Panele Katılanlar

Ali İhsan Ökten

Elif Vargı

Emre İkizler

Enver Şengül

Gültekin Çizgen

Kazım Zaim

Mahmut Özturan

Mehmet Oğuz

Merih Akoğul

Murat Germen

Özkan Eroğlu

Reha Ülkü

Tülay Çellek

FONT>

 

Fotoritim e-Fotoğraf Dergisi

 

 

Ana Sayfa > Fotoğraf Eleştirmenliği > Emre İkizler : "Fotoğraf Eleştirmenliği" e-Panel
Emre İkizler : "Fotoğraf Eleştirmenliği" e-Panel


Nasıl Bir Eleştiri?

Fotoğraf eleştirisi, her zaman önemini korumuş bir konu olarak fotoğrafseverlerin gündeminde kalmayı başarmıştır. Özellikle fotoğrafa yeni başlayanların sürekli gereksinim duyduğu, ama dozajı iyi ayarlanmadığı zamanlarda yıkıcı etkisi olabilen “nazik” bir konudur. Elbette eleştiri gereklidir ve fotoğrafçının gelişmesinde yararlı bir bir etkendir, ama eleştiriyi yapan kişinin niteliği, bilgisi, görgüsü, algısı, dili, yöntemi uygun mudur? Ülkemiz fotoğrafının temel sorunlarından biri, bu soruya gönül rahatlığıyla olumlu yanıt veremeyişimizden kaynaklanıyor.

 

Fotoğrafa yeni başlayan amatörler, çevrelerindeki “kendinden daha bilgili” fotoğrafçı ağabeyleri ve ablalarından bilgi edinmek isterler. Bu gayet doğaldır. Hele ülkemiz insanı için neredeyse tek yoldur. Çünkü yurdum insanı okumayı, araştırmayı sevmez. Söylencelerle, mitlerle, masallarla, dedikodularla büyümüş olduğu için sözlü aktarım, onun ilk aklına gelen bilgilenme yöntemidir. Oysa gelişmiş ülke vatandaşlarının okuma-araştırma, deneme-yanılma kültürleri olduğu için kendilerini yetiştirme konusunda daha kısa sürede yol aldıklarını ve daha da önemlisi özgün sonuçlara ulaştıklarını görüyoruz. Biz sürekli taklit ederek, ustalarımızdan ne gördüysek onunla yetinerek, ürettiklerimizi dar bir çevrede paylaşarak ne yazık ki fazla yol alamıyoruz. Öte yandan, sürekli aynı şeyleri üretirken teknik olarak belli bir yetkinliğe ulaştığımızı ise özellikle belirtmek istiyorum. Açıkçası, Türk fotoğrafının teknik yetkinliği hiç de kötü değil. Ülkenin genel derbederliğine kıyasla, fotoğrafımızın daha iyi bir durumda olduğunu düşünüyorum. Ülkemizdeki ortalama bir fotoğrafçının sahip olduğu malzemenin kalitesinin de, bizden daha gelişmiş ülkelerdeki ortalama fotoğrafçıların malzemelerinden daha yüksek olduğunu da gözlemliyorum. Bunda, “iyi malzeme kullanırsam iyi fotoğraf çekerim” inancının rol oynadığı kesin. Oysa, gelişmiş toplumların okuyan, araştıran, kendini yetiştiren fotoğrafçısı biliyor ki, fotoğrafı çeken makine değil, onu kullanan fotoğrafçıdır. Her ne kadar burada “fotoğraf çekmek” desem de, aslında “fotoğraf üretmek” demek istiyorum; çünkü çekim aşaması fotoğrafçılığın çok küçük bir bölümünü oluşturuyor. Fotoğrafın üretim aşamalarının tümünde teknik malzemeler kullanıyoruz ve işin kötüsü, “her aşamada nitelikli malzeme kullanırsam nitelikli görüntüler oluştururum” anlayışı çok yaygın. Daha da kötüsü, bu doğru bir inanış değil! Elbet nitelikli malzeme kullanmak önemlidir, ama sırf bu malzemeyi kullandığımız için üretimlerimiz de iyi olmaz. Malzemeyi nasıl kullandığımız, anlatım yöntemimiz, amacımız, v.b. gibi daha önemli konular fotoğrafımızın gerçek kalitesini belirler.

 

Konuyu biraz dağıttığımı düşünebilirsiniz, ama eleştiriyi yapan kişinin de bu yanlışlarla yetiştiğini unutmamak gerekiyor. Şu anda usta gözüyle baktığımız fotoğrafçıların yetişme dönemindeki yoklukları da anımsamakta yarar var. Oldukça yoksul bir toplumda, hemen hemen hiçbir şeyin ithal edilmediği bir dönemde, bir makara filmin, bir kutu kağıdın olağanüstü zor bulunduğu, tüm agrandizörlerin el yapımı olduğu, flaşların olmadığı, zoom objektiflerin keşfedilmediği bir dönemde tek varlıkları fotoğraf sevgisi olan insanların ellerinde okuyup anlayabilecekleri kendi dillerinde yazılmış tek bir kitap bile yoktu. Bunu günümüzün gençliğinin anlayabileceğini hiç sanmıyorum, ben bile güçlükle kavrayabiliyorum. Bu insanlar büyük yokluklar altında ancak kendilerini ve yakın çevrelerindeki meraklıları etkileyebildiler doğal olarak. Bilgilerini, deneyimlerini yeni kuşaklara aktarabilmeyi de ancak birkaç tanesi düşündü. Bunların çabalarıyla dernekler ve daha da önemlisi üniversitelerin fotoğraf bölümleri kuruldu. Çok büyük yokluklar içinde bir şeyler yapmaya çalışan bu insanları minnetle anıyorum ve çabalarının çok değerli olduğunu biliyorum. Ama unutmamak gerekir ki sözünü ettiğim bu gelişmeler İstanbul’da ve ancak 30 yıl kadar önce gerçekleşmeye başladı. Elbette bu hizmetlerden az sayıda insan yararlanabildi. Son zamanlarda ülke genelinde yavaş yavaş derneklerin ve eğitim kurumlarının sayısı artmaya başladı, Türkçe fotoğraf dergileri ve kitapları yayınlanmaya başladı. Doğru düzgün fotoğraf eğitimi alabilen ikinci kuşaktayız henüz ve sorunlarımızın tümünün çözüldüğünü söylemek fazla iyimserlik olur. Ama belli bir ekonomik yeterliliğe kavuşmuş ve ülke koşullarına göre iyi eğitim almış genç kuşak fotoğraf meraklılarının ellerinde nitelikli malzemeler ve iyi olanaklar bulunuyor artık. Öğrenme, araştırma ve seyahat etme konusunda istekli ve üretken bu insanlar geleceğin ustaları olacaklar ve bu ülkede gerçek bir görsel kültürün yerleşmesinde aktif roller üstlenecekler.

 

Buraya kadar yazdıklarımdan şu sonuca ulaşıyoruz: Ülkemizde fotoğraf kurumsal bir yapıya daha yeni yeni kavuştuğu için bir takım eksikliklerinden de kurtulabilmiş değil. Bunların başında da fotoğraf eleştirmenliği geliyor. Belki çok iyi ve ünlü fotoğrafçılarımız var, ama bir tane bile “fotoğraf eleştirmenimiz” yok! Bu nitelikte birinin olması için de nitelikli fotoğraf eğitimi almayı başaran şimdiki genç kuşakların çaba göstermeleri ve önlerine hedefler koymaları gerekiyor. Burada şu ayrımı da yapmama izin verin lütfen: Hobi fotoğrafıyla sanat fotoğrafını birbirinden ayırmak gerekiyor. Hobi amaçlı fotoğrafların içinden çok iyi fotoğraflar çıkabiliyor ama sanat ortamlarında (galerilerde, müzelerde, sanat yayınlarında) sunulamadıkları için hak ettikleri değere hiçbir zaman ulaşamıyorlar. Dahası, sanat eleştirmenleri tarafından hiçbir zaman izlenmiyorlar. Bu nedenle, sanat olan fotoğrafın (daha doğru bir deyişle “sanat iddiasındaki fotoğrafın”) doğru ortamları kullanması sonucunda sanat eleştirmenleriyle karşılaşması mümkün olabilir. Yani doğru kulvarları kullanmak şart.

 

Burada da asıl önemli olan konuya geliyoruz: Sanat olan fotoğrafı kim belirleyecek, eleştiriyi kim yapacak? İyiyle kötüyü kim ayıracak? Açıkçası bu soruya yanıt verebilmek kolay değil. Dünya sanat piyasalarının içinde olan, New York-Londra-Paris üçgenini iyi bilen, yani bir ayağı dışarda olup müze, galeri, sanat fuarı, müzayede gibi etkinlikleri izleyen ve mürekkep yalamış birileri olması şart. “Mürekkep yalamış” olmanın fotoğraftaki karşılığı: “Az çok fotoğraf çeken, fotoğrafın üretim aşamalarını bilen, sanat tarihi ve temel sanat eğitimi almış, düzgün bir anlatım yeteneğine sahip uygar kişi”. Elbette yalnızca yurt dışını değil, kendi yurdunda da ne olup bittiğini izleyen ve ayakları yere basan biri olmalı. Bu koşulları sağlamayan birisinin ortaya “ben fotoğraf eleştirmeniyim” diye çıkması tuhaf olur.

 

Eleştirinin nasıl yapılmaması gerektiği konusunda yıllar önce İFSAK’ın dergisinde bir yazı yazmıştım. Bu yazıyı da, o dönemde açmış olduğum bir sergiyi seviyesizce eleştiren, ama gerçek adını da açıklayamayacak kadar da ödlek bir genç fotoğrafçı için yazmıştım. Gerçek kimliğini daha sonra öğrendiğim bu yeni yetme fotoğrafçının kendi öğrencilerimden biri olduğunu bilmek, bugün bile bana acı veren bir durumdur. Sorunlu bu genci iyi yetiştirememiş olduğumuz için tüm öğretmenleri olarak sorumluyuz elbette. Ama eğitimle herşeyi çözemeyebiliyorsunuz, ne yazık ki. İnsanın içinde güzellikler olmayınca, anne-babası tarafından sevgi görmeyince, öğretmenleri de yeterince yararlı olamıyor. Aslında bu örneği vermekteki amacım, söz konusu genç fotoğrafçının tümüyle kendini siyah-beyaz karanlık odaya adamış olması ve benim açmış olduğum dijital tekniklerle oluşturulmuş sergiye tepki duymasıydı. Bu durumda olan birisinin amacının eleştirmek olmadığı anlaşılıyordu. Eleştirmek için konuyu bilmek gerekir. Tekniği, biçimi, içeriği, yöntemi tanımak gerekir. Bilmediğiniz, sevmediğiniz konularda yapacağınız yorumlar otomatikman “karalama” yazısına dönüşür. Bildiğiniz konularda ise olumlu ya da olumsuz yazılar yazabilirsiniz; işte o zaman eleştirmiş olursunuz.

 

Yazımı daha fazla uzatmadan, sadede gelmek istiyorum. Amatör fotoğrafçılık açısından eleştiri, gelişimin “olmazsa olmaz” koşuludur ve fotoğrafların teknik olarak iyileştirilmesi amacıyla yapılır. Biraz daha ileri aşamada içerik konusunda da eleştiri yapılmalıdır elbette. Burada anlaşılmayacak bir şey olmadığını düşünüyorum. İşe sanat fotoğrafı ya da genel olarak sanat açısından bakıldığında ise biraz daha farklı bir durumla karşılaşıyoruz...

 

Günümüzde sanatsal uygulamalarda fotoğraf çok yaygın olarak kullanılan bir ortam haline geldi. Açıkçası bilen de kullanıyor, bilmeyen de. Bu duruma, biz fotoğrafı bilenler (yani fotoğraf camiası) tepki duyuyor doğal olarak ve üretilen işi öncelikle teknik olarak değerlendirdiğimiz için, fotoğrafı bilmeyen bir sanatçının ürettiği fotoğraf temelli bir eseri beğenmiyoruz, hatta yerden yere vuruyoruz. Doğrusu haksız da değiliz. Sanatçı sorumluluğu, kullandığı tekniği bilmeyi gerektirir. Ama bunu kime anlatacaksınız? İpini koparan kendini sanatçı saymaya başladığı için (özellikle batı Avrupa’da) eğitimin içinin de tamamen boşalmasıyla herkes olur olmaz işler üretmeye başladı. Bunların içinden tek tük düzgün, anlaşılır, yenilikçi, dişe değer iş çıkıyor; çok büyük bir bölümü ise süprüntü (bu sözcüğü kullandığım için kendimden utanmalıyım, ama o kadar kötü işlerle karşılaşıyorum ki, bu sözcük o işler için övgü anlamına gelir!). İşte bu noktada “zurnanın zırt dediği deliğe” geliyoruz. Bu kadar niteliksiz işler nasıl oluyor da “sanat” adı altında pazarlanıyor? Bunun yanıtı “sanatçı-eleştirmen-galerici” üçgeninde yatıyor. Sanatçı (iyi ya da kötü) işini üretiyor. Bu sanatçının işlerini izleyen eleştirmen bunun çok iyi bir iş olduğu üzerine saygın medyayı (dergi, TV, internet, v.b.) kullanarak “fetva” veriyor ve fiyatı yükseltiyor. Galerici de bu “üstün nitelikli” sanat eserini büyük paralar karşılığında satıyor. Sonra da paraları kırışıyorlar. Burada ince bir nokta var gözardı edilen: Söz konusu eleştirmen aslında birkaç sanatçı ile dirsek temasında ve onların işlerini övüyor. Arada sırada, başka sanatçıların işlerini de yermeyi unutmuyor. Böylece, ilişki içinde olduğu sanatçıların değerini yükseltirken, diğerlerini karalayarak onları aşağı çekmeye çalışıyor. Kısacası bu bir tezgah! Eleştirmen (ya da küratör), bu tezgah içinde en önemli kişi. Onun yargısı fiyatı belirliyor. Ne kadar zor anlaşılan, görülmeyen, hatta “olmayan” şey varsa, sanki bunlar varmış ve çok değerliymiş gibi övgüler düzerek, bunların çok az kişi tarafından algılanabileceğini söylerek potansiyel alıcıyı (sanatseveri) uyarıyor ve satışın yüksek fiyat üzerinden gerçekleşmesi için “elinden geleni” yapıyor. Aslında “kralın çıplak” olduğunu söyleyebilen birkaç kişinin elinden bir şey gelmiyor ve kervan yürüyor...

 

İçinizden bazıları durumu abarttığımı ya da büsbütün çarpıttığımı düşünebilirler. Ama batıdaki sanat pazarının, az çok böyle işlediğini biliyorum. Elbette her eleştirmen böyle bir tezgahın içinde yer almıyor, herkes kötü niyetli değil. Ama tıpkı Hollywood sinemasının dizginleri elinde tutması gibi, tanımlamaya çalıştığım bu sistem de büyük ölçüde pazara hakim. Ve de ancak Hollywood sineması kadar “içten” ve “dürüst”ler!

 

Ülkemizde böyle bir fotoğraf sanatı pazarı olmadığı için böyle bir sistemin varlığından da söz edilemez. Ayrıca, eğer böyle olacaksa, dilerim hiç oluşmaz! Bizdeki sanat pazarı, batıda artık ölmeye yüz tutmuş olan “resim” alanı üzerine kurulu ve birkaç ünlü ismin işlerinin çevresinde dönüyor.

 

Batıdaki eleştirmenler açısından aslında şöyle de zor bir durum var. Batıda son 20-25 yıldır resim, heykel, fotoğraf gibi ayrımlar ortadan kalktı. Artık yalnızca “sanat” olduğunu savunuyorlar. Dolayısıyla “sanatçı istediği malzemeyi ve tekniği kullanmakta özgürdür” anlayışı çok yaygın. Böyle bir ortamda, herkes herşeyi üretirken, eleştirmenin de çıkıp “ben yalnız fotoğraf eleştiririm” deme lüksü olmuyor. Kendisi de her disiplini iyice bilmeyen, yüzeysel ve yalnızca kavramsal yorumlarda bulunabilen bir eleştirmen tipi yetişti. Bunların eleştirisinin de sanatçıya ya da sanatsevere ne kadar katkıda bulunabildiği tartışılır.

 

Gördüğünüz gibi “eleştiri” konusu önemli, çetrefilli ve üzerinde hepimizin düşünmesi gereken bir konu. Hepimizin kendini ve çevresini geliştirmesi gereken bir konu. Ama eleştirmenlik gibi bir konunun ülkemizde “profesyonelce” yapılmasını biraz ütopik olarak görüyorum. Bunu yapacak kişinin tuzunun kuru olması ve kendini fotoğrafa adamış olması gerekir. Bu nitelikte “Don Kişot”lar çıkana kadar yakın çevremizdeki ağabey ve ablalarımızdan yardım istemeye devam edeceğiz gibi görünüyor. O zamana kadar, amatör fotoğrafçılıkta kesin doğruların olduğunu, sanat fotoğrafında ise kesin doğruların olmadığını unutmadan ve eleştiriyi kişiselleştirmeden yapalım.

 

Hepinize bol fotoğraflı günler...

 

Emre İKİZLER

Gelen Yorumlar
Toplam 3 yorum, 1-3 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
yazınızı pek çok açıdan haklı buldum ,fotografa yeni başlayan biri olarak zaman zaman tıkanıyorum çünkü fotografımı gerçekten eleştirebilecek bir fotograf eleştirmeni titrine sahip pek fazla kimseye ulaşamıyorum,eleştirenlerede bazen şüphe ile bakmak durumunda hissediyorum.
Ancak elbette bazı kitaplar çok faydalı oluyor ayrıca internet yayınları çok etkili ama hani sanat tarafını gösterebilen yada görebilen pek kimse ile karşılaşmadım açıkcası.
yasemin akpınar eklemiş. | 14 Nisan 2009 Saat 22:30
Anlattıklarınızı düşününce, anlatmak istediklerimi anlattığınızı görüyorum... Ütopik de olsa, umarım bir gün gerçekleşir.
Yazınız için tebrik ederim...
Nihat Karadağ eklemiş. | 30 Nisan 2009 Saat 13:42
Fotoğraf merakım başlayalı iki yıla yaklaştı.İlk başladığım günden bu tarafa öğrenmek için çok çaba sarfettim ve bu yolda az da olsa ilerleme kaydettiğimi düşünüyorum.Daha öğreneceğim çok şey olduğunun da farkındayım...Pek çok fotoğraf sitesine üye oldum ve pek çok arkadaşın yapmış olduğu olumlu ya da olumsuz eleştirilerden kendime pay çıkardım..Ama fotoğrafı öğrenme aşamasında nereye geldiğimi, daha neler yapmam gerektiğini söyleyecek, bu işi gerçekten bilen, anlayan ve yol gösterebilecek bir ustanın gözüyle eleştirilmek nasip olmadı henüz.
Yazınıza istinaden ben de kendi düşüncelerimi aktarmak istiyorum sakıncası yoksa..
Eleştirmek ya da yorumlamak yoğun bilgi birikimi ister.Konuyla ilgili yurt içinde ve dışında yayınlanan makaleleri, sergi ve fuar gibi etkinlikleri takip etmek gerekir.Elbetteki bütün gelişmeleri takip edebilmek için de ciddi anlamda bir finans kaynağına sahip olmak en önemli faktördür bana göre.Bu konuda devlete ve özel sektöre büyük iş düşüyor.
Bir başka önemli konu da eleştiri yapılırken terazinin ortadan kaldırılması gerektiğidir..
Yani eleştirmen, sadece eleştiri yaptığı sanat ürününü ve o sanat ürününü üreten sanatçıyı baz alıp eleştirmelidir.Sanatçıyla arasında herhangi kişisel problem varsa o an için unutmayı başarabilmelidir..Başarabileni de el üstünde tutmak gerekir.

Saygılar..
GÜLTER ÖZGÜR eklemiş. | 02 Mayıs 2009 Saat 14:40
Yorum Ekleyin
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.

e-Panel Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin İzinsiz Olarak Kısmen veya Tamamen Kopyalanması ve Kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına Göre Suçtur.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.