Panele Katılanlar

Ali İhsan Ökten

Elif Vargı

Emre İkizler

Enver Şengül

Gültekin Çizgen

Kazım Zaim

Mahmut Özturan

Mehmet Oğuz

Merih Akoğul

Murat Germen

Özkan Eroğlu

Reha Ülkü

Tülay Çellek

FONT>

 

Fotoritim e-Fotoğraf Dergisi

 

 

Ana Sayfa > Fotoğraf Dernekleri > Şule Tüzül : "Fotoğraf Dernekleri" e-Panel
Şule Tüzül : "Fotoğraf Dernekleri" e-Panel

AMAN DİKKAT!... SİYASET FOTOĞRAFA BULAŞMASIN!...

 

“Sen politikaya karışmasan bile, politika sonunda sana bulaşır.”

Gabriel Garcia Marquez, Anlatmak için Yaşamak

 

Bir fotoğraf izleyicisi olarak kendimi o kadar yalnız hissediyorum ki. Aslında bu yalnızlık hissi, bir parçası olduğum ülke, dünya, işim, sosyal ortamlar, dernekler ve oluşumlar içinde de geçerli. Ve aslında, şöyle hanım hanımcık bir fotoğraf izleyicisi olsam, sadece fotoğrafları izlesem, sussam, konuşmasam, sorgulamasam, ara sıra pek güzel olmuş sözcükleri ve yüzümdeki beğeni mimikleri ile gülümseyiversem, belki bir yalnızlık sorunu kalmayacak, ama olmuyor işte, suç fotoğraflarda, beni kendine baktıran her fotoğraf beni provoke ediyor, kışkırtıyor, içimde birşeyler susmuyor, sonunda olan oluyor…

 

Ben bu hisler içindeyken, birisi bir soru sordu: “Fotoğraf dernekleri nasıl olmalı?”

 

Bu soru üzerine düşünürken, aklımdan çağrışım üzerine çağrışım geçti ve farkettim ki, benim yalnızlığım bu ülkedeki bir fotoğrafçının yalnızlığının yanında hiçbir şey. Fotoğrafçı dediysem, yeni nesil kitap okumamayı maharet sayan deklanşöre basıp photoshop’a takla attırmakla övünen sihirbazlardan bahsetmiyorum, yaşamını fotoğrafa koyanlardan bahsediyorum. İşte o fotoğrafçılara sesleniyorum, ey fotoğrafçılar söyleyin bana, bu ülkedeki fotoğraf dernekleri sizin yanınızda mı? Bence değil. Bu soruya “evet” diyenlere ikinci sorum olacak: Hangi fotoğrafçının, dolayısıyla hangi fotoğrafın yanında?

 

“Fotoğraf, adeta tek başına kimliksizdir. Ona kimlik kazandıran fotoğrafçının duruşudur, birikimidir. “(1)

 

Fotoğraf benim için, herşeyden önce “Sen kimsin?” sorusuna verecek bir cevabı olan, verecek bir cevabı olmasa da bu soruya cevap vermek uğruna kendisi ve yaşamla kavgasını sürdüren  fotoğrafçının ürettiği bir şey. Yaşamla ve kendisi ile kavgası olmayan, derdi olmayan biri fotoğraf çekebilir mi? Elbette çeker, ama çektiği şeye o fotoğraf diyebilir, ben diyemiyorum.

 

Neden mi? Size uzun bir hikaye anlatmam gerekiyor.

 

Fotoğraf mikrobunun henüz hücrelerime bulaşmadığı zamanlardı, yıllar önce birgün İstanbul Akmerkez’de Remzi Kitabevi’ndeyim bir arkadaşımla, yüksekçe bir yere kapağını herkesin görebileceği bir şekilde bir fotoğraf albümü koymuşlardı. Arkadaşım donakalmış bir ifade ile bana kitabı gösterdi. Kapaktaki fotoğrafa baktığımda ben de donup kaldım. Coşkun Aral’ın Sözün Bittiği Yer isimli kitabı. Yaşamın gülümseyen yüzünden başka bir şey bilmeyen çocuklardık henüz ve ilk defa bir savaşın fotoğrafını görmüştük. Bir insanın, çocuk denecek yaşta yani bizim yaşlarımızda bir gencin, tüm varlığı ile silahla bütünleşmesini görmüştük. Silahtan çıkan kurşun değil çocuğun bütün varlığıydı; bizim sahip olduğumuz ama onun asla sahip olamadığı yokedilmiş sevdaları, düşleri, duyguları, tüm inancıydı silahtan boşalanlar. Yaptığı işten neredeyse haz alarak şiddeti temsil edişini görmüştük o fotoğrafta. Sarsılmıştık. Çevremizden insanlar gelip geçiyor, biz kıpırdayamıyorduk.

 

Sonra fotoğraf mikrobu hücrelerimde dolaşmaya başladı ama ben uzun süre, karşıma çok çıkmasına rağmen, Sözün Bittiği Yer’in kapağını açıp içine bakmaya cesaret edemedim. Başka birgün karşıma Nick Ut’un, Vietnam’da Napalm Saldırısı sonucu tüm vücudu yanıklar içinde kalan bir kız çocuğunun koşan fotoğrafı çıktı. Sonra gittim Sözün Bittiği Yer’in bütün fotoğraflarını inceledim.

 

Yaşamla ilgili duruşumun ve düşüncelerimin şekillenmesinde etkisi büyük, çocukluğumun ruhunu ve yüreğini zedeleyen iki olay var: biri Sivas katliamı, diğeri Uğur Mumcu. İnsanın insana yapabileceği vahşetin ilk gördüğüm kanıtlarıydı bu olaylar. “Sözün Bittiği Yer” ile kesinkes karar vermiştim: insan dünyanın en acımasız, en vahşi yaratığıydı. Vahşi yaşamın canlılarının karınlarını doyurmak için diğer canlıları öldürme biçimleri belliydi. Yani eğer onlar vahşi ise, nasıl bir vahşilik bunu biliyorduk. Ama insanın vahşetinin sınırı yoktu. Coşkun Aral fotoğrafları bana bunu öğretti.

 

Eğer bir fotoğraf, bende, herhangi birinde, bu kadar büyük bir sarsıntı yaratabiliyorsa, dünyanın daha güzel olacağına dair umutlar da yaratabilmeliydi. Ama nasıl?

 

Öncelikle engelliler ve fotoğraf konusunda neler yapıldığını merak ettim. Türkiye’de bu konuda yapılan çalışmaları araştırdığımda karşıma tek çıkan Merih Akoğul’un Başarmak projesi oldu. Başarmak dışında ciddi bir proje bulamadım. Acaba yurtdışında neler yapılmışı sorguladığımda, kaşıma çıkan bambaşka konularda bambaşka projeler ve fotoğraflar beni şaşkınlığa, dehşete, hayranlığa ve coşkuya sürükledi. Bu süreçte, fotoğrafla dünyayı değiştirme düşüne katkı sağlayan Salgado, Capa, Bresson, Koudelka, Jakop Riis, Lewis Hine, Dorothea Lange gibi birçok fotoğrafçının çalışmaları ile karşılaştım. Diane Arbus’un çalışmaları ve yaptıkları beni o kadar etkiledi ki, neden Türkiye’de bu tür çalışmalar yok diye düşünürken, rastlantı eseri bu sefer karşıma Erdal Kınacı’nın o sıralar yeni başladığı Engelsiz Yaşam İçin Fotoğraflar Projesi’nin bir fotoğrafı çıktı. Sorumun cevabını, yani neden Türkiye’de bu gibi çalışmaların yapılamadığını, bu projenin fotoğraflarından biri uluslararası bir yarışmada dünya birincisi olunca anladım. Çeşitli medya kuruluşları Erdal Kınacı’nın başarısını gururla haber yaparken, Türkiye’nin bazı fotoğrafçıları Kınacı’yı vatan haini ilan etti, fotoğraf ve tıp etiğine aykırı davranmakla suçladı. Aynı süreç, Kınacı’nın Bedeninden Vazgeçen Kadınlar projesi için de yaşanıyor, ki proje bir türlü görücüye çıkamadı.

 

Sonra Ali Öz’ün büyük bir özveri ile toplumsal olayların peşinde koşan yalnızlığına tanık oldum. Haksızlığa, sömürüye, adaletsizliğe, insanın insana eziyetine fotoğrafları ile itiraz eden Ali Öz’ü hep tek başına gördüm. Birgün Ali Öz’ü tanımayan biri ona “Mitinglere gidiyorsunuz da ne oluyor, değişen hiçbir şey yok ki!” dediğinde, ben utandım, ben öfkelendim, ama 25 yıllık Türkiye’nin Politik Belgesel projesine sahip, itirazın fotoğrafçısı hiç kızmadı, tüm sakinliği ve içtenliği ile şöyle dedi: “Haklısın, daha güzel bir dünyaya ben de inanmıyorum, ama ben kendimi bildim bileli insanın yanındayım, ezilen, sömürülen, haksızlığa uğrayan insanın yanında, başka türlü davranmayı bilmiyorum, bundan sonra da başka türlü davranamam, hep insanın yanında olacağım!”.

 

Türkiye şaşılacak derecede bir hızla karanlığa doğru ilerlerken, sanat ve sanatçı kavramları paramparça edilirken, neredeyse herkes iktidarın sesi olmuşken, Altan Bal’ın “fotoroportaj.org” kanalı ile toplumun sesi olmaya çalışan yalnız çığlığını gördüm; o çığlığın “Bekar Odaları” ve “Kamyoncular”da nasıl dile geldiğini…

 

Gazetede bir haberle karşılaşıyorum; Murat Yaykın “İmbroz, Burada Yalnız Ölüm Var” projesi ile “insan”a doğru bir şeyleri değiştirme çabasında iken, muhalefet başka bir fotoğrafçıdan geliyor; fotoğrafçı olduğu söylenen Kazım Zaim, Yeni Çağ gazetesine yazdığı yazıda 'Murat Yaykın Türk mü?' diye soruyor. (2)

 

Örnekleri buyrun siz çoğaltın. Fotoğraf dernekleri elbette verdiğim örneklerdeki isimlerin yanında, ve verdikleri destek de çok önemli, ama söylemek istediğim bugün varolan şekilde, projeler tamamlandıktan sonra sadece sergilerde boy göstermekle, alkış ve tebriklerden oluşan bir destek değil. Bu projeler gerçekleşirken fotoğrafçının projenin kendisine dair zorlukları büyük bir inançla göğüslediğine eminim, ama bu ülkede fotoğrafçıyı en çok zorlayanın, yaptığı işin karşısında yer alan zihniyetlerin çokluğu olduğunu düşünüyorum. Maalesef değişime, sorgulamaya, düşündürmeye kapalı bu zihniyetler bu projelere destek olması gereken fotoğraf çevrelerinden çıkıyor. İşte bu noktada, fotoğraf derneklerinin duruşu, çizgisi, temsil ettiği düşünceler ile sözünü ettiğim zihniyete karşı bir tavır alması gerekiyor. Fotoğraf dernekleri, temsil ettikleri düşünceye taraf olması gerekiyor. Fotoğraf derneklerinin fotoğafa ve fotoğrafçıya bu şekilde bir destek vermesinin, Türkiye fotoğrafının gelişiminde önemli bir rol oynayacağını düşünüyorum.

 

Türkiye’de değil de, dünyanın başka coğrafyalarında yaşanan açlık, yoksulluk, dinleri, ırkları düşünceleri nedeni ile ötekileştirilenlerin gördüğü toplumsal baskılar, engellilerin dramı, eşcinsellerin maruz kaldığı baskılar, aids hastalarının çaresizlikleri, işkence gören mahkumlar, tecavüze uğrayan kadınlar, çocuk istismarı, kadın ticareti, gibi dünyanın çirkin yüzüne ait fotoğrof projelerini alkışlıyoruz, takdir ediyoruz, hatta ve hatta Türkiye’den fotoğrafçılar bu uzak coğrafyalarda bu konuları çekip burda gururla bu işleri sunarken biz de gurur duyuyoruz. Ama iş, aynı konuların bizim topraklarımızda yaşanan gerçekliğine geldiğinde kimse yaraya dokunamıyor. Sanki bu ülke şiş kebaptan, lokumdan, harika tatil kıyılarından, zengin doğasından, turist kızların bayıldığı Türk erkeklerinden  ibaret. Hele ki Balat’ın fotoğrafçılardan muzdarip sümüklü çocuklarını söylemeden geçemeyeceğim, ve özellikle sümüklü olmaları gerekiyor! Türkiye’nin gerçeklerine fotoğraf makineleri ile tanıklık eden fotoğrafçılar elbette var, hem de sayıları hiç de azımsanacak gibi değil, ama yalnızlar, yaptıkları bize ulaşmıyor, bunu gerçekleştirecek imkanları ve ortamları yok, onları destekleyen bir fotoğraf çevresi de.

 

Fotoğraf dernekleri neden var? Ana amaç, fotoğrafın varlığını sürdürmesi ve geliştirmesi, fotoğrafın yaygınlaşması  değil mi? Peki hangi fotoğraf? Fotoğraf dernekleri, fotoğraf sevdalılarının biraraya gelebilmeleri, paylaşarak üretebilmeleri için değil mi? Fotoğraf dernekleri bu amacın üstüne kurulan varlıklarını, içinde yaşadıkları toplumun ve coğrafyanın gerçeklerinden uzak, suya sabuna dokunmadan, fotoğrafın nasıl çekildiğini anlatan eğitimleri ve “aman kimsenin yarasına dokunmasın”a uygun fotoğraf sergileri ile sürdürebilirler mi? Elbette sürdürebilirler, vicdanlarının ve fotoğrafçı kimliklerinin duyarlılığının çapı kadar bir varoluşla…

 

Bugün maalesef, dijital fotoğraf tekniğinde usta olup Roland Barthes okumamakla övünen fotoğraf eğitmenlerinin fotoğraf derneklerinde fotoğraf eğitimi verdiği günlerde yaşıyoruz. Bu bana İbrahim Tatlıses’in kendisini okumadığı için eleştirenlere “Urfa’ya Oksford geldi de biz mi okumadık” cümlesini hatırlattı. İbrahim Tatlıses’lerin baştacı edilip, Fazıl Say’ların yok sayıldığı bir toplum olmamızda fotoğraf derneklerini suçlayacak değilim, sadece birgün photoshop harikalarıyla dolu bir dijital çöplükle başbaşa kalmamayı diliyorum. İbrahim Tatlıses de bir değer ve elbette olacak, ama Fazıl Say’ların da en az İbo’lar kadar saygı gördüğü bir toplumda, dolayısıyla böyle bir toplumun fotoğraf dünyasında yaşamak istiyorum.

 

Fotoğraf çekmeyen birinin, yani benim gibi bir fotoğraf izleyicisinin Türkiye’deki fotoğraf dernekleri  üzerine söz söylemesi zor, çünkü böyle bir araştırma yapmadım. Bildiğim tek şey, ne zaman fotoğraf ortamlarında, Türkiye’de yaşanan olaylara dair birileri birşeyler söylese, oldukça kalabalık ve yetkili seslerin aman fotoğrafa siyaset karıştırmayın, aman derneğimizi yıpratmayın feryadları. Fotoğraf ve siyasetin birbirinden bağımsız olduğuna dair bu içi boş söylem kimler tarafından nasıl çıkarıldı akıl alır gibi değil, ama görünen o ki bu söylem de bir Türkiye gerçeği olmuş. “Fotoğraf Üzerine” ve “Camera Lucida”yı bile okumaya tenezzül etmeyen, sahip oldukları makinaların fiyatlarının yüksekliği ve öğrendikleri photoshop teknikleri kadar kimlik sahibi olan bir fotoğrafçı ordusundan çok şey bekliyorum sanırım.

 

“Bugün bir olay kesinlikle fotoğraflanmaya değer bir şey anlamına gelse de, hala o olayın nelerden oluştuğunu belirleyen tek şey (en geniş anlamıyla) ideolojidir. Bir olayın kendisi isimlendirilip tanımlanıncaya kadar, o olaya ait fotografik ya da başka tür bir kanıt bulunamaz. Ve olayları oluşturabilen – daha doğrusu tanımlayan – şey hiçbir zaman fotografik kanıt değildir; fotoğrafın katkısı her zaman olayın isimlendirilmesinden sonra gelir. Fotoğrafların ahlaki olarak etkili olup olamayacağı, ilgili bir siyasi görüşün var oluşuna bağlıdır. Ardında bir siyaset olmadan, tarihin kıyım fotoğraflarına herhalde yalnızca gerçekdışı ya da moral bozucu duygusallıklar olarak bakılacaktır.” (3)

 

Fotoğraf derneklerinin bu ülkedeki varlıklarını çok önemsiyorum. Çünkü birlik olmanın, paylaşmanın, birşeylere ortak imza atabilmenin sarsılmaz gücüne inanan bir insanım. Yukarıdaki eleştirilerim, fotoğraf derneklerine değil, bu ülkenin fotoğraf ortamını oluşturan fotoğrafçılarına. Çünkü fotoğraf dernekleri fotoğrafçılardan oluşuyor. Fotoğraf derneklerinden beklentilerimizi ve onlara yaptığımız eleştirileri, derneklerde büyük bir özveri ile çalışan, emek veren bir avuç insana yüklemek doğru değil. Farklı düşünceleri ve fotoğraf anlayışları ile bu ülke fotoğrafının renklerini oluşturan fotoğrafçıların, derneklerin çatısı altında birbirlerine destek olmaları gerektiğini düşünüyorum. Benim tanık olduğum kadarı ile durum hiç de öyle değil.

 

Fotoğraf derneklerini, siyasetten ve içinde yaşadığımız toplumun gerçeklerinden uzak tutarak yıpranmaktan koruyamayız. Farkında mısınız, dünya yıpranıyor, ülkemizde Atatürk’ün bıraktığı miras yıpranıyor, sahip olduğumuz değerler yıpranıyor, insanlık yıpranıyor. Diğer yandan, fotoğraf derneklerinin ülke gerçekleri ile yüzleşmesini de, derneklerde çalışan bir avuç insandan bekleyemeyiz, kimsenin buna hakkı yok, bu yüzleşme ancak herkes elele verirse gerçekleşebilir.

 

Sözün özü; “Nasıl bir fotoğraf derneği?”nin cevabı, öncelikle “fotoğraf” ve “fotoğrafçı” tanımlarından geçiyor. “Sen kimsin?” sorusu ile haşır neşir, yaşamla ve kendi ile derdi olan fotoğrafçıların buluştuğu ve yine kendileri gibi fotoğrafçılar yetiştirmeyi başaran bir çatı kurmayı başardığımızda, bu çatıları Türkiye’nin her yanına yayabildiğimizde, Türkiye fotoğrafı diyebileceğimiz bir kavramı da yaratabileceğimize ve hakettiği yere oturtabileceğimize inanıyorum.

 

Ey fotoğrafçı söylesene bana; en son ne zaman bir fotoğrafa baktığında gözlerin yaşardı? Bu soruyu kendime sık sık soruyorum. Eğer uzun süredir gözlerimi yaşartan bir fotoğrafla karşılaşmadıysam, gidip bende derin izleri olan fotoğraflara yeniden bakıyorum, ağlamayı unutmamak için. Utanmayı unutmamak için. Yaşama hakkını vererek gülümseyebilmenin  kıymetini unutmamak için...

 

Bir fotoğrafa baktığınızda yoksa sizin hiç gözleriniz yaşarmadı mı?...

 

Şule TÜZÜL

 

(1)    Gültekin Çizgen, 101 Kompozisyon 101 Yorum

(2)    Radikal

(3)    Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine

 

Gelen Yorumlar
Toplam 5 yorum, 1-5 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
eyvallah...
Erdal Kınacı eklemiş. | 07 Mayıs 2008 Saat 13:15
Bir gun sizi de seminerlerimizde gormek umuduyla Şule Hanım...
Melih Özbek eklemiş. | 07 Mayıs 2008 Saat 14:43
Şule Tüzül'ün yazısı bana Aziz Nesin'in niye Nesin soyadını seçtiği ile yazdığı yazıyı anımsattı. Ülkemizin, bugün herzamankinden daha çok, kendine kimim ve ne yapıyorum sorusunu soran ve yanıt verebilen insanlara gereksinimi var. Yazarın yalın ve güçlü yazısını arkadaşlarıma da okutacağım.

Aydoğan Yazıcı
aydoğan yazıcı eklemiş. | 07 Mayıs 2008 Saat 23:38
Eğer küstürmez isek,eğer kızdırmaz isek,eger kırmaz isek,eğer bezdirmez isek,fotograf dünyamız;fotoğraf dünyamızın dışında objektif,yetkin,duyarlı bir eleştirmen kazandı diye düşünüyorum.
Sayın Şule TÜZÜL'ün değerini bilelim.
Hoş ,sayın TÜZÜL'ün gelecek yıllarda,sadece "fotoğraf yazı"nında kalmayabileceğini de
düşünüyorum.
Birikimi ve düzeyi nedeniyle kutluyor,selam ve saygılarımı gönderiyorum.

Ali Rıza AKALIN
Ali Rıza AKALIN eklemiş. | 10 Mayıs 2008 Saat 23:27
Sn.Şule Tüzül
Yazınızı ilgiyle okudum,yorumlarınızın bazılarına katılmamak mümkün değil ama sizce fotoğraf sadece acıları ve toplumsal haksızlıklarımı içermelidir diyede bir soruyu kendime sormaktan edemedim,sanat dediğimiz tek lezzetmidir acılı adana yapana ahçı,izmir köfte yapana farklı bir ünvanmı verilir,yoksa farklı lezzetlerin yoğrulduğu tümden birleşimemi
bakılır,bu gün başarılı gördüğümüz bir çok fotoğraf sanatçısı sosyal ve ekonomik koşullarla bir yere geldiği gerçeği göz ardı edilmemelidir ,bazı yorumları yaparken insanlarımızın yokları var edip geceleri gündüze ekleyerek bir makina sahibi olmak kaygılarını görmemezlikten gelemeyiz,bir fotoğraf karesi için harcanan zamanları, kaynakları sadece projesi toplumsal değil diye yargılamamız nekadar doğrudur acaba,görmek istemediğimiz güzellikleri yaratmak için neden bukadar çaba sarf etmemiz gerekiyor diye kendi kendime sormaya başladım,Bir savaş muhabirinin ilginç kareleri zor koşullar ve hayat kaygısından gelirken ,Üç,dört bin metrelere tırmanarak buralardan üretilen fotoğrafların zorluk dereceleri yaşam kaygıları ilkinden azmıdır yoksa sanat sadece insan formu içeriyorsamı değerlidir,yazınızdan bu sorularıma yanıt bulamadım,ama umuyorumki uzlaşı noktamız sosyal ve ekonomik açıdan gelişen bir toplum yapısı ve ideolojik değil yaşam kalitesi yüksek bir dünya özlemi bunu destekleyen fotoğrafik destekler diye düşünüyorum,yetmişli kuşağın bir ferdi olarak şuna inanıyorumki yaşamın gelişmesi güçlü dayanışma etkili iletişimden geçiyor,binlerce kişinin istemesi değil tüm insanların inanması gerekiyor,80 yıllarda ilgilenilmeyen Hasankeyf şimdi ne olduda yerlere göklere sığdırılmıyor acaba zamanında görselleşseydi neler olurdu,düşünemiyorum,sınırlarından girilmemiş binlerce köy ve belde için acaba ne yapılabılir diye düşünüyorum hayatında birkere dahi fotoğraf çektirmemiş insan sayımızı öğrenmek ilginç olurdu bence toplumun bir açığını kapatan her girişim benim kabulüm yeterki toplumun gelişmesine katkısı olsun,Şanlı Urfada ilk sergimi açtığımda şu sorular beni çok üzmüştü, Hocam burası Türkiyemi ülkesini tanımıyan toplumdan beklentileri nasıl karşılarsınız,konuyu fotoğraf dernekleri bağlamında kısaca yorumlarsak farklı kaygıları içeren tüm görsellere ihtiyacımız var ve hepsine öz çocuklarımız gibi değer vererek harmanlamalıyız diye düşünüyorum,selamlar ve saygılarımla.
Mustafa Gündaş eklemiş. | 14 Mayıs 2008 Saat 19:14
Yorum Ekleyin
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.

e-Panel Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin İzinsiz Olarak Kısmen veya Tamamen Kopyalanması ve Kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına Göre Suçtur.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.