Fotoritim e-Fotoğraf Dergisi
Küratörlük Müessesi Hakkında Serbest Düşünceler
Küratör kavramı ile tanışmamız çok da eskilere gitmiyor. Nasıl gitsin ki? Meğer eskiden Türkiye’de bir küratör gerektirecek kapsamda ya da cesarette sergiler, sanat etkinlikleri yapılmıyormuş ki. Bu kavram, malum, İstanbul Bienalleri ile birlikte duyulmaya, konuşulmaya başlandı. Uzunca bir süre de ne olduğu anlaşılamadı, anlatılamadı. Daha eskiden sergi editörü, galerici, sergi danışmanı diye tanımladığımız fonksiyonlarla karıştırıldı. İki yönlü karıştırıldı. Yani, küratör sergi editörü zannedilirken, sergi editörü de küratör sanıldı, ya da sergi editörü kendisini küratör zannetti.
Küratör sözcüğü bile tartışıldı bir ara, yanlış hatırlamıyorsam, “doğum yapan” anlamına geldiğini söyleyenler bile oldu. Şimdi tekrar baktım, Latince “müdür, yönetici” anlamına geliyormuş. Bugün ise sanat jargonunda esasen bir sanat koleksiyonunun yöneticisi, sorumlusu anlamına geliyor. Ama yaygın, gündelik kullanımda ve benim de dahil olduğum birçok küratörlü sergide ben küratörü sadece serginin “Müdiranım”ı ya da “Müdür Bey”i olarak görmedim, algılamadım.
Küratörlük müessesesini gereksiz bulanlar bile var. Ortada zaten bir kurum olması icap ediyor. Ortaya bir de tema atarsın, sanatçılara haber salarsın, gelen işlerden bir komisyon seçki yapar, salon zaten bellidir, mekanın elverdiği ölçüde herşeyi sergilersin, olur biter.
Ama gel gör ki, o iş öyle yürümüyor. Hiçbir iş her zaman hakkıyla yapılmıyor ama, ideal olarak ben küratörün de adeta orkestra şefi gibi, bir yorumcu, hata kimi zaman bir sanatçı gibi davrandığını, davranması gerektiğini düşünüyorum. Nasıl ki sanatçı söyleyecek bir sözü olmadan, hayatı, varoluşu yorumlamadan derinlikli bir iş yapamazsa, aynısı küratör için de geçerlidir. Tema, ya da alt metin kişisel ya da toplumsal gündeme bağlı olarak küratör tarafından oluşturulduktan sonra sanatçıların belirlenmesi, mevcut işlerden bir seçki yapılması ya da sipariş edilmesi söz konusu olabilir. Ancak böyle bir durumda ortaya anlamlı bir bütün çıkıyor, adeta serginin bütünü başlı başına bir yapıta dönüşüyor. Bunun sanatçıya da önemli getirileri var. İşlerinizi tek başınıza, kendi oluşturduğunuz bağlam içinde sunmaya çalışmanıza kıyasla, o büyük ses içinde, bütünün vazgeçilmez bir parçası olarak diğer sanatçılarla anlam alışverişi içinde, sizin çalışmanıza da önemli bir değer katılmış oluyor. Şöyle örnekleyebiliriz: Bir sürü makine parçasını, dişlileri, yayları, milleri, cıvata ve somunları ortalığa yığabilirsiniz. Bu pek bir işe yaramaz. Ama küratör bunları yaratıcı bir biçimde eklemleyip birleştirerek diyelim ki bir bisiklet haline getirebilir. Bu herkes için daha büyük bir değerdir.
Tabii, küratör ve sanatçı arasındaki uyum her zaman kusursuz olmayabiliyor. Çatışmalar kaçınılmaz oluyor. Ama karşılıklı inanç ve ikna süreçleri ile sorunlar halledilebiliyor. Herkesin kendi sınırlarını bilmesi, yaratıcılık alanlarının sınırlarının iyi çizilmesi önemli. Ne sanatçı fazla kaprisli (“İşime karıştırtmam! Eserin altına imza atan benim!”), ne de küratör fazla buyurgan (“Üçleme falan anlamam, senin duvarına iki eserden fazla koymam!”) olmamalıdır, diye düşünüyorum.
Küratör sanatçıyı ne kadar yönlendirebilir? Küratörler arasında kamplaşmalar, kayırmalar, rekabetler oluyor mu? Küratörlük müessesi sanat pazarında son yıllarda dönen çok büyük meblağlardaki paralar nedeniyle suistimal ediliyor mu? vs. vs. birçok soru sorulabilir. Yanıtlar da muhtemelen, evet/hayır yani, hem evet hem de hayır biçiminde olacaktır. Sanatçı cephesindeki bizlerin dikkatli ve temiz kalmaya çalışmamız, sadece küratörlerin sanatçı seçme otoritesine sahip olduğu düşüncesini bir tarafa bırakıp, sanatçının da küratör seçme hakkı ve otoritesi olduğunu aklımızda tutmamız gerekiyor.
Orhan Cem ÇETİN