hatiaqo-Meydancı
Mayıs 2012
PzrPztSaÇaPeCuCts
12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031

 Fatma Gül 

  SÖNMEZ

 

 Murat ÖZDEN

 Vahdet ŞAHAL

 Ergün GÜLDAL

 

 Recep ŞEREF

Murat Ufuk KARAERKEK

  Наже Берк

  Seyahatnâmem

       

EvliyaÇerkesi

  1эулый щэрджэс

 

Türkçe unutsam bile "önemi yok", "patlayan şeker", "danaya girelim" unutamam galiba.

Onların ülkesinde danaya kurtlar değil,Türkler giriyorlar.

                           (Seyehâtnamem)

Yıllık Arşiv
Ana Sayfa > İKTİBAS > Şerafettin Elçi: Müzakereler MİT’i de aştı
Şerafettin Elçi: Müzakereler MİT’i de aştı
hatiaqo gönderdi. | 06 Ekim 2011

Neşe Düzel  26.09.2011


Türk medyasından Taraf gazetesinde yayınlanan "Müzakereler MİT’i de aştı" başlıklı röportajı sunuyoruz...

NEDEN ŞERAFETTİN ELÇİ
Eğer MİT-PKK müzakerelerinin ses kaydı sızdırılmamış olsaydı, biz hâlâ devletinsadece Öcalan’la görüştüğünü, PKK’yla masaya oturmadığını, onu muhatap kabul etmediğini düşünüyor olacaktık. Amatek bir buluşmaya ait ses kaydından anladık ki, devlet PKK ile uzun süredir görüşüyormuş. Daha doğrusu devlet PKK’yı muhatap kabul etmiş ve onunla çözümü müzakere ediyormuş. Hatta bu müzakerelerin sonucunda da bir protokol hazırlanmış. PKK’nın, “Devlet bizi muhatap kabul etmezse bu sorun çözülmez” yönündeki açıklamalarını boşluğa düşüren bu gerçek, pek çok soruyu da beraberinde getirdi. Eğer Kürt sorunu PKK ile müzakere ediliyorsa, PKK niye birden çatışmaları başlattı? Ve üstelik sivilleri de vurmaya başladı? PKK ne istiyor? Belki de daha gerçekçi bir soru olarak, PKK neyi istemiyor? Çünkü bu müzakerelerde konuşulanları gördükten sonra, devletin büyük bir eşiği geçtiği anlaşılıyor ve bundan böyle sorunun savaşan taraflar arasında müzakereler yoluyla çözülebileceği ümidi güçleniyor. Hele devletle aynı müzakereleri sürdüren Öcalan da “Anlaşma noktasına geldik. Devrimci halk savaşına gerek kalmadı” dedikten sonra, “niye tekrar savaşa dönüldü ve bu barış imkânı yok edildi” sorusunun mutlaka cevaplanması gerekiyor. Niye bu barış yolunda ilerlemek mümkün olmadı? PKK neden bu müzakerelere rağmen savaşı şiddetlendirmeyi tercih etti? Bu eylemler, Kürt sorununda bizi nasıl bir noktaya getirecek? Sivilleri öldürmek PKK’ya nasıl bir yarar sağlayacak? Sivilleri öldürmek Kürtlerin haklarını kazanmasına yardımcı olacak mı? PKK tam olarak ne istiyor? BDP ne yapacak? Bu hafta Meclis’e dönecek mi? Bu soruları, yıllarını büyük bir cesaretle Kürt sorununun barışçı yoldan çözümüne adamış olan ve son seçimde BDP tarafından desteklenen Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun adayı olarakDiyarbakır’dan bağımsız milletvekili seçilen KADEP Genel Başkanı Şerafettin Elçi’ye sorduk.


En çok ilgimi çeken, o sırada da MİT Müsteşar Yardımcısı olan Hakan Fidan’ın (bugün MİT Müsteşarı), Öcalan’ı anarken kullandığı hitap tarzı oldu. Öcalan’a, “sayın” diyordu. Oysa Türkiye’de Öcalan’a “sayın” demekten ötürü yargılananlar ve mahkûm olanlar var halen. Bir de Hakan Fidan’ın özellikle Kürtlerin kırmızıçizgisi olan anadille eğitim meselesi çok dikkatimi çekti. Fidan, PKK’yle görüşmede, “Bu protokollerin sonucunda nasılsa orası özerk bölge olacak. Eğitim hizmetleri de dâhil olmak üzere, merkezî yönetimin yetkileri yerel yönetimlere ve valilere devredilecek” diyor. Yani eğitim politikasının belirlenmesi, okullardaki müfredat...

Evet, her şey özerk bölgelere devredilecek. Vilayet de, belediyeler de bu bölgelerde okullar açabilecek, hangi dili kullanacaklarına onlar karar verecek. Türkiye’de eğitim politikası tamamen değişecek. Milli Eğitim Bakanlığı, Talim Terbiye Dairesi, tevhid-i tedrisat diye bir şey kalmayacak.

Hiç şüphen olmasın. İşte bu şekilde Kürtlerin en temel sorunu olan anadille eğitim meselesi çözülürdü. Hakan Fidan tarafından dile getirilen bu çözüm formülü bence PKK-MİT müzakerelerinin en önemli odak noktasıydı. Bu müzakerelerin devamı gerekirdi. Müzakereler niye devam etmedi, ben şimdi hâlâ hayret ediyorum. Çünkü Kandil’le ve Öcalan’la yapılan bu müzakereler ta seçime kadar, 2011’in haziran ortasına kadar devam etti. Ses kaydı yayınlanan 2010’daki bir müzakeredir. İlkin bu toplantılar görüşme düzeyindeydi, sonra müzakere düzeyine yükseldi. En son aşamada da bir protokol imzalanması düzeyine gelindi. Bu protokolü Öcalan da onayladı.

Öcalan, “Bu protokolü Kandil’e götürün, o da görsün ve onaylasın” dedi. MİT’in kendisi protokolü Kandil’e götürdü. Yani herhangi bir PKK’li aracılığıyla oraya gitmedi. Doğrudan devlet tarafından götürüldü. Kandil de bu protokolü uygun gördü. Ancak Öcalan’ın önerisi şuydu. Kandil bunu onayladıktan sonra, Başbakan da imzalasın. Başbakan protokolü onaylamadı.

BDP milletvekillerinin hepsi değil ama üst düzeyde birkaç kişi biz bu protokolü gördük. Seçimin hemen arifesindeydi. Bize, “Böyle bir protokol hazırlanmış, bunun onayı bekleniyor” dendi. Üç ana noktada toplanan bir protokoldü bu. Eğitim dâhil Kürtlerin haklarının tanınmasını içeriyordu. Ki zaten anadille eğitimi kapsamayan herhangi bir anlaşma yapılamaz Kürtlerle devlet arasında. Bu protokolün içinde, anadille eğitimin yanı sıra, Kürt kimliğine anayasal güvence sağlanması, Kürtlerin özyönetime, yani BDP’nin demokratik özerklik dediği bir statüye kavuşması ve Öcalan’ın ev hapsine çıkarılması da vardı. Ben bu protokolü görünce, “Devlet bunu imzalamaz” dedim. 

Evet. Onlar, Öcalan’la müzakerede mutabık kalmışlar ki kendileri alıp bunu Kandil’e götürmüşler ve onaylatmışlar. Ama MİT’in imzalayacağı bir şey değil bu tabii. “Devlet resmen böyle bir belgeyi kabul etmez. Devlet bunu alır, arşivine koyar. Bunun resmî bir dokümana dönüşmemesi için altına imza atmaz ama zaman içinde bu protokolün gereklerini yapabilir” dedim. Seçimden hemen üç beş gün önceydi bu protokol aşaması! Seçimin çatışmasız bir ortamda geçmesinde son derece etkili ve yararlı oldu.

Önemli olan PKK tarafı... Onlarda yaratmadı. Öcalan’da yarattı ama... Zaten yayınlanan bölümde de dikkat ederseniz Sabri Ok durmadan bir an önce bu sorunları çözün diye ısrar ediyor. Herhalde onlar, devlet tarafından oyalandıkları endişesini taşıdılar ki Sabri Ok durmadan aynı istemde bulunuyor. MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş ise biraz zamana yaymak istiyor. Neyse... protokolü Öcalan kabul etti, Kandil onayladı ve en son onaylamayı Başbakan yapacaktı. O, onaylamadı ve protokol geçersiz oldu. Bu kez devlet kesimi, “Protokol imzalanmadı ama biz bir Barış Konseyi oluşturalım” dedi.

Benim tahminime göre daha da üst düzeye çıkmıştı iş. Devletin bürokrasinin en üst kademesindeki bazı sivil bürokratlar da Öcalan’la görüştüler. Devleti tam temsil eden bu yetkili ekipler, “Barış Konseyi kurulsun, çalışmalarını yürütsün ve ona göre bu sorun çözülür” dediler. Öcalan, buna razıydı. Barış Konseyi, tam bir devlet kurumu olmayacaktı ama tamamen yetkisiz de olmayacaktı. Barış işini olgunlaştırmaya çalışacaktı ve böylece barışa ulaşılacaktı. Fakat o sırada, zannedersem silahlı kesim yani PKK çevresi, bunu bir oyalama taktiği olarak algıladı. Hükümetin esas amacının PKK’yi imha etmek olduğu kanaatine vardı. Bunun için haklı nedenleri de vardı. Başbakan’ın seçim öncesindeki ve sonrasındaki söylemi tamamen milliyetçi bir söylemdi.

Öcalan bu kuşkuyu taşımıyordu ama dağ bu kanaate vardı zannedersem. İşin şanssız tarafı, bu görüşmeler sürerken, askerî operasyonlar ve polisin halk üzerindeki baskısı devam ediyordu. Talihsizlik burada! Hakan Fidan, Başbakan’ın iyi niyetli olduğunu, risk aldığını ifade ediyor ama... Hakikaten Başbakan’ın bu girişimi son derece cesurane bir girişim. Türkiye’de onun dışında başka bir başbakanın buna cesaret edebileceğine ben ihtimal vermem. Ama tahminime göre, PKK’nin umutsuzluğa kapılmasında ve çatışma kararının yeniden alınmasında en önemli etken, Başbakan’ın bizim siyasi girişimlerimize kapıyı kapatması ve PKK çevresinin, bu sorunun siyaseten çözülemeyeceği kanaatine varması oldu.

Biz, Meclis’e girmenin koşullarını yaratmaya çalıştık. Meclis’e gitmenin yolunu açmaya çalıştık. “AKP’den üç, bizden üç kişilik bir hukukçu heyeti şikâyetçi olduğumuz yasaları düzelten bir paket hazırlasın, biz Meclis’e girelim,” dedik. Başbakan, bu şartlarımızı elinin tersiyle itti.

Olağanüstü bir şey olmazsa geri döneceğiz. Tahminime göre, 1 ekimde Meclis’e katılacağız. Genel arzu dönme yönünde. Özellikle yeni yapılan Türkiye’de Kürdistan Konferansı’na katılanların yüzde 90’dan fazlası Meclis’e dönülmesini istedi. Bu hafta gurubumuz karar alacak.

Halk, şimdi bizden dönmemizi istiyor. Ayrıca zannedersem, hükümet kanadından da bazı olumlu adımlar atılacak. Ama ilk başta halk Meclis’e girmemizi istememişti. “Girerseniz kendimizi yakarız” diyorlardı. Bizim başlangıçta Meclis’e girmeme tepkimiz haklıydı. Ortada çok bariz bir haksızlık vardı ve o haksızlığa karşı tepki göstermemiz doğaldı. Ama bu tepkiyi uzun uzadıya sürdürmek yanlış oldu. Şimdi Meclis’e dönmemiz gerekli.

Müzakere noktalanmadı ki... Başbakan, onaylamayınca, bütün müzakereler sonuçsuz kaldı. Gene de kanaatime göre beklenebilirdi ama buna karar verecek olan savaşan güçlerdir. Onların, kendini güvencede hissetmesi lazım. Eğer kendilerini yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya görürlerse, artık ne imkânları varsa kullanırlar. “Bunların amacı, bizi müzakereler yoluyla oyalamak ve imha etmek” diye düşündüler. Çünkü PKK silahları susturduğu, çatışmasızlık hâli ilan ettiği ve kendini çatışma alanlarının dışına çektiği halde askerin operasyonları ve polisin hoyratlığı sürüyordu. Eğer devlet operasyonları durdurmazsa...

O zaman hiç kimsenin PKK’ye, sen niye silahlı mücadeleyi sürdürüyorsun demeye hakkı kalmıyor. Eğer şu anda devletin operasyonları durduracağına ve KCK’dan haksız yere tutuklanan insanların serbest bırakılacağına inansak, PKK’nin silahları susturması ve silah bırakması için herkes üzerine düşeni yapmaya hazırdır ama devlet bu güvenceyi vermiyor.

Hiç şüpheniz olmasın. Eğer çatışma başlamasaydı, siyasetin yolu açık tutulsaydı, hiç şüphesiz barışa daha çok yaklaşırdık. Barışa, sessiz, sakin silahların sustuğu bir dönemde yaklaşılır. Silahların konuştuğu bir yerde barışın dili etkili olmaz ve hepimiz barıştan uzaklaşırız. Bu yüzden de önemli olan, bu çatışma ortamının nasıl sona erdirileceğidir. Devlet süreci yatıştırmalı.

Kürt siyasetçilerinin olayları yatıştırabilmesi için ellerinin güçlendirilmesi lazım. Eğer işin başında Başbakan bizim haklı taleplerimize okey diyebilseydi olaylar bu hale gelmezdi. Ama Başbakan, seçimden zaferle çıkmanın sarhoşluğuyla, “Ben her istediğimi yaparım, kimseye de taviz vermem” dedi mağrur bir edayla.

Sivil hedefleri vurmak, masum, sivil insanları öldürmek savaşın ahlakına uymaz. Savaşın da kendine göre bir ahlakı, kuralı var. Savaşanların bile o kurallara uyması gerekir. Devlet bir an önce bu işi yatıştırıcı önlemleri almalı. Almazsa, bugünkünden çok daha büyük olaylar yaşayabiliriz. Kürt sorununun o zaman gelebileceği nokta şudur. Belki de bazı kesimler tarafından bu amaçlanıyor... İş, karşılıklı kitlesel hareketlere dönüşebilir. Bu, bir Kürt-Türk çatışması getirebilir ve bunun sonunda bir ayrılma olur. Bunu görmemek için aptal olmak lazım. İç savaşa dönüşebilir bu. Bir an önce önlem alınmazsa...

Bu eylemlerle Türkler kışkırtılacak. Türkler, PKK’nin tarafı olmayan masum Kürtlere yönelecek. Bu durum, Kürtlerin galeyanına neden olur. Bu olaylar karşılıklı olarak birbirini tetikler, iş tırmanır ve bunun sonucunda da “biz beraber yaşayamayız” anlayışına gelinir. İşte orada psikolojik kopma tamamen başlar ve iş ayrılmaya gider.

Herhalde odur. Nasıl Türkiye’yi 80 yıldan beri silahlı güç yönettiyse, herhalde orayı da silahlı güç kimse o yönetir.

Olabilir... Bu yüzden, yapılması gereken de, işler o raddeye gelmeden önlemektir. Başbakan’a çağrı yapıyorum. Başbakan bu mağrur havayı bir tarafa bıraksın, bir an önce bu işi nasıl önleyebilirimin çarelerini arasın. Kibir, gururla bu iş çözülmez. Eğer bu işler önlenemezse, bunun sonu bir kâbus senaryosudur. Bir an önce aklıselimle önlenmeli bu süreç.

Bütün bu süreç 12 Haziran seçimine dek devam eden süreçtir. 12 hazirandan sonra artık ayrı bir süreç başladı. Seçimden sonra herkese tepeden bakmaya başladı ve diyalog kapılarını kapattı. Eğer Başbakan yemin merasiminden önce taleplerimizi dikkate alsaydı, bizimle görüşseydi, olaylar bu mecrada akmazdı. Biz o zaman sivil kanalları işletirdik. Ama “sorunu biz çözeceğiz” deme ve harekete geçme imkânı tanımadı Başbakan bize. Biz bu imkânları kullansaydık, PKK’nin durup dururken çatışma kararını ilan etmesinin bir nedeni olmazdı. Ama bu yollar tıkanınca biz, “Yapabileceğimizi yaptık ve Sayın Başbakan en ufak olumlu bir adım atmadı” dedik. Ve onlar da bunun üzerine artık kendi yöntemleri neyse ona başvurdular.

PKK’nin kendine göre yürüttüğü bir mantık var belki. Bu iş kitlesel bir çatışmaya dönüşür ve Kürtler ayrışmak zorunda kalır. Bakın... Devlet iyi niyetli olsa, Öcalan üzerinde bir tecrit yürütmez. O tecrit Kürtleri öfkelendiriyor. Öfkelenen kitlenin, halkın ne yapacağı belli olmaz. O tecrit ortadan kalksın. Öcalan’ın bu çatışmanın sona erdirilmesinde belki bir katkısı olabilir. Niye o imkân verilmiyor? Koster bahanesi kalksın.

Bunu kendisi söylesin. Öcalan halen hem Kürt kitlesi hem de PKK üzerinde en etkili olan kişi. Şartlarının biraz düzeltilmesi kaydıyla barış için çok olumlu bir rol oynayabilir hâlâ. Ama şu anda şu haliyle Kandil-Dağ, Öcalan’a güvenmeyebilir. “Orada esir durumda. Kendi özgür iradesiyle hareket edemiyor. Olaylara uzak ve yeterince değerlendiremiyor” diyecektir.

Ben her hâlükârda müzakere derim. Bütün olumsuzluklara rağmen bu sorunun müzakere yoluyla çözümü görüşünü bugüne dek ısrarla savundum ve bugün de savunuyorum.          

Bunun formülü gayet basit. Bir, anayasada Kürtlerin bir halk olarak tanınması. Bugüne dek devletin sürdürdüğü Türk milleti yaklaşımını, “herkes Türk’tür, Türk olmak zorundadır” anlayışını terk etmesi. İki, anadille eğitim. Üç, özyönetim, yani Kürtlerin siyasi statüye kavuşması. Bunun adı özerklik ya da başka bir şey olur. Sonuçta bu, bölge halkının kendi kendini yönetmesidir. Biz ayrı bir milletiz ve tanınmak istiyoruz. Biz Türk milletinin bir parçası değiliz. Türk kimliğinin bir alt kimliği de değiliz. Türkler nasıl bir milletse ve onların ulusal bir kimliği varsa Kürtler de bir millet ve bizim de ulusal bir kimliğimiz var. Biz bu statüyle tanınmak ve kendi bölgemizde kendimizi yönetme hakkına sahip olmak istiyoruz. Siyasi statü denen budur. Bu üç maddenin dışında Kürtler, Öcalan’ın şartlarının ev hapsiyle ya da normal bir cezaevine çıkarılmasıyla düzeltilmesini istiyor. Beşinci olarak da...

Kürtler, çatışan insanların güvenceli bir ortamda dağdan sivil yaşama dönmesini sağlayacak bir genel affın çıkarılmasını istiyor. Bu beş madde meseleyi çözer. Yeni yapılan Kürdistan Konferansı’nın sonuç bildirgesinde belirtildi bunlar. Bugüne dek hep Kürtlerin ne istediğini bilmiyoruz dendi. Bu konferanstan sonra artık kimsenin Kürtlerin ne istediğini bilmiyoruz demeye hakkı yok... Kürtler taleplerini açıkça dile getirdiler. Bu şartlar yerine getirilirse Kürtler tatmin olur. Zaten ayrışmayı önlemenin formülü de budur. Kürtleri tatmin etmek, Türkleri de ikna etmektir. Şu anda olayları yatıştırmak için Başbakan’ın bu beş maddeyle ilgili güven verici bir açıklama yapması yeterlidir. O zaman herkes devreye girer ve bizim de dönüp PKK’ye söyleyecek sözümüz olur. Şu anda biz PKK’ye silahı bırak diye bir şey söyleyemeyiz.

Hayır, o yetkiyi halk verecek. PKK’ye, gel sen o bölgeyi yönet diye bir hak tanınamaz ki. Bölgeye, kendi özyönetimini kendi özgür iradesiyle kurma hakkı verilir. Halk kimi seçer, kimi yönetime getirir, artık halkın bileceği iştir. PKK’nin de böyle bir talebi olmaz.

Niye yetinmesin? PKK kendine güveniyor şu anda. Eğer özerk yönetim olursa, ben yöneteceğim. Çünkü vatandaş beni destekliyor, bölgedeki tek güç benim diyor. Bugün AKP yüzde 50 oy alıyor ama özyönetim sonucunda merkezî iktidarın olanaklarından yararlanma bitince, bu oy yüzde 1’e düşer.

Demokratik bir yönetim istiyorlar. 

Niye etsin? Özerk bölge seçimsiz olur mu? Kendi başına bir krallık değil ki o. Özerk de olsa, o bölge, devletin merkezî anayasasına bağlı kalmak zorundadır. Özyönetim, anayasal çerçeve içinde işler. Özyönetim, kendi başına buyruk olamaz. Kürtlerin şu anda sloganı şu: “Türkiye’ye demokrasi, Kürdistan’a özerklik” diyorlar. Kürtler de Türkiye’nin demokrasisi içinde yer alacaklar. Bu beş şart yerine getirilirse PKK de silahı bırakıp siyasi alana, halkın içine dönecek. O da bir siyasi parti olacak.

Hiç şüphesiz olur. Zaten anayasa bu sorunun temel çözüm dayanağı olacak. Anayasa, sorunları bizzat çözmez ama sorunların çözümü için uygun ortamı ve zemini hazırlar. Sorunlar, bu temel dayanakla çözülür. Yeni anayasa, bu sorunun barışçıl yolla çözülüp çözülemeyeceğinin göstergesi olacak...

BDP’nin Meclis’te olması şart. Anayasa yapılsa da, yapılmasa da biz, seçilen parlamenterlerin Meclis’te asli görevimizin başında olmalıyız ve toplumun sorunlarını parlamento zemininde dile getirmeliyiz.

Kürtleri tatmin edebilecek bir anayasa bu sorunu kökten çözer. Siyasi Partiler Yasası’ndan Terörle Mücadele’ye kadar, düzeltilmesi gereken bir sürü yasa var. Anayasa, bütün bunlara imkân sağlar. Bunlar yapıldığında da bu sorun kökten çözülür. Çünkü savaş ortamına rağmen genel arzu, Kürtlerle Türklerin birlikte yaşaması yönünde. Bu arzuyu taşıyan insanlar... Yani bizim gibi Türklerle beraber yaşama fikrini savunan Kürtler hâlâ kitleler üzerinde ve siyasi yapılarda egemenken, bunların sözü toplumda geçerken, bu sorun çözülmeli. Yoksa bu sorun şimdi çözülmezse, arkadan gelen öfkeli kuşakla, fırtına çocuklarıyla bu sorunu çözmek kesinlikle mümkün olmaz.

Neşe DÜZEL / Taraf gazetesi - nasname.com
http://www.taraf.com.tr/nese-duzel/makale-serafettin-elci-muzakereler-mit-i-de-asti.htm

Gelen Yorumlar
Toplam 1 yorum, 1-1 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
Şerafettin Elçi, (d. 1938, Cizre, Şırnak, Türkiye - ), Katılımcı Demokrasi Partisi Genel Başkanı olan Kürt asıllı bir politikacıdır İlk ve ortaokulu Cizre’de, liseyi Mardin’de okudu. Yüksek öğrenimini, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladıktan sonra, Diyarbakır’da avukatlık stajı yaptı. Talebeliği döneminde, 49’lar Davası diye bilinen “Kürtçülük Davası”ndan yargılandı. Cizre’de bir süre avukatlık mesleğini icra etti. 12 Mart 1971 Muhtırası döneminde, Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi sanıkları arasında Diyarbakır Askeri Mahkemesi’nde yargılandı. 8 ay kadar, Askeri Cezaevi’nde tutuklu kaldı. 1977 Milletvekili Genel Seçimleri’nde Mardin milletvekili olarak, parlamentoya girdi. 22 Aralık 1977'de Bülent Ecevit, İstanbul Florya semtinde bulunan Güneş Moteli'nde daha sonra 11'ler olarak anılacak Adalet Partisinden ayrılan bağımsız milletvekillerden Enver Akova, Ali Rıza Septioğlu, Mustafa Kılıç, Mete Tan, Tuncay Mataracı, Güneş Öngüt, Orhan Alp, Ahmet Karaaslan, Hilmi İşgüzar, Oğuz Atalay ve Şerafettin Elçi ile görüşmüş ve yeni kurulacak hükûmetteki bakanlık koltuğu karşılığıyla Demirel hükûmeti aleyhindeki gensorunu desteklemesi konusunda anlaşmıştı. Şerafettin Elçi kurulan hükümette 1978–1979 yılları arasında, Bayındırlık Bakanı olarak görev yaptı. 12 Eylül Darbesi'nden sonra tutuklandı. Bakan bulunduğu dönemde Türkiye’de Kürtler var, ben de Kürdüm şeklindeki açıklamalarından dolayı, Ankara Sıkıyönetim Mahkemesince 2 yıl 3 ay cezaya çarptırıldı. Yine Bakanlığı döneminde, bazı Kürdleri işe aldı diye Yüce Divan’da yargılandı ve 2 yıl 4 aya mahkûm oldu. Bu cezalardan dolayı, 30 ay’ı aşkın bir süre cezaevinde kaldı. Bu cezaların bir sonucu olarak, 10 yıl kadar siyasi haklardan mahrum bırakıldı ve avukatlık mesleğini yapmaktan alıkonuldu. 1992’de, 98 kürt aydını ile birlikte Kürt Hak ve Özgürlükler Vakfı’nı kurdu. Vakfın Kurucu Başkanlığı’nı yürüttü. Uzun bir hukuki mücadelenin sonucunda, sözkonusu vakıf, 1995’te Kürt Kültür ve Araştırma Vakfı olarak tescil edildi. Bu sayede, Cumhuriyet tarihinde ilk olarak, “Kürt” adı ile bir kurum resmiyet kazanmış oldu. 1994’te bir grup arkadaşıyla birlikte, Kürt Demokratik Platformu’nun kuruluşuna öncülük etti. Bu platformun sözcülüğünü yürüttü. Kürt Demokratik Platformu, 3 Ocak 1997’de kurulan Demokratik Kitle Partisi’nin oluşum faaliyetlerini yürüttü. Demokratik Kitle Partisi’nin kuruluşu ile birlikte, Parti’nin Genel Başkanlığı’na getirildi. Demokratik Kitle Partisi, 26 Şubat 1999 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Daha sonra 19 Aralık 2006 tarihinde kurulan Katılımcı Demokrasi Partisi’nin Genel Başkanlığına getirildi. 12 Haziran 2011 seçimlerinde Diyarbakır ilinden bağımsız milletvekili seçilmiştir. Şerafettin Elçi, milletvekili yemini için "Parlamentoda edilecek yemini kabul etmemiz mümkün değil. Bu yemin faşizan bir anlayışla, sadece Türk şoven anlayışıyla hazırlanmış bir yemindir. Hiçbir zaman bu yemin bizim kabulleneceğimiz, benimseyeceğimiz, siyasi mücadele olarak bağlı kalacağımız bir yemin değil" diye açıklamada bulunmuştur [1]. Evli ve 7 çocuk babasıdır.
decenqua eklemiş. | 07 Ekim 2011 Saat 01:39
Yorum Ekleyin
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.

Ara

Nurdan Merve VURAL

Son Yorumlar
Linkler
 
 

Online Kişi Sayacı 

Website counter