|
Fatma Gül SÖNMEZ |
|
Murat ÖZDEN |
|
Vahdet ŞAHAL |
|
Ergün GÜLDAL |
|
Recep ŞEREF |
|
Murat Ufuk KARAERKEK |
|
Наже Берк |
|
Seyahatnâmem EvliyaÇerkesi 1эулый щэрджэс |
Türkçe unutsam bile "önemi yok", "patlayan şeker", "danaya girelim" unutamam galiba.
Onların ülkesinde danaya kurtlar değil,Türkler giriyorlar.
(Seyehâtnamem)
|
Çocukluğumda yaz tatillerinde köyümüze gider, okullar açılıncaya kadar köyde kalırdım. Her yıl okulların tatil olacağı günü sabırsızlıkla bekler, daha tatilin ilk günü babamı sıkıştırmaya başlardım. Babam da sağ olsun beni kırmazdı; ya senelik iznine denk getirir, ya izin alır, ama mutlaka her yaz beni köye götürürdü
Köyümüz Amasya ili Hamamözü ilçesine bağlı şirin bir Çerkes Köyü olan Göçeri köyüdür. Hamamözü ile köyümüzün arası ise dört kilometredir. Hamamözü'ne geldiğimizde heyecanım doruk noktasına ulaşırdı. Hamamözü ile Göçeri arasındaki dört kilometrelik yol uzadıkça uzar, adeta bitmek bilmezdi.
Sonunda büyük bir özlem ve heyecanla köye ulaşırdım. Dedem, teyzelerim, halam, dayılarım, eniştelerim, yengelerim ve diğer akrabalarımız beni büyük bir içtenlikle ve sevgiyle karşılayıp, bağırlarına basarlardı, hem de tek kelime Türkçe karıştırmadan, Çerkesce konuşarak. İşte ben anadilimi, Çerkesceyi böyle öğrendim. Köyümüzde sadece köyün çobanları Türkçe konuşurdu. Malum ya bizimkiler çobanlık yapmazlardı. Bugün de öyle.
Ardından arkadaşlarım akın ederlerdi seviç çığlıklarıyla, ''sıduğo vıkega? ''(ne zaman geldin?) diye sorarlardı. Sonra heyecanlı bir sohbet başlardı. En favori oyunumuz çelik çomaktı. Harman yerine inip çelik çomak oynamaya başladığımızda mutluluktan uçardık. Tabiî konuşmalar, bağırıp çağrışmalar hep Çerkesce idi.
Akşam üzerleri bir evin bahçesindeki bir elma ya da armut ağacının altından bir mızıka sesi yükselirdi. Tüm çocuklar oraya koşardık. Derken köyün genç kızları ve delikanlıları da yerini alır Hatiyağo'nun önderliğinde ''Vuc'' ile başlayan gece, ''Kefe'' ve ''Şeşen'' ile devam ederdi. Komşu Köylerimiz olan Kasehable ve Hamdiköy gençleri de kısa sürede geceye katılırlardı.
Küçüktüm ama, kaşeniyle göz göze gelen gençlerin heyecandan nasıl titrediklerini hala hatırlayabiliyorum. Herkes Çerkesti, herkes Çerkes olmaktan mutlu ve gururluydu. Kimse kendisini bugün olduğu gibi başka bir etnik kimlikle ifade etme gafleti içinde değildi. Herkes Xabzesiyle yaşıyor, anadiliyle konuşuyor, etnik kimliğiyle gurur duyuyordu.
Ben bazen baba mahallem olan ''Meretuko Mahle'ye'' gidiyor, bazen annemin mahallesine, dedem rahmetli Yedğul İsmail'in evine gidiyor, sevgi, saygıya dayalı xabzemizin tüm güzelliklerini teneffüs etme imkanı buluyordum. Meretuko mahallesine gittiğimde anne tarafım takılırdı; galiba Meretukolar seni daha iyi ağırlıyor” derlerdi. Yedğul'lara gittiğimde de Meretukolar takılırlardı;”Yoksa Yedgul'ları daha çok mu seviyorsun?” derlerdi. Kısacası bir sevgi seli ve ağırlama yarışı vardı. Karşılıksız, candan ve sonsuz. İşte bu nedenledir ki köyümü çok sevdim, Çerkes olmakla gurur duydum. Hala memlekete giderken Hamamözü'ne ulaştığımda aynı heyecanı hissediyorum, hala köyüme Göçeri'ye ulaştığımda aynı mutluluğu yaşıyorum.
***
Ancak, artık köyümde mızıka sesi duyulmuyor.
Artık köyümde Çerkesce konuşan çocuklar, genç kızlar, delikanlılar yok.
Köyüm beli bükülmüş bir avuç yaşlı insana terk edilmiş.
Onlar bile anadilleri Çerkesce'yi zorlanarak konuşuyorlar.
Olsun, ben gene de kendimi köyümde Çerkes hissediyorum.
Olsun, ben gene eksik yanımı köyümde tamamamlanmış hissediyorum.
***
O çocukluk yıllarımda köyümüzde beni çok seven, benim de kendisini çok sevdiğim Kazankıran Amcamız vardı. Kendisi hemen hemen köyümüzün en yaşlı insanı idi. Çerkeslik bilinci çok yüksek bir insandı. Her karşılaşmamızda beni yanına çağırır, Kafkasya'dan nasıl geldiğimizi, köye nasıl yerleştiğimizi ve sonrasında neler yaşandığını anlatırdı bıkıp usanmadan.
Kazankıran sözcüğünün Çerkescesi ''Şıvankute''. Kazankıran Amcamıza bu ismin verilmesinin hikayesi ise şöyle; Kazankıran Amca çocukken bir kazana taş atar ve kazan her nasılsa kırılır, o günden sonra kendisine '' Şıvankute '' yani ''Kazankıran'' adı verilir. Anlatıldığına göre; Kazankıran Amcamız kendisine Kazankıran denmemesi şartıyla ahaliye bir yemek verir, ancak ahali yemeği yer ama Kazankıran demeye devam eder.
İşte bu değerli insan, rahmetli büyügümüz Kazankıran Amca, evinin bahçesindeki meyvelerden ikram ettikten sonra, “Bak evladım” diye başladığı sohbetine şöyle devam etmişti:
“Kafkasya'dan geldigimizde, ayağımızda deri çizmelerimiz, üstümüzde milli giysilerimiz, omuzumuzda yamçımız, belimizde gümüş kemerimiz ve gümüş kamamız, altımızda rüzgarla yarışan atlarımız vardı. Kumaşımızı kendimiz dokuyor, giysilerimizi kendimiz dikiyor, yiyeceklerimizi kendimiz üretiyorduk. Geldiğimiz bu topraklarda bizi, çizmeden çarığa, güzelim milli giysilerimizden, yamalı mintana, yamalı pantolon ve çoraba, attan eşeğe düşürdüler. Bolluk içindeki halkımızı karneye mahkum ettiler” diye anlatmıştı.
Yine bir başka sohbetinde de, geldikleri bu topraklar için Çerkeslerin her cephede büyük bedeller ödediğinden bahsetmiş, köyümüzden kimlerin hangi cephelerde can verdiklerini anlatmıştı.
Hani bazıları biz etnik olarak Türk değiliz, Çerkesiz dediğimizde bize diyorlar ya; “Biz size kucak açtık, siz ise Türküz demiyor, bölücülük yapıyorsunuz” diye; onlara verecek tek cevabımız var: siz bize kucak açmadınız, tepe tepe kullandınız. Dilimiz, kültürümüz, etnik kimliğimiz dahil, neyimiz varsa aldınız. Kazankıran Amca ta o yıllarda anlamış ve anlatmıştı neleri nasıl kaybettiğimizi. Biz ise ancak şimdilerde farkına varıyoruz.
Bazıları ise hala farkında değil, ya da anlamak istemiyor.
Kazankıran Amca bize göre daha şanslıydı. Dilini, kültürünü, toplu yaşam alanını kaybetmemişti. Biz ise acınacak haldeyiz. Kazankıran Amca bugünleri görse idi, herhalde kendi yaşadığı günler için şükrederdi.
Evet şimdi birilerine soruyorum: Kafkasyadan nasıl geldik, neleri kaybettik? Eğer birileri, söylendiği gibi bize kuçak açtıysa, o kucaklarda ne hallere düştük.
Artık zaman, uyuma değil, kaybettiklerimizi telafi zamanı.
Artık zaman, bize kaybettirenlere vuneutluk etme değil, hesap sorma zamanı.
Artık zaman kendimize acınma ve ümitsizliğe düşme değil, yeniden diriliş ve mücadele zamanı
Artık zaman kaybettiklerimizi yeniden kazanarak, ŞIVANKUTE AMCANIN ruhunu şad etme zamanı.
Artık zaman meydanlara çıkarak “Biz de varız!” diye haykırma ve haklarımızı talep etme zamanı.
Vorepsov Adiğağer.
|
Nurdan Merve VURAL |