Çağdaş bir yaşamda/dünyada fotoğraf derneklerinin yeri nerededir?
Bildiğim kadarıyla gelişmiş ülkelerde fotoğraf derneklerinin sayısı hayli fazla. Hatta bir şehirde bile ülkemizdeki toplam dernek sayısından çok daha fazla dernek var. Bunun yararlı olduğuna inanıyorum. Böyle olduğunda üye sayısının belki azalmasına karşın dayanışma daha güçlü olabiliyor. Burada dernek çatısı yerine bir kulüp çatısı oluşturulmasının daha yararlı olabileceğini söylemek istiyorum. Böylelikle bir dernek üyesinin, sadece küçük bir aidat ödemekle kalabalığı artırmaktan başka bir işe yaramadığı daha net görülebilir. Ülkemizden bir örnek vermek gerekirse Ankara’da benimde kurucuları arasında yer aldığım (sonradan dışlandığım) ikinci bir derneğin kurulması hayli tartışılmış hatta karşı çıkılmıştı. Ben keşke on tane daha olsa diye düşünürdüm. Çünkü fotoğraf bireysel bir olaydır. Kırk kişilik otobüs kalabalıkları ile yapılmaz. Küçük grupları oluşturan bireylerin çalışmalarının daha verimli olacağına hep inanmışımdır. Yine bir dayanışma ortamı ama üretimin bireysel olduğu göz ardı edilmeden. Yanılmıyorsam kurduğumuz bu derneğin üye sayısı bir ara üç yüz kişiye ulaşmıştı. Sonuç ortadadır. Kapıdan giren her kişinin eline, giriş aidatı uğruna, üye kayıt formu sıkıştırırsanız bir daha işin içinden çıkamazsınız. Gelenin neden geldiğini, gidenin neden gittiğini anlayamaz hale gelirsiniz. Ve bir gün kuruluş bildirinizle, ortadaki bu manzarayı karşılaştırdığınızda, ne yaptık biz diye kara kara düşünürsünüz. Ama iş işten geçmiş olur. Gerçek fotoğraf sevdalılarını yavaş yavaş kaybetmeye başlarsınız. Derneğinizin adı, adının içindeki sanat kelimesi sadece dernek tabelanızda kalır.
Burada gerçekten iyi niyetle, kişisel hırslarından uzak, bilinçle çalışan dernek yönetimlerimizi ayrı tuttuğumu belirtmek isterim.
Bir fotoğraf derneğinin bu günkü koşullarda işlevi ne olmalıdır? Örneğin üniversitelerde bu kadar fotoğraf bölümleri açılmışken dernekler eğitim hizmeti vermeli midir?
Fotoğraf derneklerimizin bir çok yol bularak eğitim verme çabaları kurulduklarından bu yana sürüyor. Bu gerçeği eğitim verme zorunluluğu (isteği) olarak değil de, ayakta kalabilme, yaşam sürdürebilme zorunluluğu olarak değerlendirebilir miyiz? Başta devlet desteği olmak üzere, tüm desteklerden yoksun, yaşamaya çalışan derneklerimizi ayakta tutabilen o gelir payı olmasa, dernekler eğitim vermemelidir diyeceğim ama diyemiyorum. Bugün derneklerimizin verdiği A tipi temel fotoğraf derslerinin cazibesi, günümüzde önemini büyük ölçüde yitirmiştir. Bu tür bilgiye ulaşabilme yolu artık isteyen herkesin eli altındadır. 1980 yılında, her nasılsa elimize geçirdiğimiz bir yayının, elden ele gezdirildiği günleri hatırlıyorum. Bu benim için önemliydi ama artık, - bizim zamanımızda – diye başlayan anı aktarmaları günümüz insanı için bir şey ifade etmiyor. Bilgiye ulaşmanın böylesine çabuklaştığı bir çağda, insanları karşınıza oturtup, deklanşör şu düğmedir demenin artık bir anlamı yoktur. Eğitim almaya gelen – bir anlamda zorlanan – birinin zaten kolayca ulaşabileceği bilgi düzeyinin çok üstünde olmanız gerekir ki kurs düzenlemenin bir anlamı olsun. Ne var ki derneklerimizin bünyelerinde bunu başarabilecek eğitimci sayısı çok fazla değildir. Yanlış anlaşılmasın. Üniversitede eğitim veren biri olarak kendimi bu sözlerimin dışında tutmuyorum. Ama en azından, derneklerin benim için bir boy gösterme alanı, bir tatmin alanı olmaması gerektiğinin farkındayım.
Üniversitelerde fotoğraf bölümlerinin fotoğrafa ilgi duyan herkese açık olamayacağı malum. O yüzden fotoğraf derneklerinin işlevini burada ayrı tutmak gerekir. Ancak bazı derneklerimizde olduğu gibi, yöneticilerin kişisel hırslarının, yetersizliklerinin fotoğrafa zarar verme noktasına geldiğini görmek de yine ayrı tartışılması gereken bir durumdur. İnsanların fotoğrafa yönelmelerinin başlıca nedenlerinden biri fotoğrafın sanat işlevi, sanat kelimesinin cazibesidir. Oysa sanat orada olanı alıp buraya getirmek değildir. Orada görüleni alıp buraya getirme aldatmacasının içinden önce dernek yöneticilerinin kurtulması gerekir. Programlarını yaparken (yapıyorlarsa) bunu düşünmeleri gerekir. Burada elbette, bu cuma kimin gösterisini koyalım biçiminde yapılan günü kurtarma programlarından bahsetmiyorum. Çalışma programı, politik duruşu, tavrı olmayan dernek ortamları olsa olsa bir takım kişilerin boy gösterme alanı, diğerlerininse hoşça vakit geçirme alanı olur ki, bu da fotoğraf sanatına zarar verir.
2000’li yıllarda hızla ilerlerken dernekler ne gibi etkinlikler yapmalıdır?
Derneklerin yapacakları etkinliklerin, gerçekten etkili olabilmesinden söz ediyorsunuz sanırım. Bunun gerçekleşebilmesi için dernek yönetimlerinin ellerindeki malzemeyi yeniden gözden geçirmelerinde yarar var. Maddi gücümüz ne? Üyelerimiz içinde yayın takip eden, çağdaş fotoğrafı izleyen kaç kişi var? Üreten üyelerimiz fotoğraflarının içinde ne kadar hissedilebiliyor? Tarzları, duruşları, tavırları var mı? Yoksa her şeyin peşinde koşturup, anlamsız, değersiz arşiv yığınları mı yapıyorlar? Ceplerinde yarışma formları ile gezmemeyi beceren insanların sayısı kaç? Kaç kişi kaybettikleri zamanın yerine bir şeyler koyabiliyor. Kaç kişi ödül sayılarının arkasına saklanmamayı becerebiliyor? Kaç kişi gerçek sanat tüketicisi olabilmek için sanat tarihinden nasiplenmiş? Kaç kişinin eli kalem tutuyor? Kaç kişi okuyor? Kaç kişi neyi alkışlaması gerektiğinin bilincinde? Kaç kişi fotoğrafını çektiği çiçeğin adını biliyor? Kaç kişi fotoğraf sanatçısı olmayı reddedip yalnızca sanatçı olarak anılmak istiyor?
Sanırım dernek yöneticileri özetlemeye çalıştığım bu soruların yanıtlarını bulmak zorunda. Üyelerinizin sayısını belli edecek olan budur. Bunu sağlarsanız elinizdeki gücün farkına varmış olursunuz. O zaman nelerin yapılabileceği kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Yıllardır yaşanan sen, ben, birde bizim oğlan etkinlikleri, yerini dışa açılabilen, kitlelerin ilgisini sağlayabilen etkinlikler haline dönüşebilecektir. Takvim doldurma etkinlikleri yerini çok daha az sayıda yapılan ama yapıldığında da ses getirebilen etkinliklere bırakacaktır. Fotoğrafı sanata taşımak, magazinlere dia dizmekle olmuyor ne yazık ki. Sanat öyle güçlü bir olgu ki, onu deklanşöre basmak kadar hafife alırsanız o, sizi yaşadığınız zaman dilimine gömmesini çok iyi bilir.
Fotoğraf çekmek kolaydır. Görüntü kirliliği içinde boğulup gittiğimiz bir yüzyılda, her gün milyarlarca karenin tüketildiği bir ortamda, lütfen öyle bir kare yapınız ki hem o, hem de siz akıllarda kalınız. İşte bu yüzden fotoğraf zordur. Kolay olduğu için zordur.
Üyelik kriterleri ne olmalıdır?
Bir önceki sorunuzu yanıtlarken bu soruya ait yanıtlar da büyük ölçüde ortaya çıktı sanıyorum. Üyelik zamanında aidat ödemekle ölçüldüğünde – ki çoğunlukla böyle yapılıyor – bunun zararlarını sıklıkla yaşıyoruz. Örnekleri çoktur. Hatırlardadır. Bir derneğimizde aidat ödemedikleri için derneğin kurucuları dernekten atılmışlardı. Oysa bırakın onur üyeliliğini, en azından fahri üyelik diye bir kavram vardı. Bunu bile düşünmediler. Burada gerçek nedenin aidat olduğunu düşünebilir misiniz? Yoksa bu vitrinde olabilmenin anlamsız bir yolu muydu? Oysa tüm hayatlarını fotoğrafa adamış insanların adları üye listelerinde bulunduğunda bu, bir derneğe üstünlük mü sağlardı? Yoksa zarar mı verirdi? Atılan isimlere bir göz attığınızda ne demek istediğimi anlayabilirsiniz.
Yeniden üyelik kriterlerine dönecek olursak, örneğin bu kriterlerden birinin, illaki fotoğraf çekiyor olmak olmaması gerektiğini söyleyebilirim. Fotoğraf çekiyor olmak yeterli değildir. Kanıtlanmış olmak gerekir ki bunun yolu da sadece deklanşörden geçmiyor.
Atölyeler açılmalı mıdır? Sempozyum yapılmalı mıdır? Yarışma düzenlenmeli midir? Neden?
İşte burada duralım. Az sayıda derneğimizin başarabildiği etkinlikler bunlar. Atölyeleri ve sempozyumları kastediyorum. Afsad bülteninde fotoğrafın farklı alanları ile ilgili atölyelerin açıldığında sevinç duyuyorum. Doğruya gitmenin en etkili yolu budur. Araştıran, hedef koyabilen, gerçek bir çalışma ortamı sağlayan deneyimli bir üye, etrafında gönül verenler. Daha güzel bir çaba olabilir mi?
Sempozyumlara gelince; Bu düzenlemeler diğerinden de faydalıdır. İçinde bulunma şansını bulabildiğim için kesin konuşabiliyorum. Uzun da olsa zaman aralıkları ile fotoğraf insanlarını bir araya getirebilmek, bildirilerini, işlerini paylaşmalarını sağlamak, ülke fotoğrafının nabzını tutmak. Daha faydalı ne olabilir.
Sempozyum kelimesi geçtiğinde Afsad neden parmakla gösteriliyor sanıyorsunuz?
Yarışmalara gelince; Hiçbir zaman yarışmaların karşısında olmadım. Onları işin tuzu, biberi, tatlandırıcısı olarak gördüm. Ama bunu hırs haline getirenleri gördükçe, seçici kurul toplantısı bitmeden sonuç soranları gördükçe, yarışma formunu okuduktan sonra fotoğraf çekmeye başlayanları gördükçe, ödüllerini ayakları altına koyup yükselmek yerine, başlarının üstüne koyup küçülenleri gördükçe, verilecek ödülün para olması halinde katılımın arttığını görünce, kafam karışıyor. Ne söyleyeceğimi bilmiyorum.
Fotoğraf tarihimize isimlerini yazdıran kişilere bir daha bakınız. Bunun yarışmalarla sağlanmadığını çok net görürsünüz.
Tuğrul ÇAKAR