Fotoritim e-Fotoğraf Dergisi
“FOTOGRAFTA KÜRATÖRLÜK” BAŞLIKLI e-Panel DEĞERLENDİRME METNİ
Batı’ ya nazaran geç kalmakla birlikte, ülkemizde de “küratörlük” kavramının yapı taşlarının yavaş yavaş yerine oturmaya başladığı söylenebilir. Küratörlüğü yadsıyan, öteleyen, varlığını zararlı bulan, bulunmaması halini bulunmasına yeğleyen sanat insanlarının varlığı ile birlikte, duruma sessiz kalanlar olduğu gibi, içinde bulunduğumuz koşulların dayattığı olmazsa olmaz bir olgusu, yaşadığımız çağın bir gereği olduğu noktasında mutabık olan sanat insanları da bulunmaktadır. Henüz tam olarak nereye konacağı konusunda genel bir kanının oluşturulamadığı küratörlük kurumuna ilişkin kuramsal alt yapıdan (genel anlamda) mahrum oluşumuz belki de böyle bir e-paneli önemli hale getirmiş, tartışmaya açılmasını son derece anlamlı, bir o kadar da yararlı kılmıştır.
Umarız ki, katılımcı dostlarımızın sunduğu metinler fotografta küratörlük olgusunun tartışılması bağlamında bir ilk adım olur, izleyen zamanlarda, daha geniş platformlarda, çok daha kapsamlı metinlerin sunulması ve saygın tartışmaların gerçekleşmesi için vesile teşkil eder.
Küratörlüğe ilişkin bilgi eksiğimizin pek tabii ki farkında olan e-panel katılımcılarından bazıları, ne güzel ki, sundukları metinlerin hemen başında, küratörlüğe ilişkin çok temel kimi bilgileri aktarmış ve o bilgiler ışığında da kavrama dair tanımlara yer vermişler.
“Küratör, kelime anlamı olarak (Latince: curatus, İngilizce: curato) bir müze, galeri, arşiv veya kütüphane koleksiyonunun yöneticisi demektir. Anglo-Sakson dünyasının sergi yapımcılarına verdiği isim olmakla birlikte Fransızca´dan alınan bir kelime olarak kullanılan ´sergi komiseri´ ile aynı anlama gelmektedir. … çağdaş sanat bağlamında küratör, sergi düzenleyicisi veya sergi yapıcısı anlamında kullanılır. …” (Ali İhsan Ökten).
Sürekli hareketlilik ve değişim gösteren böyle bir olgu için ortak bir tanım geliştirmek, çok da uzak olmayan önümüzdeki zamanlar için kalıcı olamayacak, yenilenmeye / revizyona muhtaç bir tanımı olumlamak anlamına geleceği için, belli ölçülerde bizi, panelistlerin yaptığı tanımlardan yola çıkarak ortak bir tanım oluşturmaktan alıkoymuştur. Ama yukarıdaki örnekte olduğu gibi, okuyucunun yararına sunulmuş, her biri kendi üslubu ve bağlamında oldukça tutarlı temel bilgi ve tanımların varlığı memnuniyet vericidir.
Temel bilgi ve tanımlardan gayrı, Küratörün varlık nedeni irdelenir.
Sayın Çellek; sanat insanının, yalnız ve yalnız eserini oluşturmakla ilgilenmesi, eserin sunumu, tanıtımı, ilgililere (günümüzde elbette ki pazara) ulaştırılması, …gibi ikincil (tali) çabalara girerek çok kıymetli olan zamanını parçalamaması, boşa harcamaması gerektiği üzerinde durur, küratöre gereksinimi bu anlamda önemli bulur.
Sayın Öcel de; günümüz koşullarında iki ayrı sürecin (sanat insanı için, eseri tamamlayıp sunuma hazır hale getirme süreci, küratör için, sunum ve pazarlama süreci) birbirinden ayrılmasının sanatçıya sağladığı rahatlıktan, konfordan söz eder.
Sayın Akoğul; “Tavuğun pazarda yumurtayı sattığı görülmüş şey midir! Ya da tavada omlet yaptığı... Sanatın endüstrisinin olmadığı ülkelerde, genellikle yapıtı oluşturan ile duvara asan, galeriyle anlaşmayı halleden ile basın bültenini yazan çoğunlukla aynı kişi oluyor. Sanatçı birçok işe aynı anda koşturuyor oysa sanatçılar yalnızca işlerini üretmelidirler.”, şeklindeki ifadesiyle, Tülay Çellek’ in altını çizdiği sorumlulukları irdeler.
O bildik, kıvrak zekâ belirtisi yaklaşımıyla Sayın Çetin; “…ideal olarak ben küratörün de adeta orkestra şefi gibi, bir yorumcu, hata kimi zaman bir sanatçı gibi davrandığını, davranması gerektiğini düşünüyorum. Nasıl ki sanatçı söyleyecek bir sözü olmadan, hayatı, varoluşu yorumlamadan derinlikli bir iş yapamazsa, aynısı küratör için de geçerlidir.” … “Bir sürü makine parçasını, dişlileri, yayları, milleri, cıvata ve somunları ortalığa yığabilirsiniz. Bu pek bir işe yaramaz. Ama küratör bunları yaratıcı bir biçimde eklemleyip birleştirerek diyelim ki bir bisiklet haline getirebilir. Bu herkes için daha büyük bir değerdir.”, yorumuyla önemli bir ekleme yapar.
Yaşadığımız çağın, günümüzün sanat ortamı içinde küratörlüğün kaçınılmaz olduğunun altını çizen Sayın Ökten; “…Küratörlerin yaptıkları hiçbir zaman teknik bir iş değil entelektüel bir iştir.”, der ve ekler “…Sanatçının söylemi dışında, küratörün de sergide bir söylemi vardır. …”. Bu cümlesiyle de Cem Çetin’ in yukarıdaki belirlemelerine katkı verir.
Sayın Çizgen; “Küratörlüğü, daha çok bir orkestra şefine benzetirim. Kendisi bir enstrüman çalmaz ama her çalgıyı, aleti çalan kadar tanır ve böylece çaldırdığı besteyi en olgun yorumlara taşır.”, diyerek O. Cem Çetin’ in söylemini, “…Entellektüel bir iştir.”, diyerek de Ali İhsan Ökten’ in söylemini destekler.
Sayın Koca; küratörün varlık nedenini irdelerken; “İşin sanatsal olduğu kadar, ekonomik boyutu da önemlidir artık. Konsept, sponsorluk ve planlama bu işin olmazsa olmazlarıdır. …” ifadesiyle zorunlulukları işaret eder.
Sayın Eroğlu; “…Her iş gibi bir iştir küratörlük de.”, diyerek belki de, bir meslek olarak küratörlüğün çoktan kapıya dayandığını, hatta içeri girdiğini ama bizim bundan habersiz olduğumuzu, yitip giden mesleklerin yok oluşlarını kabullenmek gibi, yeni mesleklerin varlığını da kabul etmek gerektiğini hatırlatır, daha kesin bir dille.
Son derece sağlam temellerde inşa edilmiş bilgi ve deneyimlerini, yaşam standartlarını yükseltmeye tahvil etme arzusuna - hırsına kapılmaksızın, sakınımsız şekilde paylaşma cesareti gösterebilen ve sunduğu metinleri (özellikle de felsefi bağlamıyla) entelektüel tartışma atmosferinin gereği olan özel dile taşıma maharetiyle öne çıkan, bununla birlikte Müzecilik yüksek lisansı da yapmış bir entelektüel olan Sayın Ülkü; “(dolaylı bir ifade ile) Bir yayın için Editör ne anlama gelir ise, bir sergi için de Küratör o anlama gelecektir”, diye düşünür, küratörü yayın editörüne benzetir. Ancak küratörün bu gün henüz yayın editörü kadar başarılı olamadığına, bir tür bürokratik tutum içinde bocalayıp kaldığına işaret eder. Küratör’ ün de bir sanat insanı gibi, bir entelektüel gibi tarih bilincine varmış olması gerektiğini söyler. Aksi halde kültür platformunda olumsuzluklara yol açacağının altını çizer, yeterli olamayacağına, eksik kalacağına vurgu yapar. Doğrudan kendisine ilişkin, tokat etkisinde bir de örnek verir; “10. İstanbul Bianel’ ine gerçek mektuplardan oluşan bir ‘İstanbul mektupları’ derlemesi gönderdim. Küratör, benim projeyi reddedip, sahte mektuplardan oluşan bir projeyi sergiye aldı.”
Öte yandan, Küratörün bilgi ve becerisinin, tavır ve yaklaşımının ne olması gerektiğine ilişkin, panelistlerin önemle üzerinde durdukları her biri diğerinden daha kayda değer görüşler var ki, o bağlamda sunulan metinlerde yer alan can alıcı hususlar üzerinde durmanın yararlı olacağı kanaatindeyiz.
Sayın Koca; “Bir küratör ‘Ego free’ ve sağlam bir sinir sistemine sahip olmalıdır. Sanatın bütün disiplinlerine dair bilgi birikimi, geniş bir network potansiyeli ve teknoloji bilgisi onu ötekilerden farklı kılar. …Süreç içinde oluşabilecek polemikleri çözebilen… ...sanata dinamizm ve rekabet üreten bir bakış açısıyla bakmalıdır.” Sayın Germen; “Küratör, üstlendiği görev itibarı ile sanat tarihi konusunda çok bilgili olmalı, sanat dünyasını çok yakından izlemeli…”, der ve O’ nun yeni isimler keşfedip sanat dünyasına kazandıracak gayret içinde, tarafsız kişilikte olması gerektiğine işaret eder ve ekler; “müzelerde, müzayedelerde, sanat fuarlarında sanatın güncel gidişatını izleyebilmeli, bu sayede de öncü kararlar verebilecek altyapısı olabilmelidir. Küratör bunu yapamazsa, genel geçer eğilimleri ithal etmekten öteye geçemez, trend yaratacağına trend izler.” Sayın Eroğlu; oldukça radikal bir ifade kullanır;“Küratör, eğer bir sergi ele almışsa, bütünüyle o serginin namusunu temsil eder. Küratörün donanım olarak sanat tarihi ve sanat felsefesine sahip olmasının yanı sıra, bu literatürlerden beslenen bir eleştirmen donanımına da sahip olması beklenir. …” Sayın Akoğul; “küratörün hem çok bilgili olması, hem de dünyada olan biteni izleyerek gündemi oluşturması gerekir. Ayrıca küratör, dünyanın değişen sanat trendlerini de çok iyi bilmek zorundadır.”, diyerek Murat Germen’ i teyid eder. Sayın Çellek; Küratörün; sunum, sergileme, pazarlama gibi ikincil süreci üstlenerek adeta sanatçının zamanının çalınmasını engelleyecek ve O’ nun sadece yaratım sürecinde kalmasını sağlayacak, önerileriyle sanatçının çabalarına destek olacak niteliklere sahip olması gerektiğine vurgu yapar. Sayın Ülkü kavramı bir miktar daha açar; “…örnek olsun diye söyleyelim, astronomi konusunda açılacak bir fotoğraf sergisinin küratörünün; fizik, kimya, üretim mühendisliği, kozmoloji, astronomi, vd birçok konuda disiplinlerarası / çokdisiplinli bilgisi olması gerekir ki ortaya anlamlı bir sergi bütünü koyulabilsin / koyabilsin. Sorun burada: Dünya’da bile henüz yaygın disiplinlerarasılık / çokdisiplinlilik yok.”
Sayın Atay, Küratörü ele alırken; “Sanat Tarihi, Arkeoloji, Müzeoloji, Felsefe, Mimari, Psikoloji, Antropoloji, Pedagoji hatta Siyasal Bilgiler, Uluslararası İlişkiler, İşletmecilik disiplinlerinden birinde, bir lisans, diğerinde bir yüksek lisans, diğerinde bir doktora derecesine sahip olmağı gerektirir. Küratörlük Akademisyen, konservatör, eleştirmen... gibi konumlar arasında bir salınım performansıdır. Marifetleri atmosfer yaratmaktır. Ancak müze, galeri, enstitü, arşiv vb. gibi asude mekânlarda tecrübe kazanma zorunluluğu vardır.”, der ve fotograf tarihi içinde sıklıkla gündeme getirilen, analiz ve tartışma konusu olan, “The Family of Man (İnsanlık Ailesi)” sergisi (dış politika projesi) ni örnekler. Atay metninde, Akademik çerçevenin çok ötesi (üstü) ne taşınmış entelektüel derinliğin olanaklarıyla ufkumuza yöneltilip, bu meyanda çok etkili bir söz dizimi (bir üst dil) ile vücut bulan “Prens” irdelemesi tam da yerinde bir örnekle buluşturulunca, yeni bir başucu metni doğmuştur, diyebilmekteyiz rahatlıkla.
Önemli bir mesele de, küratör’ ün inisiyatifidir. Simber Atay; olguyu, fikir süzgecinin ince aralıklarından geçirirken, kaba kalıntıları zihinlerimize çarpmak üzere Domenico Scudero’ nun bazı ifadelerine başvurur; ''Düşündüm de Prens' in bazı bölümlerini yeniden okumak ve sanat küratörlüğü için ifade etmek fena olmazdı; Hepimiz küratörlük çalışmasının bir iktidar inşası olduğunda mutabıkız; …” …Kaldı ki tavrıyla küratör, …canavarca somut bir iktidar düşüncesi ile boy ölçüşür. Karar verir, taraf tutar, düzenler, yönlendirir, yer belirler ve sonra belgeler ve tarihselleştirir. …taktiğe dayalı muhteşem dünyasında küratör, …bir çeşit küçük prenstir. Prensler gibi hayranlık duyulur, saygı gösterilir ve sonra sefil bir şekilde hücum edilir. … …”
Yusuf Öcel; “Sanatçı küratör ilişkisi ciddi anlamda sorunlar taşımaktadır. …Bu sorunların en önemlisi tek seçiciliktir. …küratör üretim sürecine de müdahaleler de bulunmakta ve sanatçının özgür eserler üretmesinde sıkıntılar yaratmaktadır.” Tülay Çelek, küratörlüğün krallığa dönüşmesi tehlikesine işaret ederken, O. Cem Çetin, sanatçının da kullanabileceği bir inisiyatifi bulunduğunu hatırlatır ve inisiyatifin bütünüyle küratörde bulunmadığını, tercihin doğru yapılması gerektiğini şu cümlelerle dile getirir.” …sadece küratörlerin sanatçı seçme otoritesine sahip olduğu düşüncesini bir tarafa bırakıp, sanatçının da küratör seçme hakkı ve otoritesi olduğunu aklımızda tutmamız gerekiyor.” Murat Germen durumu örnekleyerek somut hale getirir. “E-mail veya normal posta üzerinden bizlere ulaşan sergi davetiyelerinin üzerinde bazen sadece küratörün ismini gördüğümüz olabiliyor.” ve “Bu çok tuhaf bir durum; işleri sanatçılar yaratıyor ama isimleri davetiyeye dahil edilmiyor, nasıl bir hegemonyadır bu?”
diye sorar. Merih Akoğul; izlenimlerini aktarırken, çarpıcı “biçim” e sahip olmalarını mukabil ruhsuz ve piyasa kaygısıyla üretilmiş (“üretim” kelimesi tam yerini bulur), daha çok kopya, taklit, özgünlükten uzak işlerin (“iş” kelimesi tam yerini bulur) ortalığı doldurduğunu belirtir. Diğer panelistlerin işaret ettiğine benzer şekilde Akoğul da, bu olumsuzlukların kaynağı olarak yeterli donanıma sahip olmayan küratörü gösterir. Bununla birlikte çok önemli bir paradoksu da şu cümleleriyle gözler önüne serer Merih Akoğul; “Çağdaş sanat -her ne kadar muhalif de olsa- kapitalist dünyanın kurallarıyla işlemek durumundadır… …Bazen çevre kirlenmesine karşı yapılacak bir etkinliğin sponsorluğu, dünyayı en çok kirleten şirketlerin verdikleri desteklerle çözümlenmektedir.” Ve, (ne yazık ki) günün koşullarının, yani, piyasadan medet uman, piyasaya göre şekillenmiş olan sanat faaliyetlerinin küratörü zorunluluk haline getirdiğini, olmazsa olmazlar arasına yerleştirdiğini de teslim etmek zorunda kalır. Bu can alıcı tespiti, zorunluluğu, dayatmayı, kaçınılmazlığı bir ucundan “Çağ adeta iyiyi, güzeli yapma çağı değil, satma – tanıtma - reklam çağı oldu çıktı.” ifadesiyle Tülay Çellek de destekler.
Önemli zaaflar söz konusudur, bilgi-görgü eksiğinin yanısıra. Murat Germen değinir bu önemli zaaflardan birine. Genellikle “ahbap çavuş, kanka ve hatta sevgili ilişkilerine dayanan, Beyoğlu kafe-bar-meyhane-sanat kurumu merkezli, ‘körler sağırlar birbirini ağırlar’ tadında…” bir küratörlük olgusu örnekler. Ama gene de küratörlüğün bu gün, eskiye nazaran daha ciddi şekilde ele alındığını belirtir. Reha Ülkü bir benzerini açar zaafların;“Bu ülkede gereken konuların hepsini bilen kişiler var, kendilerine sorulsa koşa koşa hizmet ederler ama hepsi de bir kenara süpürülmüş konumda. Onun yerine çığırtkanlar, köşe kapmaca sevenler, kendi oyunlarını sürdürüyorlar…”, der ve (hayatın hangi alanında olursa olsun) zat-ı şahanelerine bu denli önemli sorumluluklarda en üst seviyede kariyer takdim etmek gibi bir zaafa düşüldüğünde, o kişilerin bu gün en sert şekilde savundukları görüşlerin, yarın tam tersini bu kez daha da sert şekilde ve arsızca savunabildiklerini bir vakıa olarak (belki en acı olanı bu) ilave eder, kulaklara küpe olsun diye.
Öyle ya da böyle, Küratör’ ün artık kapıya dayandığına, bundan kaçınmanın pek mümkün görünmediğine dair doğrudan ya da dolaylı ifadelere, sunulan metinlerin hemen hepsinde rastlarız.
Herhangi bir yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için belki de Merih Akoğul, amatörlerden söz etmediğini belirtir. Bütün yaşamını eserlerinden kazanan, zamanlarının tamamını sanat çabalarına ayıran (tam zamanlı olarak yaşamını sanata adayan) insanlardan söz ettiğininin altını çizer.
Küratörlüğün el yordamıyla yapılmasının doğurduğu olumsuzluklarda bir mutabakat gözlenir. Bu olumsuzlukların giderilebilmesi için Akademik düzeyde eğitim / öğretim salık verilir. Yurt dışındaki okullarda, küratörlüğün önemli ve saygın bir bölüm olduğuna Vehbi Koca işaret eder. Aynı konuyu Murat Germen irdeler ve küratöryal bir eğitim serüveninden geçmeksizin, ilgili Üniversitelerden küratörlük dereceleri almaksızın, bu sorumluluğu almanın hem doğru olmadığını hem de hiç kolay olmayacağını belirtir.
Bu ve benzeri birçok konuda taklit ve takip halinde bulunduğumuzun da altını çizer Germen. Buradan hareketle, eleştiri konulu e-panelde “yerellik” vurgusuna gelir. “Yerellik şüphesiz ki çok iyi niyetli ve gerekli bir arzu; ama sizin kültürünüzde yerelliği nitelikli bir şekilde üretecek altyapı yoksa bunun hüsnükuruntudan öteye geçmesi imkânsız. Fotoğrafa dair ne üretmişiz ki, düşünmeden deklanşöre basmak dışında? Makineyi, filmi, kimyasalları, kâğıtları, optikleri, dijital teknolojiyi, yazılımları icat eden ve üreten; fotoğraf düşünü üzerine yazılmış en önemli kaynak metinleri kaleme alanlar biz değiliz; hal böyleyken hangi yerelliktir acaba kastedilen? Ülkeyi dolaşarak banal portreler çekmek yerellik değildir; eline makine alan pek çok kişi doğru ışık, doğru yer, doğru zaman, doğru model şartları oluştuğunda bir şeylere benzeyen, kabul edilebilir bir portre fotoğrafı çekebilir. … , …”.
Murat Germen’ in “yerellik” yahut “yerlilik” değinisinin has muhatabı ise hiç şüphesiz Gültekin Çizgen ustadır. Küratörlük deneyimi de bulunan Çizgen’ nin, sunduğu e-panel metninde, bu konuya değinmeden geçemediğini görüyoruz zaten. “Sergileri tasarlarken, önceliğim yerli duruştan yana oldu. Plastik sanat tarihimizde genel izlenim, pek çok sanatsal hareketin, etkinliğin ve çalışmaların “takip ve taklit” yapısında oluştuğudur. Bu da biz neyiz? Kimiz? Gibi yaşamsal soruları cevapsız bırakan bir yaklaşım ve sanırım sanatın genel evrim ve ruhuna da aykırı. Bu yüzden, sanat tasarım, üretim ve uygulamalarında yerlilik duruşu olmayınca da yapıp etmelerin değersiz kaldığına inanırım. Özellikle fotoğraf gibi dünyada geniş etkinliğe kavuşmuş bir alanda, felsefi ve stratejik duruşun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden de küratör olarak yola çıkarken, Fototrek Fotoğraf Merkezi’nin önüne bu ölçüyü koydum. Kazanılan ilginin temel nedenini de bu “yerlilik” yapısının oluşturduğunu düşünüyorum.”
Ülkemizdeki iki önemli fotograf ustasının - sanat insanının, hiç şüphesiz sözü edilen konu başlığının altını dolduracak görüşleri vardır. Çeşitli tartışma ve söyleşi platformlarında bu görüşleri zaman zaman dillendirdiklerine tanık olduk. Gelecekte pek çok platformda daha da geliştirilmiş söylemleri sürecektir hiç şüphesiz.
Panelistlerin aktardığı deneyim ve bilgilerden, öngörü ve yorumlardan çıkan sonuç o ki; Çağ, “curator” kurumunu dayattı, kaçınılmaz kıldı. Çağ, Machiavelli’ nin öngördüğü “Prens” i talep etti yeniden, O’ nun tavsiyelerini dikkatle dinlemeyi tek çıkar yol olarak sundu. Çağ, sanat çabalarını, hiç de adil olmayan, kimi zaman çok da kirli yürüyen rekabet koşullarına mecbur kıldı. Çağ, bilginin, yüksek yaratıcı kabiliyetin ve hatta cesaretin, “güç” lüye teslim olmasına hükmetti. …
Problemi salt küratörlük kurumunda değil, o kuruma can veren, yaşam sunan olgularda da aramalı bazen. Bununla birlikte, küratörlük kurumu bir çıkış olarak da düşünülmeli, akıllardan geçmeli bu bakış açısı da. Bu kurum, sizi siz olmaktan alıkoyabileceği gibi (panelistlerin asıl endişesi bu idi), sizi siz yapacak olanakları (istemeyeceğini varsaysak dahi) da sağlayabilir.
Metin yazarlarını ve “Küratörlük” le ilgili ilk kez fotograf dünyamızda böylesine derli toplu metinlerin bir araya gelmesini sağlayan “fotoritim” e emek verenleri, çok ciddi bir kavramın altına imza koydukları için tebrik ederken, bütün okuyuculara, naçizane bu değerlendirme metnini kaleme alan biz de dahil herkese, kişisel olarak kendimize ayna tutmamız gerektiğini hatırlatmak isteriz. Kendimizi de yoklamalıyız muhakkak…
Şöyle bir soru ile o yoklama gerçekleştiribilir sanıyoruz; “Siz, siz olmak mı istiyorsunuz, yoksa siz, kariyer-şöhret ve daha yüksek yaşam standartları uğruna başkalarının olmanızı istediği siz olmak mı istiyorsunuz? …”
Ayrıca; “Siz (biz) nesiniz, kimsiniz, sanatın neresindesiniz? …”
Bakın, bir küratörün ne kadar şeyi bilmesi gerektiğine kolayca hükmettik. Haklıydık da!
O halde, o küratörden ilgi bekleyen fotografçının ne kadar çok şey bilmesi gerektiğine de kişisel hükmümüzü koymaktan çekinmemeliyiz.
Tekin ERTUĞ