildiği, bakışlarının karşılaşabildiği doğal ortamlar hâlâ çok değerli. Hele iyi kötü, ortak karar alma mekanizmaları kurulmuş, seçme, uygulama, denetleme gibi birlikte yaşam organları yaratılmış, demokrasi kültürünün gelişmesi ve yerleşmesi için zemin yaratan toplumsal örgütlenmeler, dernekler her zamankinden daha önemli.
Derneklerin günümüz koşullarında hangi kişisel ihtiyaçlara tekabül ettiğine ve varlıklarının toplumsal hayattaki önemine laf gelirse tekrar dönmek üzere sözü başka mecraya çevirelim. Derneklerin bugününü anlamak için fotoğraf örgütlenmelerinin geçmişine kısaca göz atmak gerektiğini düşünüyorum.
ÖRGÜTLENMENİN GEÇMİŞİ YENİ EĞİLİMLER
Türkiye’de fotoğrafçılık alanının ilk örgütlenmelerine giden yolda birlikte davranan fotoğrafçılar ilk olarak genç Cumhuriyet’in kuruluş döneminde Halkevlerinin içinde ortaya çıktı. Bugünkü derneklerin kimi faaliyet alanları, kurslar, sergiler ve geziler de dâhil olmak üzere ilk orada görüldü.
Fotoğrafın örgütlü varoluşu, gerek Cumhuriyetin, gerekse Halkevlerinin kuruluş idealleriyle örtüşen özellikler taşıyordu. Nasıl bir toplumculuk olduğunu bir tarafa bırakarak kabaca adlandırırsak, “halkçı-toplumcu” bir öze sahipti. “Halk için, halk içinde, halkla birlikte” gibi yukardan, dışardan, bilinç taşıyıcı-kurtarıcı bakışa sahip olan ve aydınlanmacı toplum inşasının ürünü oryantalist zihniyet, temel özelliklerini kaybetmeden evrim geçirerek günümüze iki yansımasıyla ulaştı. Fotoğrafçıların yan yana durma kararlılığı gibi, üstünden 12 Eylül faşizmi geçmiş olmasına rağmen “fotoğrafçılık ve toplumsal sorumluluk” diye özetlenecek tavır da tümüyle ortadan kaldırılamadı. Bu yanıyla olumlu. Dünya fotoğrafının toplumsal tarihinde açıkça ve etkili biçimde yer alan bu ikinci özellik, yani toplumsal sorumluluk meselesi, memlekette inişli çıkışlı çizgi izlemesine ve oldukça yüzeysel kalmasına rağmen varlığını korumayı sürdürüyor.
Kuşkusuz fotoğrafın tarihçesi, dernekleri de içine alan ve almayan çok farklı açılardan, sanat, iletişim, değişen algılar, gelişen teknoloji gibi farklı perspektiflerden anlatılabilir. Her biri önemlidir.
Dernek denilen bir sosyal yapılanmayı anlama çabası söz konusuysa eğer, toplum içinde çıkarları, beklentileri, yaşam biçimleri birbirine benzeyen, bir arada duruşları itibariyle ortak karaktere sahip, zevkleri, merakları ortak, aynı sınıfa mensup insanların fotoğrafla ilişkisine bakmayı da ihmal etmemek gerekir.
Bu bakış açısından görünen odur ki, Türkiye’de fotoğraf kentli orta sınıfların bir uğraşı olarak Cumhuriyet ilk dönemde başlayan örgütlü amatör çabalarla yola çıktı. Bazı yapısal değişimlerle birlikte, seksenlere kadar süren ikinci dönemde “toplumcu belgeci fotoğraf” diye tanımlanan yaklaşım varlığını sürdürdü. Bu dönemde olduğu gibi daha sonra da dernekçilik, boş vakti olan orta sınıftan meraklıların bin bir zahmetle ayakta tuttukları yoğun emek gerektiren bir uğraş oldu. Seksenlerden iki bine kadar geçen dönemde, fotoğrafın kendi içine kapandığı, amaç haline geldiği, fotoğrafçının merkez alındığı biçimci eğilimlerin yükseldiği görüldü. Dernekler bu eğilimlerin üretildiği, çoğaltıldığı zemini yaratıyordu. Bu arada İstanbul’da derneklerle benzer işlevler yüklenen özel kurumlar belirmeye başladı. Şahıs şirketi statüsündeki bu kuruluşlar gibi, meslek kuruluşu olmayı amaçlayan, tanıtım fotoğrafçılarını veya foto muhabirlerini örgütlemeyi hedefleyen yapılar da doğal olarak aynı sınıfsal karaktere sahipti.
İlk fotoğraf derneği İFSAK’ın İstanbul’da kurulduğu, AFSAD’ın yıllar sonra onu izlediği düşünülürse, 90’larda İstanbul’da çok sayıda kurulan özel fotoğraf kurumlarının Ankara’ya henüz yansımamış olması anlaşılabilir. Ancak Ankara’daki fotoğraf çevrelerinin kimi problemler karşısında ürettikleri çözümlerin de İstanbul’dan yapısal farklılıklar taşıdığını belirtmek gerekir. İki kentte fotoğraf kurumları açısından gelişim farklı mecralarda görüldü.
Nüfusu ve hacmiyle bir ülkeyi andıran, orta büyüklükteki ülkelerin sahip olduğu dinamiklere ve problemlere sahip İstanbul’da şaşırtıcı biçimde hâlâ etkin ve güçlü tek bir fotoğraf derneği varken, Ankara’da aynı alanda örgütlü ve aktif iki dernek mevcut. Bunun sebebi, belki de İstanbul’daki fotoğraf çevrelerinin İFSAK dışında farklı bir yapıda bir araya gelme ihtiyacı hissettiklerinde yeni dernekler kurmak yerine, özel girişimlerle ihtiyaç gidermeyi tercih etmeleridir. Kamuya açık ya da dar alanda örgütlü dışa kapalı fotoğraf kurumları yaratmış olmalarıdır.
Derneklerden farklı konumlanan, yasal üyelikleri, çalışma organları, zorunlu periyodik toplantıları, seçimleri, aidat ödemeleri gibi zorunlulukları olmayan, katılımcılığın teşvik edilmesi, yeni yönetim kadroları yetiştirilmesi gibi bir kısmı bürokratik bir kısmı kamusal alanda demokratik işleyişlerle uğraşmayan özel kuruluşlar ticari sürdürülebilirlik elde etmiş halde çalışıyorlar. Birer yönetici tarafından çekip çevrilen bu profesyonel yapılar fotoğraf çevrelerinin çeşitli ihtiyaçlarını karşılamayı sürdürüyor.
Ankara’da ayrı bir oluşuma ihtiyaç duyulduğunda başvurulan yapılanma ise, bir öncekinin tekrarı, yeni bir dernek olarak belirdi. Bunları söylerken iki kentteki fotoğraf örgütlenmesinin kimi zaman paralel kimi zaman birbirini izler şekilde cereyan ettiğini ama kimi zaman da çok ayrı mecralarda geliştiğini tekrar vurgulamak istiyorum.
Anadolu’nun pek çok şehrinde yaygın örgütlenme gerçekleştirmiş olan hobi fotoğrafçılığı örgütleri, bir üst teşkilata, federasyona sahip olmalarına rağmen kendi içlerindeki yapısal farklılıklar gibi işleyiş farklılıklarını da koruyorlar. Yıllardır Ankara ve İstanbul’daki büyük derneklerin organik ilişki kuramadığı, işbirliğinin inişli çıkışlı bir grafik izlediği biliniyor. Normal koşularda, kolaycı bir yaklaşımla iktidar alanlarının çatışmasıyla açıklanabilecek bu kopukluk, dikkatle bakıldığında uzun süredir dernek yönetimlerinde fiilen rotasyon gerçekleştiği düşünülürse kişisel olmaktan çıkar. Dernekler arasında yaratıcı işbirliğinin fotoğrafçılar açısından hayatı kolaylaştırması ve ortak aklın hayırlara vesile olması beklenirken kendi içine kapalı duruşlar tercih edilir. Kuşkusuz dernekler içindeki iktidarlı duruşların devri nasıl geçtiyse, bu içe kapalılık da bir vakit aşılacaktır. Pek çok kurumun beceremediği ancak fotoğraf derneklerinde bir süredir başarıyla uygulanan “kazık kakmama, bıktırmama, vakitlice yerini bırakma” anlayışı kuşkusuz kendiliğinden oluşmadı. İyi kötü bir geçmişi, kötü örnekler üstünden alınmış dersleri mevcut.
İstanbul’da son yıllarda ortaya çıkan çeşitli girişimler, fotoğraf kurumlarında yeni yapılanmaları işaret ediyor. Dernekler ve kişi kuruluşlarının dışında yeni oluşumlar ortaya çıkıyor. Var olana paralelmiş gibi görünmesine rağmen sanki bir başka dönem açılıyor. Bir taraftan toplumcu-belgeci-haberci fotoğraf anlayışı “sorumluluk duyan fotoğrafçılar” marifetiyle yeniden toparlanıyor, derneklerin içinde, küçük, kapalı veya açık oluşumlarda süreklilik sağlamaya çalışıyor. Öte yandan Başlangıcından itibaren orta sınıf kentlilerin kontrolündeki fotoğraf yapılanmalarının yanı sıra üst sınıftan burjuvaların kendi tanımladıkları ve kurguladıkları kurumsal yapılar oluşmaya başladı. Bu gelişmenin öncelikle sermayenin biriktiği yer olan İstanbul’da görülmesi doğal. Yeni oluşumların işlevsellik kazanıp kazanmayacağı, gerçek bir ihtiyaca cevap verip vermeyeceği gibi, yansımalarının belli bir vadede Anadolu’ya sirayet edip etmeyeceği de şimdiden kestirilemez. Ancak şu söylenebilir ki, eğer okul, müze, vakıf, merkez gibi oluşumlar yaratarak varlıklarını kalıcı hale getirebilirlerse eğer 80 sonrası Türkiye fotoğrafında yapısallaşan biçimci tavrın esas sürdürücüsü olacaklarını söylemek kehanet sayılmaz.
Bir ayrışmanın vaktidir. Yan yana durabilen, adı konulmuş farklılıkların belirginleşmesi gerekir. 80’lerde tohumları atılan ve sonuçları bugün alınmaya başlanan ideolojik yönelimlerin alanımızdaki yansımaları bir yanda, öte yanda fotoğrafçılığı bir itirazın aracı olarak üretmeye devam eden anlayış, kendi eksenlerini kuramsal ve pratik alanda oluşturmalı. Bu farklı fotoğraf anlayışlarının derneklerdeki karşılığını önümüzdeki yıllarda daha fazla göreceğimizi düşünüyorum.
ALTYAPISIZ ÜSTYAPI
Bu ülkede fotoğraf uğraşı, iyi kötü bir sanayi altyapısının gerçek ihtiyacı olan pazar yaratmaya yönelik gayretlerin üstüne kurulmadı. Fotoğrafın endüstriyel altyapısı yoktu, pazarın çapı da yok denecek kadar küçüktü. Fotoğraf malzemeleri üreten güçlü bir sermayeye sahip bir sınıf olmadığı gibi, var olan sınırlı ticaret sermayesi de kentli kültürden yoksundu. Şimdilerde kendini gösteren kıpırtılar, yavaş yavaş bu eksiğin giderilmekte olduğunun işaret ediyor. Sermaye sahiplerinden bugüne kadar fotoğrafla uğraşan, hatta sanatsal alanda kendini fotoğrafla var eden, fotoğrafçı diye tanınan birkaç kişi vardı şimdi sayıları artıyor. Mevzi görünen bu durum son zamanlarda hızlı bir seyir izliyor, kendi kurumlarını oluşturma çabaları da görünür hale geldi.
Fotoğraf da fotoğrafçılık da, fotoğraf pazarı da bol tüketim üstüne kurulmuştur. Türkiye’de bu işin sanayi altyapısı olmadığı için gerek sanat boyutunda, gerek örgütlenme bakımından, gerekse toplumsal hayata sahici biçimde dahil olma açısından ne gibi arazlar ortaya çıkmıştır ayrıca tartışılması gerekir. Her ne kadar ressamların veya yazarların üretim hacimleri ile eserlerinde yansıttıkları düşünsel ve ruhsal derinlik sorgulanırken meseleye boya endüstrisi ve kalem sanayi açısından bakılmasa bile fotoğraf için böyle bir ihtiyaç olduğu açıktır.
Türkiye’de sanayinin yerine ithalata dayalı ticaretin yarattığı bir pazar mevcut. Yakın zamana kadar bu pazarın dünyadaki muadilleri yanında çok küçük olduğu biliniyor. Fotoğraf örgütlerinin bu pazardaki yeri, ağırlığı, müşteri yaratma potansiyeli herhangi bir araştırmaya konu olmadı ancak iyimser bir bakışla pek de azımsanamayacağı söylenebilir. Fotoğraf kurumları, ithal fotoğraf pazarının hem tüketicisidir hem de genişlemesine katkıda bulunan bir unsurdur. Buna rağmen, fotoğraf üretim ve sarf malzemelerinden para kazanan orta ve büyük esnafın fotoğraf derneklerine doğrudan sürekli ve kalıcı bir desteği görülmez. (Bu konudaki ilk ve tek örnek, yaygın kullanılan bir filmin ithalatçısının ve bir kamera markasının İstanbul’daki iki özel fotoğraf kurumuyla oluşturduğu uzun süreli sponsorluk ilişkisidir ki bugün ikisi de kesilmiştir.)
Sponsorluk ilişkileri her ne kadar memleket sermayesinin görgüsüzlüğüyle koşut olarak adını, markasını her neyini göstermeye çalışıyorsa onu, herkesin gözüne sokarak gösteriş yapma telaşıyla muzdarip olsa bile “bu da geçer yahu” diye avuntu bulmak mümkündür.
Fotoğraf dernekleri bu güne kadar özveri ve kişisel çabayla gelmiştir. İyi kötü bir kültür yaratılmış tüm eleştirilerin karşılık bulabileceği sahici bir tartışma zemini olarak tanımlı bir alan inşa edilmiştir. Derneklerin bugüne intikal etmiş sahici varlığı, günümüz dünyasına ait olmayan, özveri, dayanışma, paylaşma, birlikte eyleme gibi değerler sayesindedir. Tiyatrocuların hiç değilse “iki kalas bir heves” gibi bir mottosu varken fotoğraf dernekçiliğinde o bile yoktur. Üstelik Türkiye’de fotoğraf dernekleri hâlâ “projeci STK’lar” arasında sayılmazlar. Bu çok önemli konumu sürdürmektedirler. “Projeci STK” olmamanın altını özellikle çizerken sürekli kılınmasını canı gönülden isterim.
“Projecilik” ve “sponsorluk” durumlarının altını ısrarla çizmemin nedeni, kentte yaşayan orta sınıflarda hem örgütlenme hem de bir merak olarak yaygınlaşan fotoğrafın, teknolojide yeni bir döneme geçilirken bugün geldiği noktaya dair not düşmektir.
Bundan sonra belki, belirli bir doygunluğa ulaşan, sermayesini az çok güvende hisseder hale geldikten sonra hayatın başka alanlarını da fark etmeye başlayan kentli üst sınıflar, yeni merakları olan kendi adlarına müze kurma modasından da heveslerini alacaklar. Belki ondan sonra, kendilerine ait olmasa bile kökleri derinlere inen çeşitli kültür kurumlarını, yayınları, örgütleri, fikirleri, denemeleri falan, gösteriş yapmadan, adabıyla destekleme türünden girişimlerde bulunmaları da gündeme gelecek.
GELMEKTE OLAN
İstediği kadar yaygınmış gibi görünsün, Türkiye nüfusu düşünüldüğünde çok küçük bir kesimle doğrudan temas edebilen dernekler varlıklarını korurken, gelen dönemde kendilerini yeniden tanımlamalılar. Bugüne kadar etkin ve yaygın olan eğilim, derneklerin önlerine amaç olarak fotoğrafın kendisini koymuş olmalarıdır. Günümüzde “fotoğrafı sevdirmek ve yaygınlaştırmak” gibi amaçların, “fotoğraf dostu” gibi ne anlama geldiği belirsiz, belirgin anlamıyla da manasız tanımların dışına çıkarak bir var oluş örgütlemeliler. “Fotografik görüntünün kendisini amaç kılan anlayış, güzel görüntüyü mükemmel basabilme” hedefi, yüz yıl öncesinin zanaatli fotoğraf zamanlarının bugüne yansımasıdır. Burada zanaatı önemsizleştirdiğim düşünülmesin çünkü pek çok defalar çeşitli yerlerde ifade ettiğim gibi zanaatin indimdeki yeri gerçekten hayli yukarılardadır. Ancak topyekun fotoğraf için böyle bir söz kuramayacağımı üzülerek belirtmeliyim. Daha açık söyleyişle fotoğrafın teknik marifete indirgenmesine yakın durmuyorum. Alanımızın zanaatla eğer kalmışsa ilişkisi teknik yeterlilikle ölçülebilir. Zaten bu sayede fotoğraf önemli bir özgürleşme alanının eşiğinden geçmek üzeredir. Teknik görüntü ifadenin yeni sınırlarını keşfetmek üzere bağımsızlaşmıştır. Buradan itibaren yeni tartışma konuları gündeme gelir ki konumuzun dışındadır.
Şimdi bu yazıda vardığımız yer, derneklerin bugün içinde bulunduğu durumu tanımlarken, çevrede olup bitenleri de görmek gerektiği üstünden biraz tarihsel, biraz da toplumsal açıdan bakarak geldiğimiz yerdir. Bundan sonra tartışma açılırsa eğer, derneklerin pratiği ve toplumsal konumlanışları hakkında konuşuruz, diyerek noktayı koyuyorum.
Özcan YURDALAN